|
Bir
iktisatçı, bankaların nasıl kötü duruma
düştüklerini şu şekilde açıklıyor. “Önce teknik kötü yönetim,
sonra kozmik kötü yönetim, daha sonra çaresizlik içinde
yönetim ve en sonunda da hileli yönetim.''*
Pek çok Türk bankası, son 15 yılda bu aşamaları
ziyadesiyle yerine getirdi, filmin sonunda da kur
politikası çöktü ve milli gelirin %40’na yaklaşan bir fatura
ile karşı karşıya kaldık. Resmi açıklamalara göre -kamu 22,
özel bankalar 55 milyar dolar - Türkiye’nin banka sisteminin
maliyeti 77 milyar dolara ulaşmış vaziyette. Hali hazırda, bu
faturanın 58 milyar dolarını Hazine ödemiş bulunuyor. Hazine
bu faturayı ödemek için iç ve dış borçlanma yapıyor,
daha ucuz kaynak temin etmek için IMF’ye gidiyor. Sonuçta bu
faturayı, gerçek sorumlusu olmayan tüketiciler,
mükellefler, vatandaşlar olarak, biz ödüyoruz.
Peki diğer ülkelerde durum nasıl, bu tür maliyetler ne
şekilde tahsil ediliyor? Banka batışlarında batılı kapitalist
ülkelerde izlenen yöntem şu: sırasıyla, öncelikle bankaya
borcu olanlara, banka sahiplerine, yöneticilerine,
en sonunda da mevduat sigortalarına, mevduat sahiplerine ya
da Hazineye başvuruluyor. Peki, biz zararı
tahsilata nereden başladık, kimlere yükledik ? En
sondan, Hazine’den başladık, vatandaşa yükledik.
Peki, zararı yükledikte, hesap sorduk mu? Hayır.
Peki, bu zararı yükledikte, banka sistemi ayağa
kalktı mı, sağlığına kavuştu mu? Hayır, daha
yapacak çok iş var!
KIRMIZI ÇİZGİLER
Dünyada, son yıllarda yaşanan mali
krizlerin ardında yatan unsurların başında, bankaların
iyi yönetilememiş ve denetlenememiş olduğu görülmektedir.
Hal böyle iken, yolsuzluklarla, hırsızlıklarla
yoğrulmuş, çok yüksek bir banka maliyeti ödenir
iken, birileri kalkıp şunları söylüyor: ‘banka rezaletleri
lakırdısını bırakalım, olmuşsa olmuş, 3 yıldır
hortum, rezillik konuşuyoruz, bunları
kapatalım, sünger çekelim, zaten banka yolsuzluğu bir
hurafedir’ Bu ne demek? ‘Ey vatandaş, banka maliyeti ve
rezaleti hakkında konuşma! Bir tüketici olarak bu
maliyeti öde, fakat sorgulama! Yeni kırmızı çizgin
budur!’ demek.
Elbette; banka maliyetinin çizgileri belirlenmeli, ne
kadarı hurafe, ne kadarı yolsuzluk ve yanlış
yönetim, ne kadarı uygulanan iktisat politikaların
etkisi, bunları ortaya koymalıyız. Devletin hortumu ile
hırsızın hortumunu ortaya dökmeliyiz. Sağlam bir demokrasiye
sahip ülkelerin vatandaşları, kendilerinin üretmediği
maliyetleri ancak şu şekilde üstlenirler: önce maliyet
sorgulanır, maliyeti yaratanlardan yargıda hesap
sorulur, maliyeti yaratan siyasetçi, bürokrat,
banka sahibi ve yöneticisi tasfiye olur, iyi kötüyü kovar ve
sonunda da maliyet, toplumsal kesimlerce adil bir şekilde
paylaşılır. Mali sisteme güven bu şekilde oluşur.1970-80’lerin
İtalya’sını unutmayalım.İtalya, temiz eller operasyonları ile
iki başbakanı, onlarca milletvekilini, bürokratı, bankacıyı,
iş adamını,gazeteciyi sorguladı ve yargıladı. Pek çok kişi mahkum
oldu.
Bu şekilde demokrasi ve hukuk gelişir, kalıcılaşır,
anayasal vatandaş olunur, kural hakimiyeti ve arınma
sağlanır.Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde kırmızı çizgilerin
kaldırıldığı dönemde, yeni kırmızı çizgiler koymak,
banka faturasını unutmaya zorlamak ve telkin etmek, ahlaki
yaranın daha da genişlemesine neden olur. Türkiye’nin karşı karşıya
kaldığı banka faturası, ‘Susurluk’tur, Madımak’tır,
unutulmamalı ve unutturulmamalıdır.’ Mevduata güvencenin
sınırlandığı bugün, nazarı dikkatinizi bu meseleye çekmeye
çalıştım.İyi haftalar efendim.
*Aristobulo de Juan
|