| Yayınlanan verilerine göre ülkemizin konsolide bütçe
kapsamında iç ve dış toplam borcu, Ekim ayında 10 milyar
dolarlık (8.2'si iç, 1.7'si dış) bir artış göstererek 220.1
milyar dolara ulaşmıştır. Devletimiz, Ekim ayı içinde vadesi
gelen 10.2 katrilyonluk iç borcun ana parasını ödenmiş, buna
karşın 18 katrilyonluk yeni iç borçlanma yapmış, yani bir ay
içinde, iç borçlarımızda 8 katrilyon liralık net bir artış söz
konusu olmuştur.
Net artışın 1.7 katrilyonu, Pamukbank'ın Halk Bankasına
devrinden dolayı üstlenilen maliyettir. Dolar cinsinden iç
borç stoğumuz; net borçlanmadan 5.4 milyar, kur
hareketlerinden 2.7 milyar dolar olmak üzere, 8.2 milyar dolar
artarak, 153. 4 milyar dolara ulaşmış durumdadır. Dış
borçlarımız ise bir ay içinde 1.7 milyar dolarlık bir artışla
66.6 milyar dolar seviyesine gelmiştir.Toplam borcun %30'3'ü
dış, 69.7'si iç borçlardır.Toplam kamu borçlarımızın ulusal
gelirimize (GSMH) oranı %76.4'tür.
Uygulanan sıkı mali politikalara ve sağlanan yüksek faiz
dışı fazlalara (FDF) rağmen, borç düzeyi istenilen seviyelere
çekilememiş, çözüme kavuşturulamamıştır. Ferhat Emil ve Hakan
Yılmaz'ın TESEV' e yaptıkları bir çalışmaya göre, ülkemizde
(1994-2004) 11 yılda, 1996-97-99 yılları hariç, 8 yıl boyunca
faiz dışı harcamalarda fazla verilmiştir.
IMF patentli ve destekli, ' FDF' li yıllar' , borcun
azaltılması suretiyle sürdürülebilirliğinin hedeflendiği 'zor
yıllar' olmasına karşın , beklenen pembe günler bir türlü
gelememektedir. Borcu sürdürebilmek için borç faizlerini
ödeyebilmek, bunu sağlayabilmek içinde, yüksek oranlarda
FDF'lerin verilmesi gerekmektedir.Oyunun kuralı budur.
FEDAKARLIĞA KARŞIN, SONUÇ ?
Önümüzdeki günlerde açıklanacağı söylenen 3 yıllık
programın da, FDF esasına dayanacağı aşikardır. Bir ülke
düşünün ki, 11 yılda, 8 yıl FDF versin, buna karşılık 3 kez
kriz yaşasın ve kırılganlıklar bitmesin, sosyal harcamalar,
yatırımlar ve işsizlik sürekli alarm versin, yapılan bunca
fedakarlığa rağmen yüksek borçluluk düzeyi, yüksek reel
faizler devam etsin ve hala FDF efsanesinin ipine sarılınsın!
Gözümüz 17 Aralık günü gelecek olan kararda, AB ile
müzakereler 2005 yılında mı başlayacak, yoksa 2006' da mı?
Şayet AB'ile uygun bir zamanda müzakerelere başlarsak, -
zaten enflasyonda düşük seyretmektedir- beklentiler olumlu
gelişecek, doğrudan yabancı sermaye girişleri artacak, bu
yatırımlar sayesinde kurda ve dış dengede ayarlamalara gerek
kalmayacak, vadeler uzayacak, dolayısıyla faizler düşecek,
daha düşük oranda FDF verilecek, bu sayede de kamusal hizmet
için daha fazla kaynak sağlanacak. İşler bu şekilde
geliştiğinde de, borç problem olmaktan çıkacak, Türkiye
sürdürülebilir borç ve büyüme düzeyine, dolayısıyla istikrara
kavuşacak.. Çıkış senaryosu bu şekilde yazılmaktadır.
MÜZAKERE CENGİ
Ancak, uygun bir tarih alınsa bile, müzakere döneminde çok
ciddi stresler yaşanacağı unutulmaktadır. Hem içeride, hem de
dışarıda türlü gerilimlerin yaşanacağı çetin bir dönem
olacaktır. Düşünün bir kere, dünyanın en yüksek borçluluk
düzeyine sahip bir ülkesi olarak, 25 ülkeyle müzakere cengine
dalıyorsunuz.
Dünyada, yüksek borçluluk düzeyinde olan Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkelerde yaşanan deneyimler, bize şunu
göstermektedir: yüksek iç ve dış borçlara yönelik, mutabakata
dayalı bir çözüm arayışı geliştirilmedikçe çıkış yolu pek açık
değildir.
Son aylarda Arjantin hükümeti, dış borçlarını yapılandırmak
için IMF ve piyasalar ile anlaşma yolları geliştirmektedir.
Bugün dünyada yüksek borçlara sahip ülkelerin
borçlarının yapılandırılmasına yönelik ciddi bir yazın ve
kurumsal öneri külliyatı oluşmaktadır.Türkiye ; AB'den uygun
bir müzakere tarihi almış ya da almamış olsun, borçlarının
yapılanmasına yönelik senaryoları geliştirmeye hazırlıklı
olmalıdır. |