Batan banka faturasının milli gelirin yüzde 35'ine
ulaştığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu maliyetin bedelini, faturayı
yaratan hortumcular, bankaları yönetenler, yüksek reel
faizlerle vergi ödemeden servetlerini büyütenler değil, tüm
toplumsal kesimler ödüyor. 2000 yılından itibaren ortaya çıkan
banka maliyeti, iç borçlarımıza eklendi ve borçlarımız
inanılmaz seviyede arttı. En büyük sorun borçlar.
Türkiye'de son 15 yılda hızla artan borçlarla birlikte,
vahşi bir medyalaşma dönemi de yaşandı. Bankalaşma ve
medyalaşma birlikte ilerledi. Banka sahibi olanlar ve yeni
banka kuranlar, bir süre sonra gazete, radyo ve televizyon
sahibi olmaya başladılar. Medya bir silahtı ve bu silahlanma
yarışı iğrenç bir şekilde sürdü. Finansal sermaye ile medya
sermayesi içiçe geçmişti. TMSF Başkanının geçen gün
söylediğine göre Türkiye, kredi kartı verilmeyecek kadar
itimat duyulmayanların, banka ve medya sahibi olduğu bir ülke
olmuştu. Geçen 15 yılda iç ve dış borçların hızla arttığı,
bankaların ana faaliyetinin devlete borç veren kurumlar olarak
algılandığı, reel faizler için banka kurulduğu bir ülke haline
geldik. Bu bankalar mevduat topladılar, bu mevduatları yüksek
faizli devlet iç borçlanma kağıtlarına yatırdılar. Mevduatlar
zaman içinde yüzde yüz devlet garantisi içine alındı.
Banka-medya sahipleri, siyasi iktidarlarla ve devlet
iktidarıyla çıkar ilişkisinde harman oldular. Türkiye, geçen
15 yılın çoğunluğunu 2-3 partili koalisyonlarla geçirdi.
Koalisyon dönemleri medyanın ve bürokrasinin siyaset üzerinde
egemenliğinin daha da arttığı dönemlerdir. Medya sahipleri
siyasi iktidarlara "biz size her türlü desteği veririz,
propagandanızı yaparız, sizde bizim batık bankalarımızı ve
hortumlarımızı görmezden gelirsiniz, özelleştirmelerden
ihaleler verirsiniz" dediler.
DÖRDÜNCÜ KUVVETİN
ÖLÜMÜ Al gülüm ver gülüm süreci böyle devam etti, batık
olduğu bilinen banka ve medya sahiplerinin korunduğu, hatta
desteklendiği, yolsuzluk ve rüşvetin her türlüsünün yapıldığı
bir ülke haline geldik. Batan banka sahipleri
Cumhurbaşkanlarının aile fotoraflarında yer alıyordu. Sadece
9. Cumhurbaşkanının aile fotorafında 3 batık banka sahibi
bulunuyordu. Banka sahiplerinin pek çoğu topladıkları
kaynakları kendi şirketlerine peşkeş çektiler, bankalarını
hileli bir şekilde yönettiler. Devlet ve siyaset bunu
bilmesine rağmen görmezden geldi. Banka sahipleri de, sahip
oldukları medya silahlarıyla bu hırsızlığın üstünü örtmeye
çalıştılar. Bu süreç, gazeteciyi ve gazeteciliği öldürdü.
Gazetecilik ahlaksız ve güvenilmeyen bir meslek olarak
algılanmaya başladı. Basın: "dördüncü kuvvet" artık
ölmüştü. Türkiye'de 2000-2001 yıllarında yaşanan krizde ve
sonrasında banka sektörünün üçte birlik kısmı battı. Batan
bankalar ve sahibi oldukları medyalar banka hastanesi yada
morgu diyebileceğimiz Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kapsamına
alındı. Yetkililerin TBMM'ne verdikleri bilgilere göre, kamu
ve özel bankalarının maliyeti, - İmar hariç- 77 milyar dolara
ulaşmış durumdadır. TMSF Başkanı bu batağın en fazla yüzde
2'sinin, batan banka sahiplerinden, tahsil edilebileceğini
söylemektedir. İşte BİRGÜN bu bataklığın ortasında doğdu.
Sahibinin banka, enerji ve telekom şirketi sahibi olmadığı
bağımsız bir gazete, başarıyla yayınlandı. Gazetenin tekniği
ile içeriğiyle ilgili pek çok eleştiri getirmemiz mümkündür.
Ancak son yıllarda örnekleri parmakla sayılan bağımsız
medyalar içinde, belki de en zahmetlisi gazete çıkartmaktı.
BİRGÜN bunu başardı. Kooperatif bir sahiplikle gazete
çıkartılabileceğini gösterdi. BİRGÜN bataklık kurutan bir
gazete. BİRGÜN bataklıkta BİRGÜL. BİRGÜN'e ihtiyacın hızla
artacağı bir döneme girerken, BİRGÜN'ün çığlığını duymak ve
destek vermek zorundayız. |