|
Milliyet gazetesinin 27 Şubat 2005 tarihli ekinde Şubat krizinin
4. yılı münasebetiyle yapılan bir yuvarlak masa söyleşisi
yayınlandı. Söyleşiye, gazetenin ekonomi köşe yazarları, kriz
döneminde ekonomi bakanı olan Kemal Derviş ile Hazine Müsteşarı
Faik Öztrak’ da katılmış. Müsteşarlık görevinin sona ermesinden
sonra Öztrak seleflerini izlemedi, Doğan grubu yayını olan
Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladı, doğru
da yaptı. Selefleri daha çok Doğan grubunun bankasına giderlerdi.
Ankara dışında olmam nedeniyle bu söyleşiyi geç okudum. Okuduktan
sonra bazı konuların doğru aktarılmadığını ya da hatırlanmadığını
gördüm. Bu nedenle, söyleşide değinilen birkaç hususa, köşe
yazısı imkanları ölçüsünde değinme gereği doğdu. Derviş ve
Öztrak, 2001 krizinde borçların yapılandırılmasının ciddi
bir alternatif olarak düşünüldüğünü söylüyorlar.
Öncelikle belirtelim: borçların yapılandırılması alternatifinin
”ciddi ciddi düşünüldüğü ! hatta tartışıldığı ! daha sonra
yararlı olmayacağının farkına varıldığı ! bu nedenle vazgeçildiği
! , doğru bir ifade değildir. Bir kere kriz öncesinde ve sonrasında
ekonomi bürokrasisinde, bu konuda ne bir entellektüel hazırlık,
ne bir teknik çalışma, ne de inanç vardı. Her şeyden önce,
borç yapılandırılmasına dönük, herhangi bir felsefi yaklaşım
söz konusu değildi. Haydi, borçları yapılandıralım deseniz
bile, bu operasyonun nasıl yapılacağını bilen yoktu. Swap
çalışmalarının neden geciktiğini hatırlayalım lütfen! Kaldı
ki, böyle bir konunun akıldan geçirilmesine tahammül bile
yoktu. Borcu yapılandıralım önerisi, o günün kadrolarınca
‘çok solcu’ bulunuyordu. Kriz esnasında yabancı yatırımcı
gitmişti, yabancı endişesi de kalmamıştı, ortam uygundu, borç
üzerine operasyon yapılabilirdi.
Aslında borcun yapılandırılmasını istemeyenler borç verenlerdi,
servetleri inanılmaz bir şekilde büyümüştü. Hem kurdan, hem
de faizden dolayı ciddi bir servet transferi yaşanmıştı.Hükümet
ve bürokrasi üzerinde, etkin bir banka ve medya lobisi söz
konusuydu. Asıl meselede buydu.
HALKIMIZA YAZIK OLURMUŞ..
Kemal Derviş: “Borcun fazlası Türk bankalarınaydı, bu aynı
zamanda mevduat, yani devletin vatandaşa borcu demektir.Devlet,
bankalara borcu azaltır, vadeyi uzatır ya da faizi azalttığında,
bankalar mudilerine ödemelerini kısmen azaltmak zorunda kalacaklardı”
diyor. Yani, ‘borcu yapılandırsaydık, halkımıza yazık olurdu’
demek istiyor.Türkiye’de banka mudilerinin, ‘ yani halkımızın’
nasıl bir mevduat kompozisyonu oluşturduğunu, Türkiye’de nasıl
bir mevduat yoğunlaşması olduğunu, Derviş’ in bilmiyor olması
imkansız.
Yine de son rakamları aktaralım: Türkiye’de, toplam banka
hesap sayısı 78 milyon 492 bindir, banka hesaplarının %99.3’ü
, 50 milyar TL’nin altındaki hesaplardan oluşmaktadır.Bu hesapları
temsil eden mudilerin toplam mevduattan aldıkları pay ise,
%37.2’ dir. Ülkemizde mevduat sahiplerinin %0.7’si, toplam
mevduatın %62’8’ine sahiptir. Türkiye’de, 250 milyar TL üstü
mevduata sahip banka hesap sayısı, kaç tanedir biliyor musunuz?
Söyleyelim : 35 552. Peki ya; 1 trilyon TL üstü hesap sayısı
kaçtır? Hemen aktaralım: 4705’ i özel, 5906’sı tüzel kişi
olmak üzere 10 611. ‘Yazık olacak halkımızın’ durumu budur.
On binlerle ifade edilen kesimin sahip olduğu mevduatının
yapılandırılması yerine, milyonlarca kişiye krizin faturasının
ödetilmesi seçeneği tercih edilmiştir. Banka faturası borca
eklenmiş, yeni borçlarla, yaratılan faiz dışı fazlalarla,
vatandaşa salınan ek vergilerle, borçlar döndürülmeye çalışılmıştır.
Borç yapılandırılması yerine, borç sürdürülebilirliği yolu
seçilmiştir.
Artan işsizlik, yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, sosyal
çöküntü, bu seçimin getirisidir. En büyük çöküntü de ahlakidir;
Cavit, Hayyam, Yahya Murat ve diğer beylerin hortumları da
, topluma ödetilmiştir. Sonuçta milli gelirimizin % 35’ni
aşan bir maliyet teşekkül etmiş, üstelik hesap da sorulmamıştır.
Sevgili Faik ve Kemal beyler: borçlar yapılandırılsaydı ‘kimlere
yazık’ olurdu? Lütfen, bu sorunun yanıtını verebilir misiniz?
Müsterih misiniz ? Gözlerimizi biraz Arjantin’e çevirsek,
ne dersiniz?
|