| Türkiye, 2001 yılında çok büyük ve derin bir
iktisadi kriz yaşamıştır. Kriz, ekonomiyi daralmaya itmiş,
ciddi mali kayıplara, en önemlisi yüksek oranda işsizliğe
neden olmuştur. Türkiye ekonomisi kriz sonrası 3 yılda, yüksek
oranda büyüme performansı kaydetmiştir. Ancak yaşanan yüksek
oranlı büyümelere karşın, istihdamda yeterli artış
sağlanamamış, işsizlik sorununda mesafe alınamamıştır.
İktisadi büyüme işsizliği çözememiştir. Mevcut durum ‘işsiz
büyüme’ olarak tanımlanmaktadır.
Yapılan akademik araştırmalar; birincisi, krizin yükünün
esas olarak ücretlilerin üzerinde kaldığını göstermektedir.
İkincisi, düşük ücret ve daralan istihdamdan kaynaklanan, emek
verimliliğine dayanan, bir büyüme olduğunu ortaya
koymaktadır.
Sadece, emeğin verimliliğine dayanan büyümeyle de,
toplumsal refah yaratılamamakta, gelir dağılımı
düzeltilememekte , yoksulluk azaltılamamaktadır. Yıllar boyu
düşük ücrete dayalı büyüme sağlamakla da, gelişmiş ülke
olunamamaktadır. Bu durum, tüm gelişmekte olan ülkeler için
de, Çin için de, Türkiye için de geçerlidir. Gelişmiş ülke
demek, ücretleri de gelişmiş ülke demektir. Düşük ücrete
dayalı büyümek, saygın bir durum da değildir. Üstelik
sürdürülebilir de değildir. Bu nedenle büyümenin, verimliliğin
kaynakları çok önemlidir. Ciddi kafa yormak gereklidir.
Önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin yüksek büyüme hızı
gerçekleştirmesi halinde, AB ile olan müzakereleri daha güçlü
bir şekilde sürdürülebileceği düşünmek için, kahin olmaya
gerek yoktur. Türkiye gerçek, sağlıklı, sürdürülebilir bir
büyüme gerçekleştirdiği takdirde, AB ile olan ilişkileri,
AB'nin Türkiye'yi kendi arasına katma isteği, çok daha güçlü
bir şekilde gelişecektir. O halde, Türkiye sağlıklı bir
büyümeyi nasıl sağlayacaktır? Yanıtlanması gereken soru budur.
Nasıl bir modelle ve hangi kaynaklarla, yüksek ve
sürdürülebilir büyümeyi yakalayacağız?
Son günlerde sürdürülebilir büyümenin kaynağı olarak
görülen yabancı sermaye üzerine tartışmalar yoğunlaşmıştır.
Başbakan Erdoğan ve AKP sözcüleri, Ramazan ayını, yabancı
sermayeye iman etmekle geçirmektedir. Sahurdan iftara, sermaye
duaları okunmaktadır. Başbakan kendisini yabancı sermayeyi
çekmekle yükümlü pazarlamacı ilan etmiştir. Başbakan
Erdoğan’ın, 80’lerin Thatcher-Özal çizgisini takip ettiği
aşikardır. Sermaye ırkçılığı, ulusal sermaye tartışmaları
gırla gitmektedir. Ancak hiç kimse, özelleştirmelerle gelen
yabancı sermayenin iktisadi etkilerinin neler olacağı üzerine
düşünmemektedir. Özelleştirme militanları ile ulusalcılık,
histerik bir şekilde çarpışmaktadırlar. Akıl dışılık ve
fanatizm duruma hakimdir, tavan yapmıştır.
GERÇEK BÖYLE Mİ? Önceki yazılarda da
değinmiştik, doğrudan yabancı sermaye , finansal sermayeye
göre, daha tercih edilen bir durumdur.
Kalıcı ve istihdam yaratıcı etkileri olacağı düşüncesiyle,
hükümetlerce ve kamu oyunca kabul gören bir sermaye
türüdür.
Derde ilaç, bir sermaye olduğu varsayılır. Oysa gerçek,
böyle midir?
UNTACD’ın 2003 raporuna göre , 1990’larda Latin Amerika
ülkelerinde (Arjantin, Brezilya ve Meksika) yabancı sermaye
girişinin ulusal gelire oranı, ortalama 4 puan artmıştır,
ancak bu ülkelerde, sanayide yapılan gayri safi sermaye
yatırımları azalmıştır.
Çünkü, gelen yabancı sermayenin büyük kısmı
özelleştirmedir.. Sadece mevcut firmalar el değiştirmiştir..
Yabancı sermaye girişi var, fakat yatırım yok, dolayısıyla
büyümeye ve istihdama katkıda yok..
Tespit edilen diğer bir hususta şudur: ülkeye özelleştirme
dışında gelen (DYY) doğrudan yabancı sermayenin dahi, olumsuz
katkıları olmaktadır.
Ülkeye gelen DYY’ lerin, başlangıçta, ulusal gelirin
artmasına olumlu katkısı olmakta, ancak gelen bu sermaye, karı
transfer edecek net dövizi yaratmıyorsa, ülkenin dış
hesaplarına, yani ödemeler dengesine, olumsuz etkide
bulunmaktadır.
Brezilya’da, Çin’de, DYY’lerin kâr transferleri, bu
ülkelerin ödemeler dengesi hesapları üzerine, ciddi bir baskı
oluşturmaktadır.
Kısa vadeli sıcak paraya tercih edilen, yüksek borcun ve
işsizliğin çözümü olarak görülen doğrudan yabancı sermayeden
doğabilecek, muhtemel ödemeler dengesi krizleri üzerine,
günümüzde pek çok tartışma ve değerlendirme mevcuttur.
Hükümetin, muhalefetin ve ekonomi bürokrasisinin iyi
tartışılmış ve hesaplanmış bir yabancı sermaye politikası
olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu kafaylada, vurulacak duvar çoktur. |