Anasayfa  |  Site Haritası  |  Üyelik  |  İletişim
12 Eylül 2005
"Merhaba Kâinat"
 
Mesele Nedir?
Hayat Damarları
Hakkımızda
  About Açık Radyo
  Editörden
  Dinleyiciden
  Arşiv
  Linkler
Sponsorlarımız
Reklam-Sponsorluk
6-7 Eylül Olaylarının Bir Başka Cephesi
7 Eylül 1955, İstiklal Caddesi, İstanbul
08/09/2005

Ömer Madra: 6-7 Eylül olaylarının 50. yıldönümü. Cumhuriyet tarihinin muhtemelen en acı ve karanlık olaylarından birisi. Biz de bu konuda Açık Radyo’da bir belgesel yayınlamak için epey zamandan beri hazırlık yapıyoruz. Karşı Sanat’ta da bir sergi açılıyor, emekli Oramiral Fahri Çoker’in arşivinden, şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış olağanüstü fotoğraflarla ve belgelerle.

 

Araştırmacı Dilek Güven’in, Almanya’da, doktora tezi olarak hazırladığı bir kitap Tarih Vakfı Yayınları’ndan çıktı, iki cilt olarak. 2. cildi tamamen belgelere ayrılmış, birincisinde analiz yapılıyor; “Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları” diye. Biz de hem Dr. Dilek Güven’le, hem de olayın tanıklarından Apoyevmatini gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Vasiliyadis ile bir belgesel program hazırladık. Siz de herhalde bugün biraz bu konudan bahsedeceksiniz.

 

AB: 6-7 Eylül olayları üzerine geçmiş yıllarda okurken, pek üzerinde durulmayan başka bir bağlantı önüme çıktı; IMF ve Dünya Bankası’nda çalışan ilk Türkler üzerinde bir araştırma yapıyordum ve ortaya çıkan şöyle bir durum var; o günlerde iki tane önemli konferans var Türkiye için. Bunlardan bir tanesi malum, sonuçlanmayan 1. Londra Konferansı, 1955 yılının Ağustos ayında, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin katılımıyla başlar. 1955 yılının başından itibaren Kıbrıs Türkiye’nin gündemine oturmaya başlar. Daha önce Kıbrıs’a ilişkin egemenlik hakları İngiltere’nindir. Ancak savaş sonrası İngiliz sömürgelerinde karşı direniş nedeniyle pek çok kere İngilizler terk etmeye koyulur. Kıbrıs da bunlardan bir tanesidir ve Kıbrıs’ta da işler karışıktır; Rum ulusal grupları ayaklanmıştır ve bu bağlamda Kıbrıs’ın içi karışıktır. Türkiye uzun yıllar boyunca kayıtsız kaldığı, meselesi olarak görmediği Kıbrıs konusunda da hassasiyetini arttırmıştır; hem hükümet, hem kamuoyu, hem medya... Bu çerçeve içerisinde, taraf olmayı belirleyen argümanlarla Londra Konferansı’na büyük bir heyet gider. İçeride de bu konu sürekli gündemdedir.

 

Bu uluslararası üçlü konferans Londra’da devam ederken, IMF ve Dünya Bankası toplantıları da gündemdedir. 1944’te kurulan bu iki iktisadi kuruluşa Türkiye 1947 yılında üye olur. Bu iki kuruluşun her yıl ortak iki genel kurulu vardır, biri ilkbaharda biri sonbaharda. Halen devam ediyor, bu yıl da Eylül ayında olacak. Bu genel kurullarda, Dünya Bankası ve IMF’ye üye devletler, dünya ekonomisinin, dünya kapitalizminin en önde gelen unsurları, şirketler, kuruluşlar, bankacılar, akademisyenler, uzmanlar bir araya gelirler ve dünya meselelerine ilişkin raporlar sunulur, konular tartışılır. Bunlardan bir tanesi mutlaka ABD’de Washington’da olur, bir tanesi de kararlaştırılan üye devletlerden birinde olur. Hatta bu da bir prestij meselesidir. Bu bağlamda da Türkiye 1953-54’lerde lobi yapar ve kendi ülkesinde bu toplantının düzenlenmesini ister. 1955 yılının 8-9 Eylül günlerinde, İstanbul’da IMF ve Dünya Bankası Genel Kurul Toplantısı yapılacaktır.

 

ÖM: Çok ilginç!

 

AB: Evet. Bunu IMF ve Dünya Bankası’nda çalışan ilk Türkler üzerine araştırma yaparken canlı tanıklardan duymuştum. Londra Konferansı devam ederken, bir yandan hem hükümet içerisinde, hem de kurulan Kıbrıs Türktür Derneği içerisinde pek çok talep gündemdedir. Bunlardan biri de, ülkenin değişik yerlerinde gençlerin, Milli Türk Talebe Birliği çerçevesinde zincirleme mitingler yapması istenmektedir. Bu konu Londra’da bulunan heyet başkanı Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya da iletilir ve Fatin Rüştü, bu mitinglere gerek kesinlikle gerek olmadığını söyler ve bunların durdurulmasını Başbakan’dan rica eder, bu konuya hassasiyet gösterilmesini ister. Heyette bulunan kişiler de bu hassasiyeti sürdürürler.  Londra Konferansı devam etmektedir o sırada, buna ilişkin gelişmeleri Londra’daki ekip de duyar ve “Aman, böyle mitinglerin düzenlenmesi buradaki çalışmalarımıza gölge düşürür” derler.

 

Ülkede hassasiyet artmaktadır ve IMF ile Dünya Bankası Genel Kurul Toplantısı için de dünyanın her tarafından, üye devletlerin temsilcileri, bakanları, IMF ve Dünya Bankası yöneticileri, kalabalık bir yabancı elit topluluk İstanbul’a gelmektedir. Böylesine bir atmosfer vardır. IMF ve Dünya Bankası’nın savaş sonrası kadroları da gerçekten son derece güçlüdür, politik figürler çok güçlüdür. Gelen topluluk bir kaç bin kişiyi bulan bir topluluktur. Hatta o dönem Hilton Oteli bu toplantı için yetiştirilir, İstanbul’da oteller yetmez, böylesine bir hava vardır İstanbul’da ve Türkiye’de. Dünya basını Türkiye’dedir. Bu bağlamda Demokrat Parti’nin ve kimilerine göre o zamanki istihbarat örgütlerinin tavsiyesi ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, Yassıada duruşmalarına yansıyan şöyle bir talebi vardır; Celal Bayar, bu uluslararası toplantılar vesilesiyle İstanbul’da bulunan yabancı devlet adamlarına, Türk ulusunun Kıbrıs konusunda ne kadar duyarlı olduğunu göstermek bakımından, kendiliğinden olmuşçasına bir miting düzenlenmesini ister. Bu çerçevede olaylar devam eder. Meşhur İstanbul Ekspres gazetesinin Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığına dair duyurusu, bir anda yağmalama hareketine neden olmuştur ve 6-7 Eylül günleri itibariyle, İstanbul’da ağırlıklı olmak üzere, İzmir ve Ankara’da da azınlık vatandaşların malları yağmalanır.

 

Londra Konferansı’nda ilk gün itibariyle son derece avantajlı duruma geçen Türk heyeti, 6 Eylül akşamı itibariyle Başbakan Menderes ve Zorlu’nun münasebetiyle durumu öğrenir ve Menderes derhal Londra’dan dönülmesini emreder. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Genel Kurul Toplantısı önünde bir gösteri ile uluslararası kamuoyuna Kıbrıs konusundaki duyarlılığını hissettirmek isteyen Türkiye, tam tersi bir pozisyona düşer.

 

ÖM: Ancak, Dr. Dilek Güven’in doktora tezinden, yayımlanmış kapsamlı araştırmasından öğrendiğimize göre, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun, Londra’dan gizli telgrafları var, “bu mitingler yapılsın” diye.

 

AB: Hayır, bu konuda rahmetli Büyükelçi Mahmut Dikerdem’in anılarına başvurmak mümkün, Dikerdem Londra’daki heyettedir, önemli bir pozisyondadır. Yassıada duruşmalarında, kayınpederi dışişleri bakanlarından Fuat Köprülü’yü 6-7 Eylül olaylarından sakındırmak ve ceza almasını önlemek için, kriptoları ortaya sunan, geçenlerde kaybettiğimiz Büyükelçi Coşkun Kırca’dır. Dikerdem’in anlattığı iki tane husus var. Bir tanesi Zorlu’nun Menderes’le görüşmesinde “bu mitingler yapılmasın, kesinlikle bunlara engel olun” dediği konuşmaya bizatihi tanık oluyor. İkincisi ise, olaylar bittikten sonra “bunu kızıllara ve kara cüppelilere yükleyeceğiz” dendiğinde, “kesinlikle böyle girişimde bulunmayın, bu tam tersine teper” dediği telefon görüşmesine de Dikerdem şahit oluyor.

 

Yassıada duruşmalarında, Coşkun Kırca gönüllü olarak iddia makamında tanık olarak dinlenme talebinde bulunuyor ve bir belge sunuyor,  bunu öğrenen Mahmut Dikerdem,  Zorlu’nun avukatlarına savunmanın tanığı olarak dinlenmek istediğini belirtiyor. Yassıada yargıçları savunma tanıklarının dinlenmesine gerek duymuyor ve onun üzerine Zorlu şunu söylüyor; “benim tanığımın dinlenmesini gerek görmüyorsanız bu benim haklılığımı beyan ediyor.”  Zorlu’nun bu olaylar sırasındaki tavrı,  hem Semih Günver’in, hem Mahmut Dikerdem’in anılarında vardır, Kırca’nın da nasıl bu işe bulaştığını da anlatırlar.

 

Ben Sayın Güven’in çalışmasını okumadım, sadece bir kitap tanıtımında gördüm, ona değindi mi bilmiyorum, ama bu konuya ilişkin Dikerdem ve Semih Günver’in bizatihi, birebir yaşadıklarıdır, anılarına bakmak mümkün. Hatta Mahmut Dikerdem’in “Ortadoğu’da Devrim Yılları” başlıklı anıları Cem Yayınevi’nden çıkmıştır.  Zorlu’nun, tavrını 2-3 yerde net bir şekilde ortaya koyduğunu bizatihi heyette bulunan kişiler söylemektedir. Hatta “kara cüppelilere ve kızıl cüppelilere bindirelim bu işi” dendiğinde Başbakan’a şöyle söyler Zorlu; “suçu kızıl ve kara kuvvetlere yüklemek geri tepecek bir silah olur, dünya kamuoyu önünde Türk hükümetinin acz içinde kaldığını mı ilan edeceğiz?” Dönemin daha  genç diplomatı  Mahmut Dikerdem böyle aktarmaktadır.

 

1923’e kadar Osmanlı devleti teba olarak görmüştür Rumları, ondan sonra azınlık olarak görmeye başlamıştır. Bu anlamda asimilasyon politikaları Türk olmayan bütün unsurlara uygulanmıştır. 1955’lere gelinceye kadar Kıbrıs meselesinde taraf olmayı aklından bile geçirmemiştir Türkiye. 6-7 Eylül olaylarında, IMF ve Dünya Bankası toplantılarını, -ki 32 yıllık Cumhuriyet’in ilk uluslararası toplantısıdır- bir şekilde değerlendirmek amacıyla, hem Kıbrıs konusundaki duyarlılığını, tavrını göstermek, aynı zamanda Rum vatandaşlarına gözdağı vermek amacıyla kullanılan bir operasyondur. Ancak şunu da görmek lazım, bu tamamen geri tepmiş ve hatta Türk hükümetinin Savunma Bakanı, 24 Ekim’de özür dileyerek, İzmir’de Yunan Konsolosluğu’na bayrağını çekmiştir. Olaylar tamamen Türkiye’nin istemediği bir istikamete doğru sürüklenmiş.

 

ÖM: Tabii tamamen kontrolden çıkmış olduğu apaçık ortada.

 

Avi Haligua: 1955 olaylarının Türk ekonomisine ne gibi etkileri oldu? Bu olayların ardından ekonomide neler oldu?

 

AB: 6-7 Eylül olaylarına gelene kadar da Türkiye ekonomisinde sıkıntılar baş göstermeye başlamıştı. Ciddi enflasyon hamleleri vardı, ekonomik sıkıntının, geçim sıkıntısının yükselmeye başladığı bir dönem... 54 seçimlerini kazanmıştı Menderes, ama 55’te artık uygulanan açık finansman politikası kendisini enflasyon üzerinde göstermeye başlamıştı. Biraz araştırdım, çeşitli kaynakların rakamlarına baktım, bu olaylarda 5622 bina tahrip edilmiş. Aslında 35 kişi yaralanmış, bir kaç kişilik can kaybı var.

 

ÖM: Zaten öldürmeme emri verilmiş olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Buna rağmen 11 ölü 600 yaralı var. Balıklı Rum Hastanesi’ne bildirilen resmi açıklamalara göre 60 kadının da ırzına geçilmiş.

 

AB: Bütün olaylar da, IMF ve Dünya Bankası toplantısına gelen insanların gözü önünde olmuş. Pek çok yabancı kişi de bu saldırılarla karşı karşıya kalmış, karakollara düşmüş. Bu toplantıyı organize eden kişi, daha sonra Hazine Genel Müdürlüğü, DPT Müsteşarlığı yapan Memduh Aytür. O da ömrünün en kötü günlerini yaşadığını ifade ediyor. 16 Kasım 1955 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, toplam zarar 69.578.000 lira, bu paranın sadece 413.000’lik kısmı hemen ödenmiş. Bu sırada bir takım bağışlar var; Ziraat Bankası, İş Bankası, İstanbul Ticaret Odası, Yapı Kredi 200.000 lira bağışta bulunmuş. Adnan Menderes de 5.000 lira bağışta bulunmuş. Kızılhaç, 1604 kişinin hasarlarının ödenmesi için 96.250 lira göndermiş. Bunların hiçbiri hasarı karşılamıyor aslında, bazı kaynaklarda  300 milyon dolar civarında bir hasara neden olunduğunu belirtiyor, iki rakam var, onun için bunlardan çok emin olamadım. Ancak bir şey net, yapılan bağışlarla tahribatın maliyeti karşılayamayınca, 1956 yılında devlet özel bir vergi çıkarıyor bu işin ödenmesi için, yani hem halka yağmalattırıyor, hem de vergi istiyor! Böyle komik bir durum var.

 

ÖM: Evet, tazminat yasası ve tazminat tutarlarına vergi muafiyeti getiren yasalar geçiyor.

 

AB: 1956 yılının başında özel bir vergi çıkıyor, bu çerçeve içerisinde. 1955 yılının Eylül ayındaki IMF ve Dünya Bankası toplantısının Türkiye’de olması 8 yıllık bir üye devlet açısından son derece prestijli bir durummuş. Ancak böylesine bir olayın gerçekleşmesinden sonra, şu anda 50 yıl geçmesine rağmen bir kez bile Türkiye bu toplantılara ev sahipliği yapamadı. Uzun yıllar boyunca bu konu hep gündeme getirilmiş Dünya Bankası ve IMF çevrelerinde. Ben o dönem Dünya Bankası’nda çalışan ve halen hayatta olan Hurşit Çalıkaya ile konuşmuştum bir kaç yıl önce Washington’da, olaylar Hurşit Bey’in İstanbul’a  geldiği güne tesadüf etmiş.  Öyle kötü anlar yaşamışlar ki,  toplantıya gelen delegelerin bazıları da  soyguna uğramış, onların da paraları gasp edilmiş, hatta eski bir Fransız Başbakanı karakolda gözaltına alınmış. Memduh Bey ile Hurşit Bey daha sonra onu karakoldan gidip kurtarmışlar. O iki gün, dünyaya rezil olmanın yanı sıra, büyük maddi ve manevi kayıplara ve daha sonra da Rum vatandaşların Yunanistan’a göçüne sebebiyet vermiş.

 

Türkiye ekonomisi zaten o zaman sallantıda, bunun da mutlaka bütçe açığı anlamında olumsuz katkısı olmuştur ama vergilerle falan  dengelemeye çalışmışlar. Daha sonra 58 develüasyonuna kadar giden bir kötü durum söz konusu da olacaktır.

 

ÖM: Bunu 50 yıl sonra da yeniden konuşuyor olmak, belki de ilk defa etraflıca konuşuyor olabilmek bile farklı bir noktaya geldiğimizi göstermesi açısından da olumlu bir puan diye hepimiz adına düşünüyorum.

 

AB: Bir de şunu görmek lazım; kendi ülkesindeki vatandaşlara böylesine bir yağmalama, can ve mal kaybına sebebiyet veren olaylardan sonra, benim bildiğim kadarıyla, resmi bir özür bile yok. Siz biliyor musunuz?

 

ÖM: Henüz yok, gelecek inşallah.

AH: Birgün gazetesinde de Hırant Dink’in bir yazısı yayımlandı, bununla ilgili de basında “çok tartışma yaratacağa benzer” diye yankıları oldu. “Bir özür dilense veya bir şekilde bir telafiye gidilse artık barış olduğuna dair, fena mı olur” diyordu. O da başka bir ilginç boyutu.

 

ÖM: 6-7 Eylül özel programımızda yayınlanan seslerden, tanıklıklardan biri, Rober Haddeciyan, diyor ki: “resmi bir özür halen eksiktir ama her acı da zamanla geçer...”

 

(5 Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön


Resmen
15:35 - 16:30
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan