Ömer
Madra:
6-7 Eylül olaylarının 50. yıldönümü. Cumhuriyet tarihinin
muhtemelen en acı ve karanlık olaylarından birisi. Biz de
bu
konuda Açık Radyo’da bir belgesel yayınlamak
için
epey zamandan beri hazırlık yapıyoruz. Karşı Sanat’ta da bir
sergi açılıyor, emekli
Oramiral Fahri Çoker’in arşivinden,
şimdiye kadar gün yüzüne çıkmamış olağanüstü fotoğraflarla ve
belgelerle.
Araştırmacı
Dilek Güven’in, Almanya’da, doktora tezi olarak hazırladığı
bir kitap Tarih Vakfı Yayınları’ndan çıktı, iki cilt olarak.
2. cildi tamamen belgelere ayrılmış, birincisinde analiz
yapılıyor; “Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Bağlamında
6-7 Eylül Olayları” diye. Biz de hem Dr. Dilek Güven’le, hem
de olayın tanıklarından Apoyevmatini gazetesinin Genel
Yayın Yönetmeni Vasiliyadis ile bir belgesel program
hazırladık. Siz de herhalde bugün biraz bu konudan
bahsedeceksiniz.
AB:
6-7 Eylül olayları üzerine geçmiş yıllarda okurken, pek
üzerinde durulmayan başka bir bağlantı önüme çıktı; IMF ve
Dünya Bankası’nda çalışan ilk Türkler üzerinde bir araştırma
yapıyordum ve ortaya çıkan şöyle bir durum var; o günlerde iki
tane önemli konferans var Türkiye için. Bunlardan bir tanesi
malum, sonuçlanmayan 1. Londra Konferansı, 1955 yılının
Ağustos ayında, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin
katılımıyla başlar. 1955 yılının başından itibaren Kıbrıs
Türkiye’nin gündemine oturmaya başlar. Daha önce Kıbrıs’a
ilişkin egemenlik hakları İngiltere’nindir. Ancak savaş
sonrası İngiliz sömürgelerinde karşı direniş nedeniyle pek çok
kere İngilizler terk etmeye koyulur. Kıbrıs da bunlardan bir
tanesidir ve Kıbrıs’ta da işler karışıktır; Rum ulusal
grupları ayaklanmıştır ve bu bağlamda Kıbrıs’ın içi
karışıktır. Türkiye uzun yıllar boyunca kayıtsız kaldığı,
meselesi olarak görmediği Kıbrıs konusunda da hassasiyetini
arttırmıştır; hem hükümet, hem kamuoyu, hem medya... Bu
çerçeve içerisinde, taraf olmayı belirleyen argümanlarla
Londra Konferansı’na büyük bir heyet gider. İçeride de bu konu
sürekli gündemdedir.
Bu
uluslararası üçlü konferans Londra’da devam ederken, IMF ve
Dünya Bankası toplantıları da gündemdedir. 1944’te kurulan bu
iki iktisadi kuruluşa Türkiye 1947 yılında üye olur. Bu iki
kuruluşun her yıl ortak iki genel kurulu vardır, biri
ilkbaharda biri sonbaharda. Halen devam ediyor, bu yıl da
Eylül ayında olacak. Bu genel kurullarda, Dünya Bankası ve
IMF’ye üye devletler, dünya ekonomisinin, dünya kapitalizminin
en önde gelen unsurları, şirketler, kuruluşlar, bankacılar,
akademisyenler, uzmanlar bir araya gelirler ve dünya
meselelerine ilişkin raporlar sunulur, konular tartışılır.
Bunlardan bir tanesi mutlaka ABD’de Washington’da olur, bir
tanesi de kararlaştırılan üye devletlerden birinde olur. Hatta
bu da bir prestij meselesidir. Bu bağlamda da Türkiye
1953-54’lerde lobi yapar ve kendi ülkesinde bu toplantının
düzenlenmesini ister. 1955 yılının 8-9 Eylül günlerinde,
İstanbul’da IMF ve Dünya Bankası Genel Kurul Toplantısı
yapılacaktır.
ÖM:
Çok ilginç!
AB:
Evet. Bunu IMF ve Dünya Bankası’nda çalışan ilk Türkler
üzerine araştırma yaparken canlı tanıklardan duymuştum. Londra
Konferansı devam ederken, bir yandan hem hükümet içerisinde,
hem de kurulan Kıbrıs Türktür Derneği içerisinde pek çok talep
gündemdedir. Bunlardan biri de, ülkenin değişik yerlerinde
gençlerin, Milli Türk Talebe Birliği çerçevesinde zincirleme
mitingler yapması istenmektedir. Bu konu Londra’da bulunan
heyet başkanı Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya da
iletilir ve Fatin Rüştü, bu mitinglere gerek kesinlikle gerek
olmadığını söyler ve bunların durdurulmasını Başbakan’dan rica
eder, bu konuya hassasiyet gösterilmesini ister. Heyette
bulunan kişiler de bu hassasiyeti sürdürürler. Londra Konferansı
devam etmektedir o sırada, buna ilişkin gelişmeleri
Londra’daki ekip de duyar ve “Aman, böyle mitinglerin
düzenlenmesi buradaki çalışmalarımıza gölge düşürür” derler.
Ülkede
hassasiyet artmaktadır ve IMF ile Dünya Bankası Genel Kurul
Toplantısı için de dünyanın her tarafından, üye devletlerin
temsilcileri, bakanları, IMF ve Dünya Bankası yöneticileri,
kalabalık bir yabancı elit topluluk İstanbul’a gelmektedir.
Böylesine bir atmosfer vardır. IMF ve Dünya Bankası’nın savaş
sonrası kadroları da gerçekten son derece güçlüdür, politik
figürler çok güçlüdür. Gelen topluluk bir kaç bin kişiyi bulan
bir topluluktur. Hatta o dönem Hilton Oteli bu toplantı için
yetiştirilir, İstanbul’da oteller yetmez, böylesine bir hava
vardır İstanbul’da ve Türkiye’de. Dünya basını Türkiye’dedir.
Bu bağlamda Demokrat Parti’nin ve kimilerine göre o zamanki
istihbarat örgütlerinin tavsiyesi ile Cumhurbaşkanı Celal
Bayar’ın, Yassıada duruşmalarına yansıyan şöyle bir talebi
vardır; Celal Bayar, bu uluslararası toplantılar vesilesiyle
İstanbul’da bulunan yabancı devlet adamlarına, Türk ulusunun
Kıbrıs konusunda ne kadar duyarlı olduğunu göstermek
bakımından, kendiliğinden olmuşçasına bir miting
düzenlenmesini ister. Bu çerçevede olaylar devam eder. Meşhur
İstanbul Ekspres gazetesinin Selanik’te Atatürk’ün
evinin bombalandığına dair duyurusu, bir anda yağmalama
hareketine neden olmuştur ve 6-7 Eylül günleri itibariyle,
İstanbul’da ağırlıklı olmak üzere, İzmir ve Ankara’da da
azınlık vatandaşların malları yağmalanır.
Londra
Konferansı’nda ilk gün itibariyle son derece avantajlı duruma
geçen Türk heyeti, 6 Eylül akşamı itibariyle Başbakan Menderes
ve Zorlu’nun münasebetiyle durumu öğrenir ve Menderes derhal
Londra’dan dönülmesini emreder. Uluslararası Para Fonu ve
Dünya Bankası Genel Kurul Toplantısı önünde bir gösteri ile
uluslararası kamuoyuna Kıbrıs konusundaki duyarlılığını
hissettirmek isteyen Türkiye, tam tersi bir pozisyona düşer.
ÖM:
Ancak, Dr. Dilek Güven’in doktora tezinden, yayımlanmış
kapsamlı araştırmasından öğrendiğimize göre, Dışişleri Bakanı
Fatin Rüştü Zorlu’nun, Londra’dan gizli telgrafları var, “bu
mitingler yapılsın” diye.
AB:
Hayır, bu konuda rahmetli Büyükelçi Mahmut Dikerdem’in
anılarına başvurmak mümkün, Dikerdem Londra’daki heyettedir,
önemli bir pozisyondadır. Yassıada duruşmalarında, kayınpederi
dışişleri bakanlarından Fuat Köprülü’yü 6-7 Eylül olaylarından
sakındırmak ve ceza almasını önlemek için, kriptoları ortaya
sunan, geçenlerde kaybettiğimiz Büyükelçi Coşkun Kırca’dır.
Dikerdem’in anlattığı iki tane husus var. Bir tanesi Zorlu’nun
Menderes’le görüşmesinde “bu mitingler yapılmasın, kesinlikle
bunlara engel olun” dediği konuşmaya bizatihi tanık oluyor.
İkincisi ise, olaylar bittikten sonra “bunu kızıllara ve kara
cüppelilere yükleyeceğiz” dendiğinde, “kesinlikle böyle
girişimde bulunmayın, bu tam tersine teper” dediği telefon
görüşmesine de Dikerdem şahit oluyor.
Yassıada
duruşmalarında, Coşkun Kırca gönüllü olarak iddia makamında
tanık olarak dinlenme talebinde bulunuyor ve bir belge
sunuyor, bunu
öğrenen Mahmut Dikerdem,
Zorlu’nun avukatlarına savunmanın tanığı olarak
dinlenmek istediğini belirtiyor. Yassıada yargıçları savunma
tanıklarının dinlenmesine gerek duymuyor ve onun üzerine Zorlu
şunu söylüyor; “benim tanığımın dinlenmesini gerek
görmüyorsanız bu benim haklılığımı beyan ediyor.” Zorlu’nun bu olaylar
sırasındaki tavrı,
hem Semih Günver’in, hem Mahmut Dikerdem’in anılarında
vardır, Kırca’nın da nasıl bu işe bulaştığını da anlatırlar.
Ben
Sayın Güven’in çalışmasını okumadım, sadece bir kitap
tanıtımında gördüm, ona değindi mi bilmiyorum, ama bu konuya
ilişkin Dikerdem ve Semih Günver’in bizatihi, birebir
yaşadıklarıdır, anılarına bakmak mümkün. Hatta Mahmut
Dikerdem’in “Ortadoğu’da Devrim Yılları” başlıklı anıları Cem
Yayınevi’nden çıkmıştır.
Zorlu’nun, tavrını 2-3 yerde net bir şekilde ortaya
koyduğunu bizatihi heyette bulunan kişiler söylemektedir.
Hatta “kara cüppelilere ve kızıl cüppelilere bindirelim bu
işi” dendiğinde Başbakan’a şöyle söyler Zorlu; “suçu kızıl ve
kara kuvvetlere yüklemek geri tepecek bir silah olur, dünya
kamuoyu önünde Türk hükümetinin acz içinde kaldığını mı ilan
edeceğiz?” Dönemin daha
genç diplomatı
Mahmut Dikerdem böyle aktarmaktadır.
1923’e
kadar Osmanlı devleti teba olarak görmüştür Rumları, ondan
sonra azınlık olarak görmeye başlamıştır. Bu anlamda
asimilasyon politikaları Türk olmayan bütün unsurlara
uygulanmıştır. 1955’lere gelinceye kadar Kıbrıs meselesinde
taraf olmayı aklından bile geçirmemiştir Türkiye. 6-7 Eylül
olaylarında, IMF ve Dünya Bankası toplantılarını, -ki 32
yıllık Cumhuriyet’in ilk uluslararası toplantısıdır- bir
şekilde değerlendirmek amacıyla, hem Kıbrıs konusundaki
duyarlılığını, tavrını göstermek, aynı zamanda Rum
vatandaşlarına gözdağı vermek amacıyla kullanılan bir
operasyondur. Ancak şunu da görmek lazım, bu tamamen geri
tepmiş ve hatta Türk hükümetinin Savunma Bakanı, 24 Ekim’de
özür dileyerek, İzmir’de Yunan Konsolosluğu’na bayrağını
çekmiştir. Olaylar tamamen Türkiye’nin istemediği bir
istikamete doğru sürüklenmiş.
ÖM:
Tabii tamamen kontrolden çıkmış olduğu apaçık ortada.
Avi
Haligua:
1955 olaylarının Türk ekonomisine ne gibi etkileri oldu? Bu
olayların ardından ekonomide neler oldu?
AB:
6-7 Eylül olaylarına gelene kadar da Türkiye ekonomisinde
sıkıntılar baş göstermeye başlamıştı. Ciddi enflasyon
hamleleri vardı, ekonomik sıkıntının, geçim sıkıntısının
yükselmeye başladığı bir dönem... 54 seçimlerini kazanmıştı
Menderes, ama 55’te artık uygulanan açık finansman politikası
kendisini enflasyon üzerinde göstermeye başlamıştı. Biraz
araştırdım, çeşitli kaynakların rakamlarına baktım, bu
olaylarda 5622 bina tahrip edilmiş. Aslında 35 kişi
yaralanmış, bir kaç kişilik can kaybı var.
ÖM:
Zaten öldürmeme emri verilmiş olduğu açıkça ortaya çıkıyor.
Buna rağmen 11 ölü 600 yaralı var. Balıklı Rum Hastanesi’ne
bildirilen resmi açıklamalara göre 60 kadının da ırzına
geçilmiş.
AB:
Bütün olaylar da, IMF ve Dünya Bankası toplantısına gelen
insanların gözü önünde olmuş. Pek çok yabancı kişi de bu
saldırılarla karşı karşıya kalmış, karakollara düşmüş. Bu
toplantıyı organize eden kişi, daha sonra Hazine Genel
Müdürlüğü, DPT Müsteşarlığı yapan Memduh Aytür. O da ömrünün
en kötü günlerini yaşadığını ifade ediyor. 16 Kasım 1955
tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, toplam zarar
69.578.000 lira, bu paranın sadece 413.000’lik kısmı hemen
ödenmiş. Bu sırada bir takım bağışlar var; Ziraat Bankası, İş
Bankası, İstanbul Ticaret Odası, Yapı Kredi 200.000 lira
bağışta bulunmuş. Adnan Menderes de 5.000 lira bağışta
bulunmuş. Kızılhaç, 1604 kişinin hasarlarının ödenmesi için
96.250 lira göndermiş. Bunların hiçbiri hasarı karşılamıyor
aslında, bazı kaynaklarda 300 milyon dolar
civarında bir hasara neden olunduğunu belirtiyor, iki rakam
var, onun için bunlardan çok emin olamadım. Ancak bir şey net,
yapılan bağışlarla tahribatın maliyeti karşılayamayınca, 1956
yılında devlet özel bir vergi çıkarıyor bu işin ödenmesi için,
yani hem halka yağmalattırıyor, hem de vergi istiyor! Böyle
komik bir durum var.
ÖM:
Evet, tazminat yasası ve tazminat tutarlarına vergi muafiyeti
getiren yasalar geçiyor.
AB:
1956 yılının başında özel bir vergi çıkıyor, bu çerçeve
içerisinde. 1955 yılının Eylül ayındaki IMF ve Dünya Bankası
toplantısının Türkiye’de olması 8 yıllık bir üye devlet
açısından son derece prestijli bir durummuş. Ancak böylesine
bir olayın gerçekleşmesinden sonra, şu anda 50 yıl geçmesine
rağmen bir kez bile Türkiye bu toplantılara ev sahipliği
yapamadı. Uzun yıllar boyunca bu konu hep gündeme getirilmiş
Dünya Bankası ve IMF çevrelerinde. Ben o dönem Dünya
Bankası’nda çalışan ve halen hayatta olan Hurşit Çalıkaya ile
konuşmuştum bir kaç yıl önce Washington’da, olaylar Hurşit
Bey’in İstanbul’a
geldiği güne tesadüf etmiş. Öyle kötü anlar
yaşamışlar ki,
toplantıya gelen delegelerin bazıları da soyguna uğramış,
onların da paraları gasp edilmiş, hatta eski bir Fransız
Başbakanı karakolda gözaltına alınmış. Memduh Bey ile Hurşit
Bey daha sonra onu karakoldan gidip kurtarmışlar. O iki gün,
dünyaya rezil olmanın yanı sıra, büyük maddi ve manevi
kayıplara ve daha sonra da Rum vatandaşların Yunanistan’a
göçüne sebebiyet vermiş.
Türkiye
ekonomisi zaten o zaman sallantıda, bunun da mutlaka bütçe
açığı anlamında olumsuz katkısı olmuştur ama vergilerle
falan dengelemeye
çalışmışlar. Daha sonra 58 develüasyonuna kadar giden bir kötü
durum söz konusu da olacaktır.
ÖM:
Bunu 50 yıl sonra da yeniden konuşuyor olmak, belki de ilk
defa etraflıca konuşuyor olabilmek bile farklı bir noktaya
geldiğimizi göstermesi açısından da olumlu bir puan diye
hepimiz adına düşünüyorum.
AB:
Bir de şunu görmek lazım; kendi ülkesindeki vatandaşlara
böylesine bir yağmalama, can ve mal kaybına sebebiyet veren
olaylardan sonra, benim bildiğim kadarıyla, resmi bir özür
bile yok. Siz biliyor musunuz?
ÖM:
Henüz yok, gelecek inşallah.
AH: Birgün
gazetesinde de Hırant Dink’in bir yazısı yayımlandı, bununla
ilgili de basında “çok tartışma yaratacağa benzer” diye
yankıları oldu. “Bir özür dilense veya bir şekilde bir
telafiye gidilse artık barış olduğuna dair, fena mı olur”
diyordu. O da başka bir ilginç boyutu.
ÖM:
6-7 Eylül özel programımızda yayınlanan seslerden,
tanıklıklardan biri, Rober Haddeciyan,
diyor
ki: “resmi bir özür halen eksiktir ama her acı da zamanla
geçer...”
(5
Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)