Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Deniz Aşırı
11:00 - 12:00
YÖK, Rektörler ve Üniversite
YÖK Başkanı Teziç ve beraberindeki rektörler Van'da.
07/11/2005

Ömer Madra: Bugün biraz Türkiye’nin genel durumuna bakalım, biraz yan konu olmakla beraber alttan alta bütün atmosferi de etkisi altına alan rektörler olayı var. Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ın yolsuzluk ve tarihi eser kaçakçılığı gibi bir suçlamayla tutuklanması ve onun üzerine de YÖK’ün tepki göstermesi, tüm rektörleri toplayarak Van’a gitmesi olayı üzerine konuşacağız. 

 

Ali Bilge: İzninizle, YÖK, yargı ve hükümet tartışmalarından önce,  3 Ekim sonrası hükümet ve  AKP cephesinde umumi manzara nasıl görülüyor? Biraz  bu mevzuya  değinmek istiyorum. 17 Aralık 2004  sonrasında,  hükümetin  ve AKP’ nin kamuoyuyla  AB’yi  paylaştığı ortamla, 3 Ekim sonrasındaki müzakere  ve  tarama ortamına  başlarken ki  görünüm biraz farklı. Heyecansız, yarı isteksiz bir hava görülüyor; müzakereler, taramalar başlıyor, müzakere heyetleri böyle bir havada  oluşturuluyor. Sanki bir ağırdan alma durumu, bir isteksizlik, “bu iş biraz gecikseydi daha da iyi olurdu” gibi  bir halet-i ruhiye hâkim.

 

Müzakere ekibinin yapısı, ekibin oluşumu, örgütlenmesi, yordamı, yaklaşımı gibi  pek çok husus, böyle bir havanın oluşmasına katkıda bulunuyor. Böylesi bir heyecansızlık, varılan  kararın seçmenle ve toplumla yeterince paylaşılmadığı bir görünüm var.  Ben,  biraz böyle okuyorum ortamı. Neden böyle?  Nedenlerini  araştırdığımızda karşımıza şunlar çıkıyor: Birincisi;  2006 yılında  müzakerelere  başlanması için  Güney Kıbrıs’a limanların açılması meselesi var. Bu çok önemli, müzakerelerin başlamasına ilişkin bir koşul.  2006,  aynı zamanda normal seçim tarihinin  bir yıl öncesine denk gelen bir yıl   oluyor, bizde de seçimler,  genellikle tam tarihinde yapılmıyor, genelde bir yıl öncesinde yapılıyor. Peki,  seçime bir yıl  kala,  ya da her an  seçime gidilebilecek  bir süreçte,  Güney Kıbrıs’a  limanların açılması ne demek? Günlük siyasi sataşma dilinde  “Kıbrıs’ın satışı ” olarak değerlendirilecek bir konu bu. Hükümet ve iktidar partisi için, işte böyle  bir adımı atmanın getireceği iç siyasi  zorluklar söz konusu. Limanları, Güney Kıbrıs’a açarak  seçime girmek ayrı bir  vaziyet,  Güney Kıbrıs adımını  öteleyerek seçime girmek ayrı bir şey. AKP cephesinde böyle sorunlar var, yani hem AB müzakere sürecinin takviminden gelen, hem de  olası genel seçimle birlikte eklemleşen sorunlar var. 

 

Kıbrıs meselesi, milliyetçi, ulusalcı dalgayı artırıyor ve bu dalga da  hükümetin  surlarını, AKP’nin içini dövüyor. Güney Kıbrıs-Limanlar mevzusu iktidar surlarını döven toplardan birisi.. Hükümet, “Kıbrıs’ı satan” bir  pozisyonda seçime gitmek yerine, topu daha çok dolaştırıp,  bu işi  öteleyerek seçime gitmek  arasında  gel-git  yaşıyor. En azından AKP liderliği... Başta söylediğim gibi, müzakere ve tarama sürecine başlarken görülen isteksizlik, donukluk, topu ortada çevirecek bir modelle müzakere sürecine başlamak, oluşturulan yapı, örgütlenme modeli, bize bunu gösteriyor. Yani Kıbrıs yükü ile seçime gitmek AKP’yi bir hayli zorlayacak. Üstüne üstlük 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimleri  de var.

 

ÖM: Ona geçmeden bir ufak ilavede bulunmak istiyorum, bu arada CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, çok eski bir söylemi dirilterek “Kıbrıs artık ön koşul ve Girit nasıl gittiyse bu da öyle gider, biz bunları yaşadık, verdin mi gider.” diyerek Kıbrıs’ın ön koşul olarak getirildiğini de vurgulamış. “Önce limanlar ve havaalanlarının açılması, bunun devamı Londra ve Zürih anlaşmalarının yok sayılması olur.” diye...

 

Avi Haligua: “Bu topraklardaki yaşam hakkımız tartışılır hale gelir, buralarda tutunamayız” diye de bitirdi konuşmasını.

 

ÖM: Gerçi KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da Amerika ziyareti sırasında eski “KKTC’nin bir muz cumhuriyeti olduğunu” da söylemiş. “Artık vatandaşlık vermiyoruz, eskiden hem Türkiye, hem Kıbrıs Türk tarafı bu politikayı izledi, lokantalarda vatandaşlık dağıtıldığı dönemler oldu...

 

AH: Soyadı bile alınmıyormuş, Mehmet Bey’in oğlu vs...

 

ÖM: . Hiç Kıbrıs’a gitmemiş ama Kıbrıs vatandaşlığı almış olanlar var, “Hasan Hüseyin Bey, eşi ve çocukları...” sanki düğün davetiyesi. Böyle bir şey olur mu, tam komedi. “Devlet mi, kabile mi o bile belli değil, muz cumhuriyeti” demiş. Yani iki farklı yaklaşım var Kıbrıs konusunda da.

 

AB: Güney Kıbrıs’a limanların açılması meselesi, AKP ve hükümet üzerinde de ciddi bir baskı oluşturuyor. Seçimlerin yaklaşmış olması da,  bu konuda  alacakları tavrın zamanlamasını   etkiliyor.  2006’da  da , limanların kullanımı için  –Rum gemileri 1997’ye kadar kullanabiliyorlardı zaten-  adımların  atılması  gerekiyor. AB müzakerelerinin devamı için gerekiyor. Şimdi bu işi  seçim arifesinde uygulamaya başlarsanız, bu  adım sizi seçimlerde  nasıl etkiler?

 

Buna bir de  PKK  saldırılarını , çatışmalarını , patlayan mayınları ekleyin , her gün cenaze törenleri görüntüleri...  Geliyoruz ABD ile  Kandil Dağı mevzusuna.. Bu konuda  Türk Silahlı Kuvvetleri zaten  rahatsız. Çuval meselesi unutulmuş değil.. Geçen hafta, Genelkurmay tarafından, Kuzey Irak ve PKK üzerine  Ankara’daki yabancı askeri ataşelere  bir brifing verilmiş. Şunu da belirtelim; 3 Ekim öncesinde pek çok kez TSK sözcülerinin,  komutanların çeşitli beyanları oluyordu, farkındaysanız 3 Ekim’den bu yana askeri kesimde, AB müzakere sürecine ilişkin –beyanlarına  alıştığımız için söylüyorum- bir açıklama filan da söz konusu olmadı. Bugün (24 Ekim 2005) MGK var, MGK’nın da gündeminde de AB müzakere süreci var.  Hükümet ve AKP ‘ye ikinci baskı unsuru oluyor. Bir: Güney Kıbrıs’a limanları kullanma izni verilmesi. İki:  Kuzey  Irak ve  Kandil Dağı’nın PKKlılardan arındırılması. Sanıyorum ABDliler, orada bir operasyon yapmak yerine ,-arzu edilen  TSK’nın bunu yapması ama-  Kandil Dağı’nı PKK‘ya boşalttıracaklar, “hadi buyurun boşaldı burası” denmesi bile,  hem TSK, hem de hükümet için önemli başarı sayılacak. Hükümet üzerine gelen baskıyı, milliyetçi  dalgayı  azaltabilecek. 

 

“Limanlar meselesini  seçim sonrasına ertelersem, bunun yanında Kandil Dağı’na yönelik olarak bir operasyon gerçekleşirsem - Kuzey Irak’taki PKK varlığının etkisizleştirilmesine yönelik olarak,  ABD ve Irak hükümeti ile belli yaptırımlarla, bu ortamı az da olsa  sağlarsam-  oluşan milliyetçi dalganın getirilerini kendime yönlendirmiş olurum, bu şekilde seçime gidersem,  ipi bir kez daha güçlü bir şekilde göğüsleyebilirim...” diye düşünüyor hükümet. Öbür türlüsü, yani Güney Kıbrıs’a limanları açmış, Kuzey Irak’taki PKK varlığı konusunda ‘mesafe alamamış’ bir  hükümetinin seçimlerdeki durumunun çok bahtsız olacağı düşünülüyor. 2006’da, bu iki konuda adım atmak, elbette  seçimlerle bağlantılı olarak adım atmak, mesafe almak durumunda olan bir hükümet var. Tabii ki,  bir de cumhurbaşkanlığı seçimi var. İki seçimi de düşünerek, iki seçimi de bu iki konuyla eklemleştirerek siyaset üretmek gerekiyor. Tüm  bunlar  da hükümet üzerinde ciddi bir baskı yapıyor.

 

Size şunu söyleyebilirim; AB, Türkiye’ ye yönelik müzakere kararını 1 yıl öteleseydi, AKP ve hükümet içinde bundan memnuniyet duyacaklar bulunuyordu. Bunlar pek ortalıkta konuşmuyor elbette, ama müzakere tarihinin başlamasının ertelenmesine uygun iç  senaryolar da geliştirmiş olduğunu söyleyebilirim. İki duruma da hazırlık yaptıklarını söyleyebilirim. Elbette AB müzakerelerine külliyen “hayır” güden bir tavır  değil, “seçimleri atlattıktan sonra yeniden başlarız,  limanlar meselesi de seçim malzemesi olmaz..”  düşüncesiyle geliştirilen alternatif  bir durum.

 

ÖM: Yani AB ile müzakerelerin başlaması kararına mı?

 

AB: Evet. 1-1,5 yıl geciktirilmiş bir durumu kastediyorum, “Türkiye şunları da yapsın” filan denseydi bundan memnuniyet duyabilecek, buna uygun da senaryoları elinin altında bulunduranların, böyle düşünenlerin olduğunu da söylemek mümkün. Değindiğim iki konu  nedeniyle  gelebilecek baskılarla seçime gitmenin risklerini azaltmak amacıyla... Hükümet ve AKP, iki konuda  ciddi  baskı hissediyor, bunu çözmeye çalışacak, çözecek ya da çözemeyecek, böylesine  iki vektörün arasında bulunuyor. Bu vektörlerden,  rektörlere geçebiliriz!

 

ÖM: Ona geçmeden, arada köprü olarak, AB’ye üyelik meselesine karşı olanlarla, hem Avrupa’da hem Türkiye’de karşı olanlarla, taraftar olanlar arasında, “yarılma” diyebileceğimiz bir durum da var; Orhan Pamuk mevzuunda büsbütün billurlaştığı gibi. O da ayrı bir konu.

 

AB: Bunların hepsi birbirine bağlı, Türkiye ciddi bir viraja giriyor, sonuç itibariyle bu virajı AKP’ nin arabasıyla alıyor, direksiyonunda onlar var,  onların da bu virajı alabilecek tarihsel donanımlarının pek yeterli olmadığı izlenimini ediniyoruz. Şu ana kadar ki performanslarını, aldıkları mesafeyi yabana atmak istemiyorum, ama bu virajı alabilecek donanım-cesaret, fikirler  önemli, kuracağınız ittifaklar önemli, çok iyi değerlendirilmesi, yönetilmesi gerekiyor.. Muhalefet bu konuda gerçekten, son derece kısır bir ortama sokuyor Türkiye’yi,  ama  bunlar yaşanacak, bu kırılmalar oluyor, olacak, bu işler böyle  gerçekleşiyor.

 

ÖM: Rektörler meselesine ne diyorsunuz?

 

AB: Bu hikâyeye şöyle bakalım; 12 Eylül sonrasında kurulan  YÖK neydi ve  sonrasında  neler yapıldı? Atatürkçüler YÖK’ü getirdi ve Atatürkçüler YÖK’ü ve üniversiteleri Türk-İslam sentezi ile yönetmeye başladılar. Yıllarca böyle bir anlayışla YÖK devam etti, demokratlar,  solcular temizlendi, üniversitede olabildiğince bir temizlik yapıldı. Üniversitelerde,  Türk-İslam sentezli, mukaddesatçı-milliyetçi ve Atatürkçü bir yapı oluşmaya başladı. Böyle bir  ortamda, üniversitelere gelen gençler eğitim aldı, yetişti, onlar daha sonra vali oldular, kaymakam oldular, cumhuriyet savcısı,  hakim oldular, Van’a cumhuriyet savcısı oldular, yurtdışına gönderildiler, doktora yaptırıldılar, döndüler  üniversitelerde öğretim üyesi oldular. Atatürkçülerle, mukaddesatçı-milliyetçi, Türk-İslam sentezci  kesimler bir dönem mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürdüler,  bu durum  28 Şubat’ a kadar aşınarak  devam etti. Üniversiteler, 12 Eylül sonrasında geçen 15 yıl boyunca, devlet bürokrasisine, bürokratik cumhuriyete, bu standartlarda   eğitimli insanlar yetiştirdiler. Bürokrasi donanımı da büyük ölçüde böyle  oldu.


AH: Oyunu bozan sanki daha çok dini kesim gibi görünüyor aslında, ama bu söylediğinizden ben 28 Şubat vurgusundan daha çok başka bir kesimin bu oyunu bozduğunu çıkartıyorum, öyle mi algılamalıyım?

 

AB: Aslında 28 Şubat’ta nihai bir kırılma oldu. Zaman içerisinde ayrışmalar söz konusu idi, ittifak ve itaat bozulmuştu. Soğuk savaşın bitiminden sonra ayrışma artarak devam etti. Üniversite  ve  devlet bürokrasisi içerisindeki mukaddesatçı – milliyetçi - dinci olarak tanımlanan bürokrasi ile  Atatürkçü- ulusalcı kesim arasında yoğunlaşan çatışma, 28 Şubat’ta patladı, 12 Eylül sonrasındaki ittifak  çözüldü, bitti.  Buradan vazife de çıkarıldı, Batı Çalışma Grupları’na,  kendi yetiştirdikleri Türk islam sentezli  donanmayı  temizleme, yakma  görevi verildi. Bugüne kadar da bu  çatışmalar geldi.

 

Rektörün tutuklanma biçimi, yaklaşımlar, vs. gerçekten  hiç hoş değil, bu kime yapılırsa yapılsın hoş değil,  ama kendisini her şeyin üstünde gören bir YÖK var. Bugün Türkiye’de  rektörlük mekanizması öyle bir kudret mekanizması ki, bakanlık yetkileri az kalır, bakan ya da mebus olamayın, rektör olun  yeter O kadar büyük bir  imparatorluk yönetiyorsunuz ki, gücünüz, yetkileriniz o kadar yüksek ki, elbette  YÖK’te  imparatorluklar  üstü bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapı, kuvvet komutanlığı gibi bir  yapı haline gelmiş, ordu Komutanlığı gibi sanki, birlikler , tümenler halinde bir büyüklük. Neredeyse, kuvvet komutanlıkları gibi yetkilere sahip bir örgütlenme. Böylesi bir yapıyla ve yetkiyle  gidemeyeceği de  muhakkak.

 

Her iki taraf içinde  geçerli olan,  Van’daki meseleyi klasik gerici- Atatürkçü  çatışması haline getirip, bunun üzerinden bir siyasi bir hayat sürdürmek.  Şimdi artık Türkiye’nin bu meseleyi,  Atatürkçü-yobaz çatışmasını aşması gerekiyor. Farkındaysanız hükümet ,  2002 Kasım’ından itibaren, YÖK, İmam Hatip, vs.  gibi konularda  kendi seçmenine  verdiği vaatlerde, devlet iktidarı ile yaşanan çatışmalarda  hep gri alana geçti,  iki tane YÖK tasarısı askıya alındı, yani kendi seçmenine bu alandaki vaadini yerine getiremedi. Son zamanlarda siyasi iktidar ile devlet iktidarı arasındaki  kimi çatışmalar,  laiklik -  AB  üzerine yaşanan  çatışmalar,  YÖK üzerinden yapılır hale geldi.  Muhtemel bir genel seçime,  1-1,5 sene kalmış bir ortamda, hükümet  milliyetçi iki dalgadan, Kıbrıs’tan, PKK’dan aşınıyor, üstelik  bir de hep gerilediği bir alan var, o da  YÖK.. İktidar surlarını döven üçüncü top atışları da bu bölgeden geliyor. Bunların hepsi siyasi iktidar adına bazı şeyleri uçuruyor, götürüyor. 

 

AH: Cumhurbaşkanı Sezer ilk kez bütün rektörleri eşleri ile birlikte cumhuriyet balosuna çağıracakmış. Bu da gazetelerde bir tavır olma olarak yorumlanıyor.

 

AB: Geriye dönük adımlar atılması ile sorunu aşmak mümkün değil. Bu işi  diyalogla yönetmek gerekiyor. Ayrıca, hukuk bürokrasisi çok garip bir şekilde sessiz, “şu yanlış, bu doğru” diye hep açıklama yaparlardı. Van’daki gelişmelere yüksek yargıdan ses yok,  hiçbir açıklama gelmiyor.

 

ÖM: Tamamen büyük bir sessizlikle geçiştiriyor diyebiliriz herhalde, yüksek yargı organlarından en ufak bir tepki ve yansıma gelmedi.

 

AB: Sonuç olarak Türkiye ciddi bir  viraj alıyor,  viraj alırken irinler patlıyor, eğitim ve hukuk sorunsalı tüm gerçekliğiyle  karşımıza dikiliyor, ikisi de reforma muhtaç,  üniversite de  ve yargı da...

 

ÖM: Hatta yüksek yargı organlarının temsilcileri önemli günlerde, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümlerinde, vs. yargı bağımsızlığının zaten fevkalade zedelenmiş ve mevcut olmayan bir durumda olduğunu söyleyip, kuvvetle eleştiriyorlardı. Buna Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de Yüksek Yargıç olarak yaptığı konuşmalar dahil.

 

AB: O konuşmaları özlüyoruz değil mi? Yargı ve yüksek öğretim bürokrasisi  ciddi reformlara ihtiyaç olan alanlardır, yaralarıdır Türkiye’nin..  Aslında  anayasada pek çok değişiklik yapılmasına karşın,  adı  hâlâ , 12 Eylül Anayasası. Anayasa da yapılacak daha işler var..  Böyle olmuyor, yani YÖK’ün hâlâ bağrına yapıştığı bir anayasa ile gitmiyor.

Tüm bu tartışmalar sırasında,  üniversite  eğitim sistemimiz ne durumdadır, kalitesi nedir,  ne çıktı alıyoruz, hocalar ne durumdadır,  kimse bunlarla ilgilenmiyor. Mesela Türkiye’de öğretim üyesi başına düşen akademik makale sayısı ne durumda  biliyor musunuz? Kişi başına bir makalenin üstüne çıkmayı başaran  2 üniversite var, düşünebiliyor musunuz?

 

ÖM: Yılda mı?

 

AB: Evet. 1.21’le Bilkent, 1.19’la Gebze. 77 üniversitenin yaklaşık 55’i 0.50’nin altında makale üretiyor. Bu tabloyu  bir kenara yazalım. YÖK’e ,  üniversitelerimize  ve hükümete soralım “nereye gidiyoruz?” diye. Bir diğer  husus da şu; 1999-2000 yıllarında TBMM’ de YÖK Komisyonu kurulmuştu  ve bu komisyon  30 bin sayfalık bir rapor hazırlamıştı.

 

ÖM: Hâlâ okuyorlardır!

 

AB: Komisyon  raporu, 33 konuda  YÖK’e   soruşturma açma önerisinde bulundu. Biliyor musunuz YÖK bunların hiçbirini  kale almadı, elbette  uygun bulmadıklarını almayabilir..

 

ÖM: Hiçbirinden sonuç alınamadı mı?

 

AB: Hayır. YÖK bunların hiç birini  soruşturma açmaya değer bulmadı..

 

AH: Tam yeri gelmişken sorayım, benim kafam bu konuda biraz karışık. Öncelikle YÖK’ün yargılamadan önce karar veriyor olması neye dayanıyor, ne sebeple böyle?

 

AB: Yasasında var. 2000 yılının Temmuz ayında bu rapor YÖK’e gönderilmiş.  171 kişinin bilgisine başvurulmuş, 30 bin sayfadan oluşan bir rapor hazırlanmış. Ama bu raporda  Gürüz de var, Alemdaroğlu da var, pek çok kişi var.  MHP-DSP-ANAP hükümetinin döneminde .

 

ÖM: Ve Meclis’e iade etmiş o 30 bin sayfayı öyle mi?

 

AB: O sonuç çıkıyor tabii. Üniversiteleri böylesi  imparatorluk anlayışı ile , derebeylikle sürdürmenin  anlamı olamadığı ortada ,  ne kadar gideceği de meçhul, gitmiyor da zaten. Üniversitelerimiz,  birer büyük KİT haline geldiler, iç hürriyet yok , bilim yok , kalite yok, rektörlere ve YÖK’e  güç alanı yaratılmış, her üniversite bir beylik, bir paralarını basmadıkları kalıyor. Tartışmayı, gerici-yobaz, Atatürkçü-yobaz  çatışması üzerinden  üretip,  arka tarafta bin bir sorunlu üniversiteyi gizlemek, “yaptımsa yaptım, verdimse verdim” uygulamalarına mahzar olan üniversiteleri gizlemek, Türkiye’yi  nereye götürür? Daha da geriye götürür.   İki tane tasarı hazırlandı; Mumcu ve Çelik tasarıları. Bunların hepsi askıya alındı. Mevcut cari  yasada   en önemli güven unsuru da  cumhurbaşkanının yetkilerinden geliyor. Şu an ki rektörler ve YÖK’ün kuvvetle  dayandığı, sarıldıkları  husus bu. Rektör atamalarında Cumhurbaşkanı’nın yetkileri hususu. Peki önümüzdeki seçimlerde AKP’ den seçilen  bir Cumhurbaşkanı mevcut yetkileri kullanırsa, ne olur? Bana kalırsa,  reddettikleri yasa tasarılarında bulunan  YÖK  ve rektör yetkilerini ararlar. Her iki yasa tasarısı da, eksikliklerine rağmen, bugün  geçerli olan yasadan daha  demokratikti. AKP ‘den seçilen cumhurbaşkanı, mevcut YÖK yasasını uyguladığında durum ne olur? Rektörler  rafa kaldırdıkları yasa tasarılarını ararlar mı? 

 

ÖM: Aslında bunun bambaşka anlaşma görüşme zemini üzerinde çözülmesinin gerekli olduğu anlaşılıyor.

 

AB: Türkiye’yi  çok  bunaltan  bir süreç. Eğitim ve hukuk alanında  derin ve   toplumsal paylaşımlı  reformlara gidilmesi gereken bir döneme doğru yol aldığımız aşikâr. Gerçekten  pespaye bir  noktaya gelmiş durumdayız.

 

ÖM: Yargıda da Üniversite de reform gerekiyor. Gizleme dediniz, aslında ben buna katılmıyorum, çünkü başta Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, sizin Ankara’da, gayet şeffaf bir durum varmış, öğrencilerin tümünün bütün hareketleri gözaltında tutuluyormuş kameralarla.

 

AH: İstanbul Üniversitesi de konvoya katılacağını açıkladı, özellikle Fen Edebiyat gibi yoğun çatışmaların yaşandığı yerlerde, -kendi açıklamaları bu- kameralar yerleştiriliyor okullara. Demek ki aslında bir çok atılım yapılabiliyor şeffaflık açısından da, ekonomik açıdan da.

 

ÖM: Maalesef vakit kalmadığı için bu leziz konuyla şimdilik daha fazla ilgilenemeyeceğiz.

 

 (24 Ekim 2005 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

 

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan