Ömer
Madra:
Bugün biraz Türkiye’nin genel durumuna bakalım,
biraz yan konu olmakla beraber alttan alta bütün
atmosferi de etkisi altına alan rektörler olayı
var. Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın’ın
yolsuzluk ve tarihi eser kaçakçılığı gibi bir
suçlamayla tutuklanması ve onun üzerine de YÖK’ün
tepki göstermesi, tüm rektörleri toplayarak Van’a
gitmesi olayı üzerine konuşacağız.
Ali
Bilge:
İzninizle, YÖK, yargı ve hükümet tartışmalarından
önce,
3 Ekim sonrası hükümet ve AKP
cephesinde umumi manzara nasıl görülüyor?
Biraz
bu mevzuya değinmek
istiyorum. 17 Aralık 2004
sonrasında,
hükümetin ve AKP’
nin kamuoyuyla AB’yi paylaştığı
ortamla, 3 Ekim sonrasındaki müzakere ve tarama
ortamına
başlarken ki görünüm
biraz farklı. Heyecansız, yarı isteksiz bir hava
görülüyor; müzakereler, taramalar başlıyor,
müzakere heyetleri böyle bir havada
oluşturuluyor. Sanki bir ağırdan alma
durumu, bir isteksizlik, “bu iş biraz gecikseydi
daha da iyi olurdu” gibi bir
halet-i ruhiye hâkim.
Müzakere
ekibinin yapısı, ekibin oluşumu, örgütlenmesi,
yordamı, yaklaşımı gibi pek çok
husus, böyle bir havanın oluşmasına katkıda
bulunuyor. Böylesi bir heyecansızlık, varılan kararın
seçmenle ve toplumla yeterince paylaşılmadığı bir
görünüm var.
Ben,
biraz böyle okuyorum ortamı. Neden
böyle?
Nedenlerini
araştırdığımızda karşımıza şunlar çıkıyor:
Birincisi;
2006 yılında
müzakerelere başlanması
için
Güney Kıbrıs’a limanların açılması meselesi
var. Bu çok önemli, müzakerelerin başlamasına
ilişkin bir koşul. 2006, aynı
zamanda normal seçim tarihinin bir yıl
öncesine denk gelen bir yıl
oluyor, bizde de seçimler, genellikle
tam tarihinde yapılmıyor, genelde bir yıl
öncesinde yapılıyor. Peki, seçime bir
yıl
kala,
ya da her an seçime
gidilebilecek bir
süreçte,
Güney Kıbrıs’a limanların
açılması ne demek? Günlük siyasi sataşma
dilinde
“Kıbrıs’ın satışı ” olarak
değerlendirilecek bir konu bu. Hükümet ve iktidar
partisi için, işte böyle bir adımı
atmanın getireceği iç siyasi zorluklar
söz konusu. Limanları, Güney Kıbrıs’a açarak seçime
girmek ayrı bir
vaziyet, Güney
Kıbrıs adımını öteleyerek
seçime girmek ayrı bir şey. AKP cephesinde böyle
sorunlar var, yani hem AB müzakere sürecinin
takviminden gelen, hem de olası
genel seçimle birlikte eklemleşen sorunlar
var.
Kıbrıs
meselesi, milliyetçi, ulusalcı dalgayı artırıyor
ve bu dalga da
hükümetin surlarını,
AKP’nin içini dövüyor. Güney Kıbrıs-Limanlar
mevzusu iktidar surlarını döven toplardan birisi..
Hükümet, “Kıbrıs’ı satan” bir pozisyonda
seçime gitmek yerine, topu daha çok
dolaştırıp,
bu işi öteleyerek
seçime gitmek
arasında
gel-git yaşıyor.
En azından AKP liderliği... Başta söylediğim gibi,
müzakere ve tarama sürecine başlarken görülen
isteksizlik, donukluk, topu ortada çevirecek bir
modelle müzakere sürecine başlamak, oluşturulan
yapı, örgütlenme modeli, bize bunu gösteriyor.
Yani Kıbrıs yükü ile seçime gitmek AKP’yi bir
hayli zorlayacak. Üstüne üstlük 2007’de
cumhurbaşkanlığı seçimleri de
var.
ÖM: Ona
geçmeden bir ufak ilavede bulunmak istiyorum, bu
arada CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, çok eski bir
söylemi dirilterek “Kıbrıs artık ön koşul ve Girit
nasıl gittiyse bu da öyle gider, biz bunları
yaşadık, verdin mi gider.” diyerek Kıbrıs’ın ön
koşul olarak getirildiğini de vurgulamış. “Önce
limanlar ve havaalanlarının açılması, bunun devamı
Londra ve Zürih anlaşmalarının yok sayılması
olur.” diye...
Avi
Haligua: “Bu
topraklardaki yaşam hakkımız tartışılır hale
gelir, buralarda tutunamayız” diye de bitirdi
konuşmasını.
ÖM:
Gerçi KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da
Amerika ziyareti sırasında eski “KKTC’nin bir muz
cumhuriyeti olduğunu” da söylemiş. “Artık
vatandaşlık vermiyoruz, eskiden hem Türkiye, hem
Kıbrıs Türk tarafı bu politikayı izledi,
lokantalarda vatandaşlık dağıtıldığı dönemler
oldu...
AH:
Soyadı bile alınmıyormuş, Mehmet Bey’in oğlu
vs...
ÖM: .
Hiç Kıbrıs’a gitmemiş ama Kıbrıs vatandaşlığı
almış olanlar var, “Hasan Hüseyin Bey, eşi ve
çocukları...” sanki düğün davetiyesi. Böyle bir
şey olur mu, tam komedi. “Devlet mi, kabile mi o
bile belli değil, muz cumhuriyeti” demiş. Yani iki
farklı yaklaşım var Kıbrıs konusunda
da.
AB:
Güney Kıbrıs’a limanların açılması meselesi, AKP
ve hükümet üzerinde de ciddi bir baskı
oluşturuyor. Seçimlerin yaklaşmış olması da, bu
konuda
alacakları tavrın zamanlamasını
etkiliyor.
2006’da da ,
limanların kullanımı için –Rum
gemileri 1997’ye kadar kullanabiliyorlardı
zaten-
adımların
atılması gerekiyor.
AB müzakerelerinin devamı için gerekiyor. Şimdi bu
işi
seçim arifesinde uygulamaya başlarsanız,
bu
adım sizi seçimlerde nasıl
etkiler?
Buna
bir de
PKK
saldırılarını , çatışmalarını , patlayan
mayınları ekleyin , her gün cenaze törenleri
görüntüleri... Geliyoruz
ABD ile
Kandil Dağı mevzusuna.. Bu konuda Türk
Silahlı Kuvvetleri zaten rahatsız.
Çuval meselesi unutulmuş değil.. Geçen hafta,
Genelkurmay tarafından, Kuzey Irak ve PKK
üzerine
Ankara’daki yabancı askeri ataşelere bir
brifing verilmiş. Şunu da belirtelim; 3 Ekim
öncesinde pek çok kez TSK sözcülerinin,
komutanların çeşitli beyanları oluyordu,
farkındaysanız 3 Ekim’den bu yana askeri kesimde,
AB müzakere sürecine ilişkin –beyanlarına
alıştığımız için söylüyorum- bir açıklama
filan da söz konusu olmadı. Bugün (24 Ekim 2005)
MGK var, MGK’nın da gündeminde de AB müzakere
süreci var.
Hükümet ve AKP ‘ye ikinci baskı unsuru
oluyor. Bir: Güney Kıbrıs’a limanları kullanma
izni verilmesi. İki: Kuzey Irak
ve
Kandil Dağı’nın PKKlılardan arındırılması.
Sanıyorum ABDliler, orada bir operasyon yapmak
yerine ,-arzu edilen TSK’nın
bunu yapması ama- Kandil
Dağı’nı PKK‘ya boşalttıracaklar, “hadi buyurun
boşaldı burası” denmesi bile, hem TSK,
hem de hükümet için önemli başarı sayılacak.
Hükümet üzerine gelen baskıyı, milliyetçi
dalgayı
azaltabilecek.
“Limanlar
meselesini
seçim sonrasına ertelersem, bunun yanında
Kandil Dağı’na yönelik olarak bir operasyon
gerçekleşirsem - Kuzey Irak’taki PKK varlığının
etkisizleştirilmesine yönelik olarak, ABD ve
Irak hükümeti ile belli yaptırımlarla, bu ortamı
az da olsa
sağlarsam- oluşan
milliyetçi dalganın getirilerini kendime
yönlendirmiş olurum, bu şekilde seçime
gidersem,
ipi bir kez daha güçlü bir şekilde
göğüsleyebilirim...” diye düşünüyor hükümet. Öbür
türlüsü, yani Güney Kıbrıs’a limanları açmış,
Kuzey Irak’taki PKK varlığı konusunda ‘mesafe
alamamış’ bir
hükümetinin seçimlerdeki durumunun çok
bahtsız olacağı düşünülüyor. 2006’da, bu iki
konuda adım atmak, elbette seçimlerle
bağlantılı olarak adım atmak, mesafe almak
durumunda olan bir hükümet var. Tabii ki, bir de
cumhurbaşkanlığı seçimi var. İki seçimi de
düşünerek, iki seçimi de bu iki konuyla
eklemleştirerek siyaset üretmek gerekiyor.
Tüm
bunlar da hükümet
üzerinde ciddi bir baskı yapıyor.
Size
şunu söyleyebilirim; AB, Türkiye’ ye yönelik
müzakere kararını 1 yıl öteleseydi, AKP ve hükümet
içinde bundan memnuniyet duyacaklar bulunuyordu.
Bunlar pek ortalıkta konuşmuyor elbette, ama
müzakere tarihinin başlamasının ertelenmesine
uygun iç
senaryolar da geliştirmiş olduğunu
söyleyebilirim. İki duruma da hazırlık
yaptıklarını söyleyebilirim. Elbette AB
müzakerelerine külliyen “hayır” güden bir
tavır
değil, “seçimleri atlattıktan sonra yeniden
başlarız,
limanlar meselesi de seçim malzemesi
olmaz..”
düşüncesiyle geliştirilen alternatif bir
durum.
ÖM:
Yani AB ile müzakerelerin başlaması kararına
mı?
AB:
Evet. 1-1,5 yıl geciktirilmiş bir durumu
kastediyorum, “Türkiye şunları da yapsın” filan
denseydi bundan memnuniyet duyabilecek, buna uygun
da senaryoları elinin altında bulunduranların,
böyle düşünenlerin olduğunu da söylemek mümkün.
Değindiğim iki konu
nedeniyle
gelebilecek baskılarla seçime gitmenin
risklerini azaltmak amacıyla... Hükümet ve AKP,
iki konuda
ciddi
baskı hissediyor, bunu çözmeye çalışacak,
çözecek ya da çözemeyecek, böylesine iki
vektörün arasında bulunuyor. Bu vektörlerden, rektörlere
geçebiliriz!
ÖM: Ona
geçmeden, arada köprü olarak, AB’ye üyelik
meselesine karşı olanlarla, hem Avrupa’da hem
Türkiye’de karşı olanlarla, taraftar olanlar
arasında, “yarılma” diyebileceğimiz bir durum da
var; Orhan Pamuk mevzuunda büsbütün billurlaştığı
gibi. O da ayrı bir konu.
AB:
Bunların hepsi birbirine bağlı, Türkiye ciddi bir
viraja giriyor, sonuç itibariyle bu virajı AKP’
nin arabasıyla alıyor, direksiyonunda onlar
var,
onların da bu virajı alabilecek tarihsel
donanımlarının pek yeterli olmadığı izlenimini
ediniyoruz. Şu ana kadar ki performanslarını,
aldıkları mesafeyi yabana atmak istemiyorum, ama
bu virajı alabilecek donanım-cesaret,
fikirler
önemli, kuracağınız ittifaklar önemli, çok
iyi değerlendirilmesi, yönetilmesi gerekiyor..
Muhalefet bu konuda gerçekten, son derece kısır
bir ortama sokuyor Türkiye’yi, ama bunlar
yaşanacak, bu kırılmalar oluyor, olacak, bu işler
böyle
gerçekleşiyor.
ÖM:
Rektörler meselesine ne
diyorsunuz?
AB: Bu
hikâyeye şöyle bakalım; 12 Eylül sonrasında
kurulan
YÖK neydi ve sonrasında
neler
yapıldı? Atatürkçüler YÖK’ü getirdi ve
Atatürkçüler YÖK’ü ve üniversiteleri Türk-İslam
sentezi ile yönetmeye başladılar. Yıllarca böyle
bir anlayışla YÖK devam etti, demokratlar, solcular
temizlendi, üniversitede olabildiğince bir
temizlik yapıldı. Üniversitelerde, Türk-İslam
sentezli, mukaddesatçı-milliyetçi ve Atatürkçü bir
yapı oluşmaya başladı. Böyle bir ortamda,
üniversitelere gelen gençler eğitim aldı, yetişti,
onlar daha sonra vali oldular, kaymakam oldular,
cumhuriyet savcısı, hakim
oldular, Van’a cumhuriyet savcısı oldular,
yurtdışına gönderildiler, doktora yaptırıldılar,
döndüler
üniversitelerde öğretim üyesi oldular.
Atatürkçülerle, mukaddesatçı-milliyetçi,
Türk-İslam sentezci kesimler
bir dönem mutlu bir şekilde hayatlarını
sürdürdüler,
bu durum 28 Şubat’
a kadar aşınarak devam
etti. Üniversiteler, 12 Eylül sonrasında geçen 15
yıl boyunca, devlet bürokrasisine, bürokratik
cumhuriyete, bu standartlarda
eğitimli insanlar yetiştirdiler. Bürokrasi
donanımı da büyük ölçüde böyle oldu.
AH:
Oyunu bozan sanki daha çok dini kesim gibi
görünüyor aslında, ama bu söylediğinizden ben 28
Şubat vurgusundan daha çok başka bir kesimin bu
oyunu bozduğunu çıkartıyorum, öyle mi
algılamalıyım?
AB:
Aslında 28 Şubat’ta nihai bir kırılma oldu. Zaman
içerisinde ayrışmalar söz konusu idi, ittifak ve
itaat bozulmuştu. Soğuk savaşın bitiminden sonra
ayrışma artarak devam etti. Üniversite ve devlet
bürokrasisi içerisindeki mukaddesatçı – milliyetçi
- dinci olarak tanımlanan bürokrasi ile Atatürkçü-
ulusalcı kesim arasında yoğunlaşan çatışma, 28
Şubat’ta patladı, 12 Eylül sonrasındaki
ittifak
çözüldü, bitti. Buradan
vazife de çıkarıldı, Batı Çalışma
Grupları’na,
kendi yetiştirdikleri Türk islam
sentezli
donanmayı temizleme,
yakma
görevi verildi. Bugüne kadar da bu çatışmalar
geldi.
Rektörün
tutuklanma biçimi, yaklaşımlar, vs. gerçekten hiç hoş
değil, bu kime yapılırsa yapılsın hoş değil, ama
kendisini her şeyin üstünde gören bir YÖK var.
Bugün Türkiye’de rektörlük
mekanizması öyle bir kudret mekanizması ki,
bakanlık yetkileri az kalır, bakan ya da mebus
olamayın, rektör olun yeter O
kadar büyük bir
imparatorluk yönetiyorsunuz ki, gücünüz,
yetkileriniz o kadar yüksek ki, elbette
YÖK’te
imparatorluklar üstü bir
yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapı, kuvvet
komutanlığı gibi bir yapı
haline gelmiş, ordu Komutanlığı gibi sanki,
birlikler , tümenler halinde bir büyüklük.
Neredeyse, kuvvet komutanlıkları gibi yetkilere
sahip bir örgütlenme. Böylesi bir yapıyla ve
yetkiyle
gidemeyeceği de muhakkak.
Her
iki taraf içinde geçerli
olan,
Van’daki meseleyi klasik gerici-
Atatürkçü
çatışması haline getirip, bunun üzerinden
bir siyasi bir hayat sürdürmek. Şimdi
artık Türkiye’nin bu meseleyi,
Atatürkçü-yobaz çatışmasını aşması
gerekiyor. Farkındaysanız hükümet , 2002
Kasım’ından itibaren, YÖK, İmam Hatip, vs. gibi
konularda
kendi seçmenine verdiği
vaatlerde, devlet iktidarı ile yaşanan
çatışmalarda
hep gri alana geçti, iki tane
YÖK tasarısı askıya alındı, yani kendi seçmenine
bu alandaki vaadini yerine getiremedi. Son
zamanlarda siyasi iktidar ile devlet iktidarı
arasındaki
kimi çatışmalar, laiklik
-
AB
üzerine yaşanan
çatışmalar, YÖK
üzerinden yapılır hale geldi. Muhtemel
bir genel seçime, 1-1,5 sene
kalmış bir ortamda, hükümet milliyetçi
iki dalgadan, Kıbrıs’tan, PKK’dan aşınıyor,
üstelik
bir de hep gerilediği bir alan var, o
da
YÖK.. İktidar surlarını döven üçüncü top
atışları da bu bölgeden geliyor. Bunların hepsi
siyasi iktidar adına bazı şeyleri uçuruyor,
götürüyor.
AH:
Cumhurbaşkanı Sezer ilk kez bütün rektörleri
eşleri ile birlikte cumhuriyet balosuna
çağıracakmış. Bu da gazetelerde bir tavır olma
olarak yorumlanıyor.
AB:
Geriye dönük adımlar atılması ile sorunu aşmak
mümkün değil. Bu işi diyalogla
yönetmek gerekiyor. Ayrıca, hukuk bürokrasisi çok
garip bir şekilde sessiz, “şu yanlış, bu doğru”
diye hep açıklama yaparlardı. Van’daki gelişmelere
yüksek yargıdan ses yok, hiçbir
açıklama gelmiyor.
ÖM:
Tamamen büyük bir sessizlikle geçiştiriyor
diyebiliriz herhalde, yüksek yargı organlarından
en ufak bir tepki ve yansıma
gelmedi.
AB:
Sonuç olarak Türkiye ciddi bir viraj
alıyor,
viraj alırken irinler patlıyor, eğitim ve
hukuk sorunsalı tüm gerçekliğiyle karşımıza
dikiliyor, ikisi de reforma muhtaç, üniversite
de ve
yargı da...
ÖM:
Hatta yüksek yargı organlarının temsilcileri
önemli günlerde, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş
yıldönümlerinde, vs. yargı bağımsızlığının zaten
fevkalade zedelenmiş ve mevcut olmayan bir durumda
olduğunu söyleyip, kuvvetle eleştiriyorlardı. Buna
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de Yüksek
Yargıç olarak yaptığı konuşmalar
dahil.
AB: O
konuşmaları özlüyoruz değil mi? Yargı ve yüksek
öğretim bürokrasisi ciddi
reformlara ihtiyaç olan alanlardır, yaralarıdır
Türkiye’nin..
Aslında anayasada
pek çok değişiklik yapılmasına karşın, adı hâlâ , 12
Eylül Anayasası. Anayasa da yapılacak daha işler
var..
Böyle olmuyor, yani YÖK’ün hâlâ bağrına
yapıştığı bir anayasa ile
gitmiyor.
Tüm
bu tartışmalar sırasında,
üniversite eğitim
sistemimiz ne durumdadır, kalitesi nedir, ne çıktı
alıyoruz, hocalar ne durumdadır, kimse
bunlarla ilgilenmiyor. Mesela Türkiye’de öğretim
üyesi başına düşen akademik makale sayısı ne
durumda
biliyor musunuz? Kişi başına bir makalenin
üstüne çıkmayı başaran 2
üniversite var, düşünebiliyor
musunuz?
ÖM:
Yılda mı?
AB:
Evet. 1.21’le Bilkent, 1.19’la Gebze. 77
üniversitenin yaklaşık 55’i 0.50’nin altında
makale üretiyor. Bu tabloyu bir kenara
yazalım. YÖK’e ,
üniversitelerimize ve
hükümete soralım “nereye gidiyoruz?” diye. Bir
diğer
husus da şu; 1999-2000 yıllarında TBMM’ de
YÖK Komisyonu kurulmuştu ve bu
komisyon
30 bin sayfalık bir rapor hazırlamıştı.
ÖM:
Hâlâ okuyorlardır!
AB:
Komisyon
raporu, 33 konuda YÖK’e
soruşturma açma önerisinde bulundu. Biliyor
musunuz YÖK bunların hiçbirini kale
almadı, elbette uygun
bulmadıklarını almayabilir..
ÖM:
Hiçbirinden sonuç alınamadı
mı?
AB:
Hayır. YÖK bunların hiç birini soruşturma
açmaya değer bulmadı..
AH: Tam
yeri gelmişken sorayım, benim kafam bu konuda
biraz karışık. Öncelikle YÖK’ün yargılamadan önce
karar veriyor olması neye dayanıyor, ne sebeple
böyle?
AB:
Yasasında var. 2000 yılının Temmuz ayında bu rapor
YÖK’e gönderilmiş. 171
kişinin bilgisine başvurulmuş, 30 bin sayfadan
oluşan bir rapor hazırlanmış. Ama bu raporda Gürüz de
var, Alemdaroğlu da var, pek çok kişi var.
MHP-DSP-ANAP hükümetinin döneminde
.
ÖM: Ve
Meclis’e iade etmiş o 30 bin sayfayı öyle
mi?
AB: O
sonuç çıkıyor tabii. Üniversiteleri böylesi
imparatorluk anlayışı ile , derebeylikle
sürdürmenin
anlamı olamadığı ortada , ne kadar
gideceği de meçhul, gitmiyor da zaten.
Üniversitelerimiz, birer
büyük KİT haline geldiler, iç hürriyet yok , bilim
yok , kalite yok, rektörlere ve YÖK’e güç alanı
yaratılmış, her üniversite bir beylik, bir
paralarını basmadıkları kalıyor. Tartışmayı,
gerici-yobaz, Atatürkçü-yobaz çatışması
üzerinden
üretip, arka
tarafta bin bir sorunlu üniversiteyi gizlemek,
“yaptımsa yaptım, verdimse verdim” uygulamalarına
mahzar olan üniversiteleri gizlemek,
Türkiye’yi
nereye götürür? Daha da geriye
götürür. İki
tane tasarı hazırlandı; Mumcu ve Çelik tasarıları.
Bunların hepsi askıya alındı. Mevcut cari
yasada en
önemli güven unsuru da
cumhurbaşkanının yetkilerinden geliyor. Şu
an ki rektörler ve YÖK’ün kuvvetle dayandığı,
sarıldıkları
husus bu. Rektör atamalarında
Cumhurbaşkanı’nın yetkileri hususu. Peki
önümüzdeki seçimlerde AKP’ den seçilen bir
Cumhurbaşkanı mevcut yetkileri kullanırsa, ne
olur? Bana kalırsa,
reddettikleri yasa tasarılarında
bulunan
YÖK
ve rektör yetkilerini ararlar. Her iki yasa
tasarısı da, eksikliklerine rağmen, bugün geçerli
olan yasadan daha
demokratikti. AKP ‘den seçilen
cumhurbaşkanı, mevcut YÖK yasasını uyguladığında
durum ne olur? Rektörler rafa
kaldırdıkları yasa tasarılarını ararlar mı?
ÖM:
Aslında bunun bambaşka anlaşma görüşme zemini
üzerinde çözülmesinin gerekli olduğu
anlaşılıyor.
AB:
Türkiye’yi
çok
bunaltan bir süreç.
Eğitim ve hukuk alanında derin
ve
toplumsal paylaşımlı reformlara
gidilmesi gereken bir döneme doğru yol aldığımız
aşikâr. Gerçekten pespaye
bir
noktaya gelmiş
durumdayız.
ÖM:
Yargıda da Üniversite de reform gerekiyor. Gizleme
dediniz, aslında ben buna katılmıyorum, çünkü
başta Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, sizin
Ankara’da, gayet şeffaf bir durum varmış,
öğrencilerin tümünün bütün hareketleri gözaltında
tutuluyormuş kameralarla.
AH:
İstanbul Üniversitesi de konvoya katılacağını
açıkladı, özellikle Fen Edebiyat gibi yoğun
çatışmaların yaşandığı yerlerde, -kendi
açıklamaları bu- kameralar yerleştiriliyor
okullara. Demek ki aslında bir çok atılım
yapılabiliyor şeffaflık açısından da, ekonomik
açıdan da.
ÖM:
Maalesef vakit kalmadığı için bu leziz konuyla
şimdilik daha fazla
ilgilenemeyeceğiz.
(24 Ekim
2005 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete
programında
yayınlanmıştır.)