Ömer
Madra: Bugün Açık
Radyo’nun 11. yılının ilk gününde gayet karanlık olaylardan
bahsetmek durumundayız. Meclis’in Şemdinli’ye el koyması
durumuna ne diyorsunuz?
Ali
Bilge: Bence Meclis’in
Şemdinli’ye el koyması mutlaka ve mutlaka gerekli.
Biliyorsunuz Susurluk meselesinde bu süreci epey geç yaşadık,
ki Susurluk meselesi de çözülmüş değil. Bence Şemdinli’den
hareketle, geçmişte üstü kapanan pek çok şeye de el
atabilirler bu vesile ile. Çünkü biz sanki Susurluk tüm
yönleriyle aydınlanmış, ortaya çıkarılmış ve yargılanmış gibi
algılıyoruz, öyle bir şey yok.
ÖM:
Susurluk’ta Meclis el koymuş muydu?
AB: Bir
araştırma, soruşturma komisyonu hatırlıyorum ve onlar yüzlerce
insanla görüştüler, ancak dönemin askeri bürokratları gelip
ifade vermediler. O zamanki ilgili yasalar çerçevesi içinde,
pek çok üst düzey Türk Silahlı Kuvvetleri personeli, Meclis
komisyonlarında ifade vermeyi reddettiler. Ayrıca o dönemde,
şimdi DYP Genel Başkanı olan Ağar’ın dokunulmazlığı hususu
yine muallakta kalmıştı ve sadece 10-15 tane emniyet
görevlisinin yargılanmasıyla sonuçlandığı iddia edilmekte.
ÖM: Hüküm
giyen de bir tek Korkut Eken oldu yanlış
hatırlamıyorsam.
AB:
Susurluk’a baktığımızda, o günkü tabiriyle JİTEM bile -bugün
Jandarma İstihbarat Teşkilatı deniliyor-, kayıtlı, antetli
belgelerin ortaya konmasına karşın, yetkililer tarafından
bugün varlığı bilinmesine rağmen, kabul edilmemiştir. Pek çok
cinayetin sorumlusu, Hizbullah-JİTEM bağlantısı ortaya
konmasına rağmen... Bugün artık kütüphanelerimizde bir kaç
rafı oluşturan bu süreçlere ilişkin kitaplar, raporlar var. Şu
anda elimde Kutlu Savaş raporu var.
ÖM: Kutlu
Savaş, Başbakanlık Özel Müfettişi’nin raporu değil
mi?
AB: Teftiş
Kurulu başkanıydı ve dönemin başbakanı Mesut Yılmaz tarafından
görevlendirildi ve bu rapor 97’de ortaya
kondu.
ÖM: Bu
raporun en azından bir kaç satırı da kamuoyuna da
açıklanmamıştı.
AB:
Ben de tam onu diyecektim; bir kaç satırı değil aslında,
sayfalar var. Mesela 100. ve 104. sayfalar arası
sansürlenmiştir. Aradan 8-9 yıl geçmiş, biz bu raporun tüm
metnini bile bilmiyoruz, sansürlenmiş halde ortalıkta. Meclis
Araştırma Komisyonu bunları da ele almak
durumunda.
ÖM: Kutlu
Savaş raporunun tamamı bile bilinmiyor, oldukça da önemli
iddialara yer veriliyordu.
AB:
Elimdeki raporun da 77. ve 81. sayfası sansürlendiğinden,
Başbakanlık tarafından ortaya konan, Başbakan’ın
görevlendirdiği kişi tarafından yapılan değerlendirmenin
tamamını bile bilmiyoruz. Dolayısıyla bugün Şemdinli’de
meselesinin üzerine gidilecekse, bunun geçmişe, Susurluk ve
daha öncesine kadar gitmesi gerekiyor. Biz bu ülkede,
1952’de Özel Harp
Dairesi, Gladyo’nun kurulduğunu biliyoruz, bunu darbeler,
gizli servisler, 1970’lerdeki olaylar, 1 Mayıs’lar, “düşük
yoğunluklu savaş”, narkotik ticaret yapan devlet görevlileri,
devlet organları izledi. Bu süreci ne kadar ortaya çıkarttık
ki?
Avi
Haligua: Bugün Yeni
Şafak’ta başlayan bir yazı dizisini de haber vereyim;
“Hindistan’dan Magrip’e kadar uzanan islam dünyasını Osmanlı
etrafından birleştirmeyi amaçlayan teşkilat, sıradan bir
ajanlar topluluğu değil bir idealistler
ordusuydu.”
ÖM:
Teşkilat-ı Mahsusa’yı, dizi yapıyor
gazete.
AH: Böyle
bir idealistler ordusundan da bahsediliyor
tekrardan.
AB: Ali
Şükrü Bey’in Topal Osman Ağa tarafından öldürülmesinden bu
yana, devlet mekanizmamız içerisinde aydınlanmamış pek çok
olay vardır. 1990’lı yıllarda, özellikle soğuk savaşın
bitiminden sonra, hem bir taraftan savaş devam etti hem de
Türkiye narko-ticarette Avrupa’da çok önemli bir mevzi elde
etti. Bu narko-ticaretle bütünleşmiş devlet görevlileri ve
devlet organları, her şey gözümüzün önünde cereyan etti.
Ayrıca bununla birlikte bir Kürt sorunu ve savaş yaşandı ve
90’lı yıllardaki iktidarlar büyük bir enkaz bırakarak tasfiye
oldular. Aktörlerin büyük bir bölümü ortada, pek çok cinayet
aydınlanmamış, derinlemesine incelenmemiş vaziyette.
Şemdinli,
öncelikle, bıraktığı kanıtları itibariyle Susurluk’tan daha
net gözüküyor. Meseleye bu bağlamda yaklaşmak gerektiğine
inanıyorum, eğer bu Meclis bir şey araştıracaksa, geçmişle
olan bağlantıları kurmaksızın meselenin üzerine gitmemeli.
Çünkü zaten geçmişte bu konular üzerine yeterince gidilemedi.
O zamanki dönemin subayları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
orgeneralleri soruşturmalarda ifade vermediler, ama şu anda
batık listesindeki bankalarda yönetim kurulu üyesi oldular.
Türkiye’de, önümüzdeki dönemde Şemdinli meselesinde
derinleşilecekse olaya bu çerçevede bakmak lazım, bu bakış
açısı içerisinde olmak lazım. Bu meseleyi lokalize etmeden, ve
geçmişten bağını koparmadan yaklaşmak lazım. Öyle bir eğilim
olabilir, hatta hatırlarsanız 2002 Kasım seçimleri sonrasında,
AKP iktidarından zaman zaman beklenen şeyler de bunlardı,
bunları da dile getirdiği zamanlar olmuştu, ama bugüne kadar
ne geçmişe ilişkin, Susurluk sürecine ilişkin geriye dönük
önemli bir şey yapılmadı. Tek parti iktidarı, güçlü bir
iktidar, bunlara el atabilirdi, üstelik içlerinde faili meçhul
cinayetler konusunda önemli araştırmalar yapmış, geçmiş dönem
milletvekilleri de var, AKP bu konularda deneyimli idi ve
beklenti o noktadaydı. Bugüne kadar böyle bir girişimde
bulunulmadı, hatta Çakıcı-Yargıtay-MİT meselesi bile Meclis’e
getirilmedi hatırlarsanız. O yüzden bu önemli bir fırsattır,
Meclis bu meseleyi ele almak zorunda.
ÖM:
1977’deki “Kanlı Pazar” diye adlandırılan olay da karanlıklar
içinde ve hiçbir zaman açığa çıkmadan kaldı değil mi?
AB: 1 Mayıs
da var, daha öncesinde pek çok olay var, bizim tarihimiz böyle
aydınlanmamış, karanlık olaylarla dolu. Mesela Özel Harp
Dairesi pek çok insan tarafından gündeme getirilmiştir, pek
çok kitaplar da yazılmıştır. Pek çok ülkenin soğuk savaş
sonrasını hatırlıyorum; Fransa’da, Belçika’da, Hollanda’da,
İtalya’da gladyolar yargılandı, ama Türkiye’de böyle bir şey
olmadı. Bir çok kitap yazıldı ama hiçbir zaman ortaya
çıkarılmadı. Başbakanlar bile ifade etti, Bülent Ecevit’e
suikast, 1 Mayıs olayları, bir yığın olay var, tarihimiz
bunlarla dolu.
ÖM:
1997’deki Susurluk’la 2005 Şemdinli olaylarında ortak bir
unsur olarak JİTEM’in adı geçiyor ve geçmişten bu yana
tartışılıyor. Hükümetin bu konuda herhalde net bir açıklama
yapmasına ihtiyaç var, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın da
söylediği gibi: “Kendisine nasıl bir görev yüklenmiş? Yasadışı
oluşumlarla bağlantısı kesilip atılabilmiş midir, yoksa bu
bağlantı eskiden bu yana yok mudur?” Resmi kişilerin olayların
içinde olduğunu ve şu ana kadar elde edilen bilgilerin de bu
izlenimi verdiğini, reddedilemeyecek işaretler olduğunu,
medyanın, iktidarın muhalefetin ve TSK’nın doğru bir tavır
içinde olduğunu söylüyor. Şimdi siz bu veriler ışığında,
olayın nereye doğru evrileceğini
düşünüyorsunuz?
AB: Burada
dikkati çeken hususlardan bir tanesi de şu; Genelkurmay
Başkanı’nın, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ve Jandarma
Komutanı’nın yanıtını biraraya getirdiğinizde bir bütünlük
sağlayamıyorsunuz. Yani buraya dikkat çekmek lazım, burada bir
sorun var.
ÖM: Nasıl?
Biraz açar mısınız?
AB:
Genelkurmay Başkanı meselenin araştırılmasından yana,
“Araştırma bitmeden ne korurum ne de ‘var’ derim.
Soruşturmanın sonuna bakacağım ve sonuna kadar gitmesini
istiyorum” diyor. Kara Kuvvetleri Komutanı, “Ben ihtimal
vermiyorum, yanımda da çalışmıştı”
diyor.
AH: “İyi
çocuk” da diyor.
AB:
Öbürleri “lokalize bir şeydir” diyor. Bu üç ifadeyi dikkatlice
izlemek, görmek ve analiz etmek gerekiyor. Bence burada bir
çatışma var. Silahlı Kuvvetler’in içerisinde de son
zamanlarda, Genelkurmay Başkanı’nın üzerine gidiliyor. Bir
grup, Genelkurmay Başkanı’nı uzun bir süredir topa tutuyor,
siyasi islam hareketiyle özdeş tutanlara kadar ulaşabiliyor.
AH:
“AKP’nin cumhurbaşkanı adayı” da
diyorlar.
AB: Basının
bir bölümünde de Genelkurmay Başkanı’na karşı bir cephe
alınmış; sicili çıkarılıyor; “Zamanında şuradaydı, buradaydı..
Vakit’i, Akit’i dava etmeyen tek generaldi”
deniyor. Burada Genelkurmay Başkanı’nın diğerleri arasında
farklı bir açıklaması var, bunu bir kenara koymak lazım. Bu
aynı zamanda bir tasfiye sürecine adım mı oluşturacak
bilmiyoruz.
ÖM: Bir de
“iyi çocuk” denen Ali Kaya’ya ait araçta bulunan ajandadan,
Ali Kaya’nın doğrudan Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı
çalıştığı da belgelerle öğrenilmiş
durumda.
AB: Zaten o
bagajdaki çantalarda ortaya çıkan belgeler çok net gösteriyor.
Burada yapılması gereken nedir? Bu ilgili kişilerin, orada
hâlâ komutan olarak duran kişilerin, soruşturmanın selameti
açısından açığa alınmaları gerekmez mi? Mesela Jandarma Genel
Komutanı niye istifa etmez? Bide böyle bir müessese
yok.
AH:
Yakalanan jandarmalar bile iki gün sonra savcılığa
çıkarıldılar ve iki gün neredeydiler
bilmiyoruz.
AB: Bunları
sorgulamamız lazım. Bunun sorumluları neden demokrasinin
işleyiş biçiminde gösterilmesi gereken tavrı göstermezler?
Bırakın bunu, Meclis’e gelip ifade vermedi dönemin Jandarma
Komutanı Teoman Koman. Bence bu üç açıklamayı önümüzdeki
günlerde göreceğiz gibi geliyor, benim açımdan bu dikkat
çekiciydi.
ÖM: Yani
gerek Meclis Başkanı, gerekse Başbakan, gerekse de Muhalefet
Partisi Genel Başkanı...
AH: Gerekse
de Hakkari’nin tek tek milletvekilleri...
ÖM: Hepsi
Meclis’in bu meseleye el koyup derinlemesine araştıracağını ve
ardından ne çıkarsa çıksın mutlaka soruşturmanın
tamamlanacağını ve ortaya suç çıkarsa cezalandırılacağını
söylüyorlar. Öte yandan da soruşturmanın derinleştirilmeden
tıkanması ihtimalinden de sık sık söz ediliyor her tarafta.
Burada ciddi bir yol ayrımı var. Mesela, Diyarbakır Barosu
Başkanı Sezgin Tanrıkulu’nun da aralarında olduğu pek çok
kişinin, resmi sıfat da taşıyan ya da belli görevleri olan
kişilerin de söyledikleri, bu sürecin tıkanması ihtimalinin
olduğu. Çünkü olay yeri incelenmesi tamamlanmamış ve polis
bölgesinde yaşanan bir saldırının araştırmasını da zan
altındaki jandarmanın yürüttüğü gibi, hukuki açıdan
savunulması son derece güç bir durumdan bahsediliyor. Yani
maddi deliller jandarma laboratuvarında inceleniyor, bu da
soruşturmaya gölge düşüren önemli hususlardan biri.
Dolayısıyla tam da ümit için sebepler var gibi
gözüküyor.
AB:
Tabii o kadar gün geçti üstünden, iki mülkiye müfettişi
görevlendirildi. Geçmişteki komisyonların derdi de oydu;
Meclis komisyonu, bürokrasiden, devlet aygıtından destek
alarak bu çalışmaları sürdürüyordu ve o zaman destek
alamadıklarını söylüyorlardı o zaman görüştüğümüz komisyon
üyeleri. Yani bu işte AKP hükümeti ya da Parlamento’nun diğer
kanadı samimi ise, güçlü bir şekilde el koyduğunda çok daha
farklı, daha bağımsız ve daha güvenilir kurullarla ve
komisyonlarla ve gruplarla bunlar soruşturulabilir. Geömişte
milletvekilleri “biz çalıştıramıyoruz, raportör bulamıyoruz,
bizim komisyonda çalışacak adam bulamıyoruz” derlerdi. Bunlar
bilinen şeyler, o yüzden bugün delillerin karartılması
mümkündür, bugün zaten pek çok şey de karartılmış bile
olabilir ama böyle bir eğilim var, yani Parlamento’nun
içerisindeki partiler, hükümet, Meclis, ilgili herkes şu anda
bu konunun soruşturmasından, daha derinleştirilmesinden yana.
Madem böyle bir eğilim var, biz bunlara biraz geriye dönük
bağlantılarla olaya bakmalarını tavsiye edelim.
ÖM:
Medyanın, genel olarak meselenin üzerine giderek görevini
yapmakta olduğu görülüyor diyebiliriz
sanıyorum.
AB:
Sürdürülebilir kılması gerekir.
ÖM: Mesele
orada zaten.
AH:
Şimdiden başladı.
ÖM: Tıkanma
endişesi, çözüm beklentisinin önüne geçecek mi geçmeyecek mi
meselesi var. Özellikle bu bölgede yaşayan insanların ve
hepimizin çok iyi bildiği bir şey var, ama bütün dünyada da
geçerli olduğunu söyleyebiliriz; zaman faktörü aleyhte
çalışıyor bu hakikatlerin aydınlatılmasında; çünkü yargı baskı
altına alınabiliyor ve bir de halkımızın, hepimizin belleği de
bir hayli zayıf tabii.
AB: Tabii
burada rol medyanındır, medya hafızayı kaybettirebiliyor.
Susurluk’ta da hatırlarsınız geçen sene en son bıraktığımız
yer şuydu; Çatlı’nın sır çantası mahkemeye verilmişti. O dava
sanıyorum bu ay içerisinde sonuçlanacak.
ÖM: 8 sene
sonra!
AB: O
çantada ne vardı onları da bilmiyoruz. Yani bu duyarlılığı
sürdürmemiz gerekiyor, ortalıkta kıyamet kopması gerekir,
kıyametin lokalize olmaması lazım, daha da genişlemesi lazım,
Parlamento sanıyorum bu hafta içerisinde genel görüşme
yapacak.
ÖM: Evet
Salı günü, yarın yani.
AB:
Komisyon kurulması kararı alınacak, ona göre kurulacak ama bu
arada “atı alan Üsküdar’ı geçmiş olabilir” tabii.
ÖM: Evet,
böyle bir tehlike var, insan hakları inceleme komisyonu
Çarşamba, yani öbür gün bölgeye gidip incelemeler yapacakmış.
Tabii bu arada hem davacı hem zanlı olarak da Jandarma’nın
işin içinde olduğu tuhaf bir çelişkili durum var ortada. Yargı
organının da bağımsızlığının ne kadar olduğu konusunda çok
ciddi bir tartışma var.
AB: Bir
farkı şu; 1990’lı yıllarda, Susurluk olayı sırasında
Türkiye’nin Avrupa uyum yasaları filan yoktu, bugün daha
farklı bir iklim var o anlamda. Gerçi uygulamada sorunlar var,
gecikme var, ama iklim bu anlamda daha farklı.
ÖM: Türkiye
de biraz daha farklı tabii, yalnız Avrupa ile bağlantılı
olarak değil, bağımsız olarak da sivil kesimlerden çok farklı
tepkiler geliyor.
AB: O
yüzden bu konunun üzerine gidilip sonuç alındığında demokrasi
kalitesinde bir sıçrama sağlanabilir.
ÖM: Tersi
olursa da gerileriz.
(14
Kasım 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)