Ömer
Madra: Mahkemeleri,
yargı organını etkileme davaları birbiri ardından devam
ederken, hem Van Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın davası hem
yazar Orhan Pamuk, Hırant Dink ve daha pek çok gazeteci ve
yazara ilişkin, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde etkileme
eğilimleri var gündemde. Son yapılan toplantısından sonra,
Başbakan, özellikle de TÜSİAD’a da suç duyurusunda da bulundu
resmen televizyon konuşmasında. Ondan sonra da savcılar
harekete geçtiler. Sonra bir anlaşma sağlandığı haberleri
geliyor ama davalar devam ediyor. Bu genel duruma ne
diyeceksiniz?
Ali
Bilge: Yeni nesiller
de 301. maddeyi kafasına kazıyacak, öyle gözüküyor. 141, 142,
163 vardı bizim kuşak için. Böyle devam ederse 301 de bu
kuşağın iyi belleyeceği bir madde olacak. Düzeni yıkmak,
komünizm propagandası vs. idi önceden, şimdi de “Türklüğe
hakaret”.
ÖM: Düzeni
korumak daha anlaşılabilir bir şeydi ama Türklüğü bütün
dünyada savunmak, hakaretlerden alakoymak daha güç gibi
gözüküyor.
AB:
İktidarda bir sinirlilik hali hakim. Son TÜSİAD çatışmasını
biraz izlemeye çalıştım; AKP iktidarı boyunca birkaç kez
işadamı örgütleri ve AKP ilişkisini gündeme getirmiştik. Kasım
2002 seçimlerinden bu yana, TÜSİAD’la, ciddi bir çatışmanın
iki kez
yaşandığını görüyoruz. Bir tanesi de bu yıl içerisinde oldu,
“ben onun amcasının katilleri ile uğraşıyorum o da benimle
uğraşıyor” şeklinde bir çatışmaydı. Bu TÜSİAD’la ilişkileri
germişti, ama sonra bir barış çubuğu tüttürüldü. Orada da
aslında ipler koptu, benim bildiğim kadarıyla, TÜSİAD’da
yapılan toplantıda, TÜSİAD’cılar sürekli şunu gündeme
getirdiler; özellikle TüSİAD Başkanı, “biz sizin pek çok
politikanızı destekliyoruz, ama her gün yerli yabancı pek çok
kuruluştan sürekli bir şüphe içerisinde ‘bu iktidarın gizli
bir ajandası var mı?’ şeklindeki sorulara muhatap kalmaktan
bunalıyoruz. Şu gizli ajanda mevzusunu bir türlü
halledemediniz” deyince, TÜSİAD’la hükümet arasında ipler yine
gerilmişti.
Açıkcası
TÜSİAD’la şöyle bir denklem kuruldu, “IMF ve politikaları, AB
güzergâhına ilişkin gelişmelerde benim istediğim doğrultuda
adım atarsan hiçbir itirazım yok, desteklerim. Hatta böyle
devam edersen ben de muhafazakâr temalarını hoş görebilirim.”
Bu, zaman zaman bazı konularda, imam hatip kontenjanlarında,
YÖK’te, zinada, bunun gibi pek çok şeyde çatışmalar,
bildiriler üzerinden yaşandı ama denklem genel olarak bu
biçimde kurulmuştu izlediğimiz kadarıyla. Son Yüksek İstişare
Konsey Toplantısı öncesinde, -üç kez yapılıyor yılda bu
toplantılar, biri İstanbul’da, biri Ankara’da, bir tane de
başka bir ilde- Başbakan’la da görüştüler, bu görüşmede
AKP’nin son dönemdeki içki meselesi vs. de gündeme geldi.
Ardından Abdullah Gül’le görüştüler, hatta ilk teklifi
Cumhurbaşkanı’ndan önce bildiğim kadarıyla Abdullah Gül’e
yaptılar.
Cumhurbaşkanı’nın
bu konularda bir yaklaşımı vardı, işadamı örgütleri ile hiçbir
temas kurmuyordu ve TÜSİAD’ın önerisini kabul ederek, Yüksek
İstişare Konseyi Toplantısı’na geldi. Aslında burada
Başbakan’ı provoke eden unsurun içerikten ziyade, mesajın
iletiliş biçimiydi. Yani Abdullah Gül de gelse, Mustafa Koç %8
barajını, Aşkın davasına ilişkin hususları gündeme getirecekti
ama bu kadar kıyamet kopmayacaktı. Bütün mesele, seçim
sistemine ilişkin baraj konusunun, Cumhurbaşkanı Sezer
üzerinden iletilmiş olması. Bu, bence Başbakanı ve çevresini
provoke eden bir unsur oldu.
ÖM: Mesele,
Cumhurbaşkanı’nın o TÜSİAD toplantısına konuk olarak
çağırılmış olması mı?
AB: Evet.
Daha önceden alışık olduğumuz gibi, TÜSİAD’ın belli
dönemlerde, hükümetleri “uyarma” girişimleri olur. Bunun nasıl
bir hat üzerinden gerçekleştirildiği önemli. Cumhurbaşkanı’nı
kullanarak, onun bulunduğu bir toplantıda, seçimler üzerine
değerlendirmeler, barajlar üzerine değerlendirmeler yapıldı.
Benim bilebildiğim, ya da izleyebildiğim kadarıyla, burada
temel unsur Cumhurbaşkanı Sezer’in sembol olarak kullanılması
idi. Sezer, 3 yıldır cumhurbaşkanlığı görevini, bu çatışmaları
yönetmek yerine daha çok taraf bir pozisyonda izledi, götürdü.
Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı ile hükümet arasında 3 yıldır
ciddi gerilimler oldu, hâlâ da söz
konusu.
ÖM: 29 Ekim
davetleri başta olmak üzere...
AB: Halen
Cumhurbaşkanlığı, Bakanlar Kurulu’nun, Mecliste 350’yi aşkın
milletvekili bulunan grubun eşlerini görmüyor mesela. Yakın
tarih ileride yazacaksa buradaki gerilimler çok önemli bir yer
tutacak. Cumhurbaşkanı da burada sert bir tutum izledi, esnek
davranmadı; bu anlamda ciddi bir çatışma var.
TÜSİAD da,
Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu bir toplantıda bu konuların
gündeme getirilmesinin -ki bunun tamamen bir tesadüf olduğunu
söylüyorlar- Başbakan’ın bu tepkisinde etkin olduğunu tahmin
ettiklerini belirtiyorlar.
ÖM:
Bir anlamda hata da yapmış olduklarını kabul ediyorlar
yani?
AB: Evet.
Cumhurbaşkanlığını, bir statükonun temsilcisi olarak
algılanıyor. Yani değişim karşıtlığı, Cumhurbaşkanı üzerinden
seçim tasavvurları yapılması, baraj tasavvurları yapılması,
AKP liderliğini provoke etmiş gözüküyor. Sonradan da hemen
olayın kapatılması üzerine atakları da bunu gösteriyor bence.
ÖM:
Cumhurbaşkanı’na gelmişken söz; bütün kariyeri boyunca, ifade
özgürlüğünün ön planda tutan, hukukun üstünlüğü üzerine çok
etraflı konuşmalar yapan ve bu konuda taraf da olan, hatta
AİHM kararlarının mahkemeler nezdinde de ihtadının öğrenilip
uygulanmasını kuvvetle savunmuş bir hukuki kimlik olarak, ve
yüksek yargıç olarak, özellikle başta sözünü ettiğiniz 301.
maddeden doğan ifade özgürlüğü ile ilgili çok ciddi
tartışmaların bulunduğu bir ortamda, bu konularda hiç ses
çıkarmaması da ayrıca dikkate değer bir husus olarak
görülüyor.
AB:
Kesinlikle. İki farklı Sezer var, bir Anayasa Mahkemesi Üyesi
ve Başkanı iken tanıdığımız Sezer var, bir de Cumhurbaşkanı
olduğunda statükoya ve sağa kaymış bir Sezer var. Hangisi
gerçek Sezer, tam emin olamıyorsunuz, Anayasa Mahkemesi
Başkanı iken yaptığı konuşmaları saklıyorum ve zaman zaman da
bakıyorum, son derece ileri belgelerdi onlar o günkü koşullar
etrafında. Ama Cumhurbaşkanlığı süreci içerisinde aynı
ilerici, reformcu, devrimci tavrı göremiyorsunuz. Sezer süreci
iyi yönetemedi diyebiliriz, gerdiği çok zamanlar oldu,
böylesine hassas bir dönemden geçerken. Tamam Türkiye’de bir
başkanlık sistemi yoktur, ama cumhurbaşkanlarının da
çözebileceği, ağırlık koyabileceği alanlar vardır, germeden,
daha az gerilerek ülke yönetilebilir. Burada katkıları
olabilir cumhurbaşkanlarının. Sezer’in bu anlamda eksiklikleri
olduğu muhakkak, ama bir hukuk adamı olarak geçmişte
gördüğümüz performansını, yaklaşımını, Cumhurbaşkanı olduğu
sürede göremediğimizi söyleyebiliriz.
ÖM:
Özellikle ifade özgürlüğünün son derece önemle tartışıldığı bu
konjonktürde.
AB:
Katılın, katılmayın ama bu özgürlüklere sahip çıktığınızı
göstermek durumundasınız bir cumhurbaşkanı olarak.
ÖM: Anayasa
Mahkemesi Başkanı olarak, Anayasa Mahkemesi’nin,
yanılmıyorsam, 43. kuruluş yıldönümünde yaptığı açılış
konuşması, akıllardan kolay kolay çıkmayacak önemde bir hukuk
savunusuydu, ifade özgürlüğü ve medeniyet savunusuydu da
diyebiliriz. Onun tam da zamanı geldi şimdi ve yeterince
vurgulandığını düşünmüyoruz.
AB: Öyle
gözüküyor. Tüm bu gelişmeler, TÜSİAD’la yaşanan itiş kakış...
TÜSİAD’a yanıtı TOBB üzerinden veriyor, iki iş adamı örgütünü
karşı karşıya getiriyorsunuz. TÜSİAD’a kızıyor ve yanıtı da
TOBB’un Yönetim Kurulu toplantısında yaptığınız açıklamalarla
veriyorsunuz. Böyle bir durum söz konusu.
AKP iktidarının
3. yılı doluyor, yani AKP’nin kendi özgün defterinde bulunan,
türban, imam hatip kontenjanları, YÖK, hatta daha sonra
gündeme gelen zina, içki, vs. gibi meselelerde mesafe
alamadığını da görüyoruz bu süreçte. Daha çok gri alana AKP
geçiyor çatışmalarda ve 3 yılı dolan bir partide, AB
reformlarıyla bir yoğunlaşma ve yorgunluk görüyoruz. Müzakere
kararı alıyorsunuz, ama çok önemli iki konuda netameli bir
durum var, birisi Kıbrıs konusu, bu çok önem taşıyor AKP
içinde; Türban konusunda gol yiyorsunuz; AİHM’den kararlar
beklediğiniz gibi çıkmıyor. Bu arada da geleneksel tabanınızın
dışındaki kesimlerden ittifak alıyorsunuz ama bazı çok önemli
hususlarda geleneksel tabanınızla ters düşüyorsunuz. Bir
taraftan kaybediyorsunuz bir taraftan da kazanıyorsunuz.
Kıbrıs konusu
çok hassas bir konu olarak karşısına çıkıyor hükümetin, yani
Güney Kıbrıs’a limanların açılması mevzusu 2006’da
müzakerelerin devamı açısından bağlayıcı bir husus olarak
gözüküyor. AKP, limanları açmak durumu ile karşı karşıya
kaldığında, parti içerisinden ve muhalefet içerisinden ciddi
bir blokla karşı karşıya kalıyor, bu ürkütücü bir durum
yaratıyor AKP liderliği açısından.
ÖM:
Evet, “milli çıkarları feda etmek”le suçlanacağı muhakkak.
AB: Günlük
deyimi ile “Kıbrıs’ı satan parti!”
olacak.
Avi
Haligua: Ancak bununla
ilgili bir siyaset geliştirmek için, önünde yeterli zaman
vardı gibi geliyor bana. Çünkü bu Kıbrıs sorunu 1-1,5 senedir
aynı durumda duruyor aslında.
AB: Tabii.
AB’ye söz verdiği adımları atmaması, ikinci bir Annan Planı ya
da çözüm üretilememesi, bazı izolasyonların kalkmaması, vs...
Ufak tefek bir
takım girişimler oldu, Talat Amerika’ya gitti, bir iki uçak,
vs. indi kalktı, ama bu konularda da mesafe alınamadı. Bir de
şöyle düşünün; bugün hükümet eden Tayyip Erdoğan ve onun
arkadaşları, buraya, Milli Türk Talebe Birliği’nde “Kıbrıs’ın
Fethi” mitingi yaparak gelen insanlar. Yani mazide öyle derin
sorunlar var ki... Zaten AKP liderliği sürekli buna benzer
ikilemleri yaşıyor, İsrail’e gidiyor mesela... Herhalde Tayyip
Erdoğan’ın 10 sene önce bunu düşünmesi mümkün
değildi.
AH: Benim
duvarımda Şaron’la el sıkışırken fotoğrafları asılı, hiç
unutmadığım olaylardan biri. Ama bütün fotoğraflarda
ikisinin de suratı çok asıktı.
AB: Bir
iktidar döneminde, ya da 7-8 yıllık bir süreçte bu kadar adım
atılması bile bence çok önemli.
ÖM: AKP pek
çok reform tasarısına ve önemli adımlara imza attı, bunu da
görmezden gelemeyiz.
AB: Ama
“balık da gölüne göre büyüyor”; bir gölü var, orada beslendi.
10 sene önce D8’den söz ediyorlardı, düşünebiliyor musunuz?
7-8 senede bir Müslüman birliğinden AB’ye, müzakerelere kadar
giden bir süreçten geçildi. Kıbrıs konusunda da aynı, 1974’te
Kıbrıs çıkartmasından sonra, bütün hayatı Kıbrıs’ın fethi
üzerine dönmüş bir kişi, şimdi iktidarda Güney Kıbrıs’a
limanların açılması ve protokolün devamını Parlamento’dan
geçirmeye çalışıyor. Bu kolay bir şey değil, AKP’ye sonradan
katılanlar için de kolay bir şey değil. Ben bunun üzerinde çok
duruyorum, gerçekten bu Kıbrıs konusunun derinlerinde
psikolojik etkenler de var.
Dolayısıyla AB 3
Ekim kararları, Kıbrıs konusunda çok dar bir alan, zor bir
alan bıraktı. Şimdi bir de seçim mevzusu var; siz bu seçime
Kıbrıs’ta limanları açıp mı gireceksiniz, açmadan mı seçime
gireceksiniz? Eğer açmazsanız müzakereler sekteye uğrarsa ne
olacak? İktisadi dengeler açısından, klasik dışa açık piyasa
ekonomisinde bunlar son derece etkin faktörler. Yani
Türkiye’nin müzakereleri Kıbrıs nedeniyle durdurması, ciddi
bir sorun yaratıyor. Dolayısıyla AKP bu tür alanlara sıkışmış
durumda, bu AKP’lilerin sinirlerini oldukça bozuyor, yani
başarılı olduğu ve başarısız görüldüğü alanlarda dengeyi
şaşırabiliyorlar. Nitekim bir de cumhurbaşkanlığı seçimi var
ki, bu seçim, AKP’nin kendi içindeki gruplaşmaları kristalize
edecek bir ortam yaratıyor. Yani burada pek çok husus su
üstüne çıkabilir, altta olan itiş kakışlar su üzerine
çıkabilir. Bir de böyle bir durumla karşı karşıyasınız. AKP
şunu da görüyor, AB’den uzaklaşınca belirli toplumsal
kesimlerle, liberallerle, demokratlarla olan arasını açıyor ve
dışarıda sergilediği görünüm nedeniyle bunun içeriye iktisadi
ve siyasi etkileri yansıyor. Öbür taraftan geleneksel tabana
doğru bir atılım yapmadığında orada belirli problemler
yaşıyor. Yani AKP ne deve, ne kuş.. “İsrail, ABD, AB, hilalle
haç arasında bir yerde kaldık, çözemiyoruz” diyorlar.
AH: Sorun
tam da bu bakış açısı değil mi? İşi hilalle haç arasında bir
yerde görüp, onlar arasında bir denge yakalamaya çalışmakla
ilgili.
AB: Evet.
Bütün mesele orada, bunu aşamıyorlar, sorun buradaki evrilme
meselesi. 301’de bu yüzden takılıyoruz.
ÖM: Bir de
medyaya geleneksel suçlamalar tekrar su yüzüne çıkıyor, bütün
suçu bir günah keçisi olarak medyada aramak ya da aydınları
eleştirmek. Mesela Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “bugünkü
aydınlarımızın en büyük problemi, sözleriyle gözlerinin aynı
şeyi söylememesi” demiş.
AH:
“Yalancı aydınlar” mı diyor?
AB: Aslında
kendilerinin aklı nerede dolaşıyor, elleri nerede oynaşıyor.
AKP’nin böyle bir sorunu var. Bu yüzden bir med cezir
yaşanıyor, ben bunu anlıyorum, yani bir gece ansızın vahiy
indi, değişti, demokrat oldu, muhafazakâr demokrat oldu...
Bir karar verme
sürecine girmesi gerekiyor. Nitekim TÜSİAD’ın geleneksel
terbiyeciliği vardır ya, terbiye etmeye yönelik yaklaşımları,
tonlarını iyi kullanır, şimdi de, “bir karar ver” diyor, yani
‘ben senin sınırlarına geldim, muhafazakârlığının tolore
edebileceğim sınırları var, ama sen de burada bir karar ver!”
diyor.
Hükümet, AKP
liderliği zor bir dönem yaşıyor. Merkez sağ, muhafazakâr
demokratlık, “hilalle haç arasında kalmak”... Mazisini bir
düşünüyor adam, Kıbrıs’ın fethi için meydanlarda mikrofon
elinde milleti haykırtıyor, şimdi gelmiş burada Kıbrıs’ı satma
pozisyonunda. Bu sahiden zor bir durum.
TÜSİAD üzerinden kalkarak,
AKP’nin geleceği ve bu önümüzdeki 2 yılı analiz etmek
gerekirse, şunu da söylemek lazım; yakın tarihte, Cumhuriyet
tarihinde, hükümetlerin içinde bence en zor sorunlarla karşı
karşıya kalan bir hükümetti AKP hükümeti. AB, Kıbrıs ve Irak
harbi gibi konular hiç kolay konular değildi. 15 aylık bir
parti iktidara geldi, “kervan yolda düzülür” misali bir çıkışı
var. Örneğin iktisat politikaları, tam göbekten piyasacı, neo
liberal, “gelsin de yabancı sermaye nasıl olursa gelsin”...
Dubai kuleleri meselesinde, “arsayı, verdimse verdim”, çok
alaturka, bir ANAP vaziyeti var. Öbür tarafta 301, zina, AB...
Yani bu kadar ağır yükleri çözebilecek bir entelektüel
kapasite ve siyasi tecrübe de yok. Bir taraftan da statüko ile
çatışıyorsun. Bunların hepsini bir araya koyduğumuzda AKP
aslında kendi geleceği için bir karar verme aşamasına doğru
gidiyor. Bu kararı nasıl, ne yönde vereceği de Türkiye’nin iç
dengeleri ve çatışmaları açısından da etkin ve önemli
olacak.
ÖM: 2006’da bunu
epey konuşacağa benzeriz.
(26
Aralık 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)