Ömer
Madra:
Rusya’nın, Türkiye ile bağlantıları da dahil olmak
üzere doğalgaz meselesinde neler oluyor? Sizin
epey bildiğiniz, ilgilendiğiniz bir konu,
isterseniz oradan başlayalım? Ondan sonra da biraz
Ağca meselesine de
değinebiliriz.
Ali
Bilge: Biz bu
konuları,
dünyada ve kendi
coğrafyamız üzerindeki
enerji hususiyetlerini zaman zaman
programlarımızda inceledik. Özellikle son yıllarda
Kyoto Protokolü’nün de devreye girmesiyle, -daha
doğrusu
tam da girmedi ama AB
ülkeleri Kyoto Protokolü’ne uyma sözü verdiler.
Avustralya ve Amerika dışarıda kabul
etmedi.
Kyoto
Protokolü kapsamında,
karbon
emisyonlarını düşürmek üzere tedbirler de
almaya başladılar. AB’nin de doğalgaza olan
–Türkiye de aynı şekilde- bağımlılığı yıllar
içinde
arttı. Şimdi AB,
tükettiği enerjinin %38’ini petrolden, %26’sını
doğalgazdan, kalanını da kömür, nükleer enerji ve
yenilenebilir enerjiden sağlıyor. AB , petrol ve
doğalgazı kendi içinde de üretiyor ama bunlar
tüketimi karşılamaya yetmiyor. 25 üyeli
AB’nin
2005-2030 döneminde kendi
doğalgaz üretiminin % 42 oranında
azalacağı, ancak
tüketiminin artacağı
tahmin ediliyor. AB, bugün
kendi doğalgaz üretimi
ile tüketiminin %12’sini karşılayabilirken, 2030
yılında bu %6’ya düşüyor. Yani doğalgazda
gelecekte
dış kaynaklara gittikçe artan bir
bağımlılığı var.
Karbon
emisyonları nedeniyle de zaten diğer
kirleten enerji kaynaklarından
olabildiğince çıkmaya çalışıyorlar;
dolayısıyla,
AB’nin doğalgaza olan bağımlılığı gelecek
20-25 yılda oldukça artıyor. AB doğalgazının büyük
bir bölümünü Rusya’dan karşılıyor, yani AB’nin
toplam enerji tüketiminde ciddi yeri
olan ithalat bağımlılığının çok çok büyük bir
bölümünü, yarısına yakın bölümünü Rusya’dan
karşılıyor. Arz çeşitliliği sağlamak üzere,
talebini karşılamak için Kuzey Afrika ülkelerinden
satın alıyor bir miktar, ama özellikle Rusya’ya
olan ciddi bir bağımlılığı söz konusu. AB’nin
doğalgaz ithalatını sırasıyla
%39 oranında Rusya’dan, %25 oranında Cezayir’den
sıvılaştırılmış olarak yapıyor.
2020
yılında Avrupa’nın doğalgaz ve petrolde dışa
bağımlılığının %70 oranında artacağı tahmin
ediliyor. Doğalgazın ülkelere en az
maliyetli iletimi boru hatlarıyla oluyor, çünkü
sıvılaştırılmanın bir maliyeti var, boru hatları
ile iletimi buna göre daha az maliyetli.
Denizyoluyla taşınması da ayrıca güvenlik
sorunları nedeniyle sorunlu.
AB enerji stratejilerinde genelde doğalgazın boru
hatlarıyla Avrupa’ya iletilmesi seçeneği
belirtiliyor.
Avrupa’nın
kendisinin kömürü, petrolü ve doğalgazı olmasına
karşın, kendi üretim ve rezervleri tüketimlerini
karşılamaya yetmiyor. Ayrıca az önce söylediğimiz
Kyoto Protokolü içerisinde doğalgaz, kömüre ve
petrole göre, olabildiğince, daha temiz bir
kaynak. Avrupa
ülkelerinin
ekonomilerini sürdürebilmeleri için doğalgaza
olan bağımlılıkları gittikçe artıyor ve
en yüksek oranda bağımlı olduğu ülke de
Rusya.
Rusya’nın da dünya
doğalgazındaki egemenliği söz konusudur , dünya
doğalgaz rezervleri içerisinde ciddi bir yeri var,
önemli bir paya sahip. Dolayısıyla bu gelişmelere,
Ukrayna ile Rusya arasındaki ve Avrupa ile Rusya
arasındaki gelişmelere, genel olarak dünyanın bu
bölgesindeki gelişmelere bu içerikte bakmakta
yarar var.
Rusya’nın doğalgazı
Avrupa’ya iletebilmesi için 2 boru
hattı bulunuyor. Bir tanesi Ukrayna
üzerinden geçen boru hattı, ikincisi Polonya ve
Belarus üzerinden geçen boru hattı var. Son
zamanlarda Ukrayna’nın kendi topraklarından
geçen
boru hattı nedeniyle
bazı yaptırımları oldu Rusya’ya. Hatta Rusya,
Ukrayna’nın iki milyar metreküp gaz çaldığını
iddia ettiler.
ÖM: Ne
oldu o? Sonucunu öğrenemedik
iddianın.
AB:
Sonuçta Rusya’nın boru hatlarına
ilişkin bazı sorunları oldu, hâlâ da var. Sonunda
hem Polonya’yı hem de Ukrayna’yı bypass edebilecek
bir hat geliştirmeye çalıştılar. Almanlarla ,
devreye sokmaya çalışacakları bir hattı
geliştirdiler. Hatta Schröder’in de son
icraatıdır, Putin’le birlikte, Baltık
Denizi’ni kat ederek Almanya’ya kadar uzanan, 1200
km uzunluğunda, yaklaşık 5.5 milyar Euro’ya mal
olacak, 2010 yılında devreye girmesi beklenen bir
hattı imzaladılar.
Bu,
aslında AB ile değil, Almanya
ile yapılan bir anlaşmaydı. Bu yüzden bu
anlaşma AB
içinde de bazı sancılara
neden oldu. Rusya, doğalgazın Avrupa ülkelerine
ulaşması için hat
sorunlarını aşmak istiyor. Bir de dünyada
biliyorsunuz petrolün bir piyasası var,
fiyat piyasa içerisinde belirleniyor ama
doğalgazın bir piyasası yok. Dolayısıyla
doğalgazda tekel durumuna gelen ülkeler var.
Bunların en gelişmişi de
Rusya.
ÖM:
Arkasından da tabii İran gelecek, dünyanın ikinci
büyük rezervine sahip.
AB:
Kesinlikle öyle. Suriye’de de var. Ciddi olarak bu
konuda bir baskı kuruyor, bir kartel, OPEC gibi
bir şey yaratmak istiyor diyebiliriz Rusya için.
Gaz konusunda hakim olduğu bir gerçek. Bu bağlamda
daha çok AB içerisinde Almanya olan ilişkilerini
geliştiriyor ve eski Sovyetler Birliği dönemindeki
ülkeleri, özellikle Doğu
Avrupa’daki birliğin eski
ülkelerini bypass
edecek bazı çözümler geliştiriyorlar, hatlar
geliştiriyorlar.
Aynı zamanda fiyat üzerindeki
egemenliğin siyasal sonuçlarını da
görebiliyorsunuz. Rusya’nın Almanya ile olan
ilişkileri her zaman iyidir. 2. Dünya Savaşı’nın
en dramatik savaşını yapsalar da, Almanya
ile iletişimleri soğuk savaş zamanında da
diğerlerine göre daha iyi olmuştu. Rusya’da zaten
şu anda hakim olan yapı, ekol, yönetimdeki egemen
doku bir Alman ekolu. Hatta, Ukrayna kökenli
mühendisleri ve uzmanları çıkartmışlar, Alman
kökenli Rusları görevlere getirmişler. Putin’in de
bir Alman hayranlığı olduğu söyleniyor. Bu arada
Putin Almanya’dan da ev alıyormuş.
ÖM:
Öyle mi? Hayırlı olsun!
AB:
Biliyorsunuz
Türkmenbaşı ve diğerleri de Antalya’da
ev alıyorlar.
ÖM:
Onlara da hayırlı olsun.
AB:
Yani önümüzdeki dönem Rusya’nın
doğalgazda kendisini ciddi olarak hissettirdiği
bir dönem olacak. Şunu da söylemek gerekiyor;
doğalgazın iletilememesinin, kesintilerin ardında
yaşanan şiddetli soğuklar da var, hem İran’dan hem
Rusya’dan gönderilen doğalgazın azalmasının
nedenlerinden biri de soğuklar. Hakimiyeti olan
bir üründe kendi egemenliğini kurmak istiyor
Rusya, bu çok net anlaşılıyor. Daha önce de çeşitli
vesilelerle konuşmuştuk, AB’nin enerji ile ilgili
geliştirdiği stratejilerden en önemlisi arzın
çeşitlendirilmesiydi, yani Ruslara mahkum olmadan
yaşamını sürdürmek. Doğalgaz, 21. yüzyılda en
fazla
kullanılacak hammaddelerden, enerji
kaynaklarından, birincil yakıtlardan bir tanesi.
AB, doğalgazda Rusya’ya
olan
bağımlılığını azaltmaya dönük değişik
politikalar denemek istiyor. Aynı zamanda Rusya da
bu iki ülke ile, Ukrayna, Belarus ve Polonya
hattının dışında dünyaya ve Avrupa’ya ulaşabilmek
için diğer boru hatlarını
geliştiriyor. Mavi akım ve Türkiye’den geçen diğer
hatlarla açılmayı düşünüyor. Bir taraftan da
Irak’ın, İran’ın ve Kuzey Kafkasya’daki ülkelerin
gazlarının Avrupa’ya iletilmesine ilişkin projeler
geliştirmeye çalışılıyor. Bütün bu denklemlerde
Türkiye’nin üzerinden geçen hatlar görülüyor.
ÖM: Ama
İran’la bunu konuşmaya imkân
yok.
AB:
Tabii İran’la olan ilişkiler çok farklı bir
noktaya gelmiş durumda. Önümüzdeki süreçte özellikle
Türkmen ve Azeri gazı var, Suriye ve Irak’ta
bulunan doğalgazın iletimi konuları var, bunlar
hep böyle nazik dengeler
üzerinden geçiyor. Türkiye de zaten doğalgazda
%100, petrolde de %92 oranında dışarı bağımlı bir
ülke. Türkiye de
doğalgazının büyük bir bölümünü
Rusya’dan karşılıyor. Türkiye’nin bağımlılığı da
Avrupa’nın bağımlılığından hiç farklı değil, hatta
daha fazla, sadece Türkiye’nin, bu
kaynaklara olan yakınlığı ve hatırı sayılır
uzunlukta doğalgaz boru hatlarına sahip
olması nedeniyle, bu
ortamı
değerlendirebilme imkânı olabilir.
Türkiye’nin kendi konumundan kaynaklanan
avantajları var. Yakın gelecekte Azerbaycan’dan
gelen, - Şah Denizi’nde 1 trilyon metreküp
civarında doğalgaz olduğu tahmin ediliyor- gazın
Türkiye üzerinden Avrupa’ya iletilmesi söz konusu.
Azeri gazının Türkiye’den Avrupa’ya iletilmesi
gerçekleşebilecek. “Nabuka Hattı” denilen bir
hatla, Yunanistan’a bu yılın sonunda gaz verilmeye
başlanıyor, oradan İtalya’ya, oradan da
Avusturya’ya kadar uzanan bir hattın
gerçekleşmesi bekleniyor.
Türkiye’nin
doğalgazda ithalata olan bağımlılığı 2020
yıllarında %82’lere kadar
artıyor.
Türkiye’nin kendi enerji çeşitlemesini de
gerçekleştirmesi gerekiyor. İhracat gelirlerinin
büyük bir kısmı doğalgaz-
enerji faturasına gidiyor.
ÖM: Bu
darboğaz hakkında epey konuşulmaya devam edeceğiz.
İsterseniz
biraz da Ağca olayına bakalım. İtalya’da Papa’ya
öldürme teşebbüsünde bulunan, öldürmediği halde
müebbet hapisle cezalandırılan Mehmet Ali
Ağca’nın, Türkiye’de, Türkiye’nin en tanınmış
gazetecisi Abdi İpekçi’yi öldürmesine, bir de gasp
suçu olmasına rağmen en çok 13 yıl yatacak olması
durumu hakkında ne
diyorsunuz?
AB: Onu
da yatmıyordu, serbest bırakılmıştı.
ÖM:
Serbest bırakıldı ama sonra bir baskı sonunda
galiba tekrar içeri alındı.
AB:
Kamuoyunun ve medyanın son 10-15 gün içerisinde
ciddi bir tam saha baskısı oldu ve bunun sonucu da
alındı denilebilir. Sık sık karşılaştığımız bir
durum; bir dönemin, ülkücü, katliam sanığı
aktörleri Abdullah Çatlı gibi, Çakıcı gibi, Kırcı
gibi, Ağca gibi, Oral Çelik gibi bir takım isimler
var, bunlar 1970’li yılların ülkücü hareketi
içerisinde yetişmiş, MHP bünyesi içerisindeki
örgütlenmeler içerisinde yer
almış...
ÖM:
Katiller
AB: Bu
katiller sürüsünün aynı zamanda Türkiye’nin
istihbarat örgütlerinin, devletin bizzat
elemanları olduklarını, her daim korunduklarını ve
devletin asli ve kayırılmış kahramanları
kategorisinde yer aldıklarını geçen zaman
içerisinde yeterince öğrendik.
Bu isimleri çok daha
genişletilebiliriz. Bu müseccel katiller,
1970’li yılların iç savaş senaryosunda yer almış,
sağda, faşist, ülkücü, MHP kadroları içerisinde
bulunan “sivil milis” güçlerinin reisleri
konumundalar. Geçen 15-20 yıl içinde patlak veren
bazı olaylarda ortaya çıktı ki, bu
katiller, devletimizin asli unsurları.
Susurluk
kazasıyla bu ilişkiler ve yapı daha iyi
anlaşıldı.
1950’li
yılların başından itibaren, NATO’ya dahil
ülkelerde -elbette Türkiye’de de-
seferberlik örgütü, Gladyo, Kontrgerilla
vs
gibi çeşitli adlarla
devletlerin içinde
çeşitli örgütlenmeler kuruldu. Bunların temelinde,
başında ABD’nin olduğunu, NATO’nun olduğunu
görüyoruz. Türkiye’de de bu gizli örgütlenmelerin,
TSK içinde
yapılandığını görüyoruz. Başlangıçta
Türkiye’deki ABD birimlerin
içinde çalışmaya başlıyorlar, hep onların
kontrolünde çalışıyorlar. Bu örgütün sivil
uzantıları, hücreleri, başka değişik yapıları var
ve
bunların temel görevi, Türkiye’nin sola,
sosyalizme ve geniş demokrasiye karşı olmasını
sağlamak, anti-demokratik bir yapıyı oluşturmak ve
bu yapıyı korumak, olabildiğince milliyetçi ve
dinci motiflerle kamuoyunu dokumak
ve bu
geri yapı içinde tutmak, sola, demokrasiye
yönelimini engellemek. Solcuları, sosyalistleri ve
demokratları, geniş demokrasi talep edenleri
susturmak sindirmek… Türkiye’de de malum, çoğumuzun
tanık olduğu,kanlı 60 ve 70’li
yıllar yaşandı, bir iç savaş
yaşandı.
Bu
mevzuları çok konuştuk ve daha çok
konuşacağız, ama bu katiller ile 12
Eylül’ün darbeci generallerinin,
cuntacılarının, Milli
Güvenlik Konseyi’nin ilişkisinin vurgulanması bence son
derece önemli. Bu insanlar Abdi İpekçi’yi
öldürmüşler, onlarca bireysel ve toplu katliamı
gerçekleştirmişler, onlarca aydın, bilim
adamı
öldürmüşler.. Bu katillerin kimi
hapishanede yatıyor, kimileri yurt dışına kaçmış
ya da kaçırılmış, böylesi bir katiller grubuyla
devletimiz ilişki kuruyor. Ve bu katillerden
oluşturulan timler, devlet için çalışmaya
başlıyorlar. Bunların çoğu uyuşturucu kaçakçısı
aynı zamanda.. İlişki nasıl kuruluyor? 12 Eylül’de
MİT’in Köşk’teki temsilcisi, dönemin devlet
başkanı, cuntanın başı Kenan
Evren’in damadı Erkan Gürvit. Bugün hiç kimse
Erkan Gürvit’e bir şey
sormuyor. Sözde, Türkiye’nin Ermeni Asala
örgütüyle olan
mücadelesi,
bu insanlar üzerinden yürütülecek/
yürütülüyor. Yani, bu katillere ikinci bir görev
emri çıkıyor, ne de olsa birinci görevlerini
başarıyla tamamlıyorlar. Bu katiller grubunu
örgütleyen birimin başında da Kenan Evren’in kızı
var, Şenay Gürvit.
O
da, o dönemde MİT’te görev yapıyor. Bakın bunları
ben söylemiyorum, bunları dönemin çok önemli bir
MİT elamanı-şefi olan Mehmet
Eymur söylüyor. Aksiyon dergisinde
yayımlanan söyleşide diyor ki;
“Abdullah Çatlı ile kim temas kuruyor? Çatlı ve
Avrupa’daki Asala operasyonları tamamen MİT
İstanbul Bölge Başkanlığı’nın o zamanki bölge
başkanı Nuri Gündeş ve Metin Günyol’un yürüttüğü
bir şey.”
ÖM:
Resmi bir kanal zaten?
AB:
Devam ediyor; “Nuri Gündeş üst düzey yönetici
olarak işin başında, Ankara’ya tayin oldu, orada
da devam etti. Ankara’da Müsteşarlık’ta Şenay
Gürvit, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in kızı,
dış operasyonlara bakıyor o zaman, karargâhta o
var. Operasyonun aktif sorumluluğu, alan
sorumluluğu Metin Günyol’da, masa sorumluğu ise
Nuri Gündeş ve karargâhta o tarihte dış istihbarat
masasına bakan, orada çalışan Şenay Gürvit’te.
Şenay Gürvit’in eşi Erkan Gürvit, o tarihte
Çankaya Köşkü’nde kayınpederi Kenan Evren’in
yanında MİT Cumhurbaşkanlığı Temsilcisi olarak
görev yapıyor.” Yani katillerle teması kuranlar
çok uzakta değil aileden… Eymur’dan MİT’in
Asala’ya yönelik Lübnan’daki operasyonunu organize
eden kişinin,
Eymur’la Erkan
Gürvit’in yakın arkadaşları olan eski MİT Müsteşar
Yardımcısı, öldürülen Hiram
Abbas odlunu da öğreniyoruz.
Dönemin Devlet
Başkanı Evren’in yaverinin
daha sonra 28 Şubat’çı Çevik Bir olduğunu
görüyorsunuz. Bugün DYP Genel Başkanı, Susurluk’un
en önemli asli unsurlardan birisi olan Mehmet
Ağar’ın bu ekiple olan ilişkisi zaten çok
açık bir şekilde biliniyor. Ağar
dokunulmazlıkların arkasında… Biz
bunları, kendilerinin açıklamalarından okuyoruz.
Biliyorsunuz
ciddi bir kontrgerilla külliyatımız var, ki
bir kütüphane dolusu oldu. Ağca, Çatlı gibi
adamların bilumum istihbarat teşkilatlarıyla
girdikleri ilişkiler, yaptıkları eylemler, sadece
Türkiye’de değil, tüm dünya da yazıldı, çizildi.
Çatlı’nın
Güney Amerika’daki CIA
kamplarında eğitildiği, Çatlı ve ekibinin
uluslararası istihbarat örgütleri tarafından
kullanıldığı, bizzat
içinde yer aldıkları üzerine, bir yığın yazılmış
değerlendirme, rapor, kitap, MİT raporu var.
Ayrıca bugüne kadar en üst düzeydeki devlet
soruşturması, ünlü Kutlu
Savaş, Susurluk Raporu- belli sayfaları hâlâ
açıklanmamış olan- bulunuyor. Ağca’ da
Çatlı da devletin elamanları, bunlar her
zaman
devlet ve yargı içerisinde kollanmış
insanlar.
ÖM:
Bu son derece karmaşık, devletle ve istihbaratla,
TSK ile, Özel Harp Daireleri ile ilişkileri bir
yana, politikacılarla ve polis şefleriyle, bir de
yargı organı da yanlış hesaplayıp duruyor. Mesela
erken tahliyelerde bulunuyor. Zaten katilleri
kurtaran bir sistem var, Adnan Keskin’in de dün
Radikal’de yazdığını gördüğümüz bir haberde
“suçluların cennet vatanı Türkiye” gibi, katilleri
kurtaran bir af sistemi var. Aflar ödül oluyor ve
infaz sistemleri, af ve infaz indirimleriyle
adalet duygusunun çok zedelenmesine yol açıyor.
Ama yargı organlarında da sürekli bir yanlış
hesaplama var, mesela Kırcı için sürekli var.
Kaçırılmaları hiç kastetmiyorum doğrudan doğruya
infaz süreleri de yanlış hesaplanıp serbest
bırakılıyorlar. Bu nasıl
oluyor?
AB:
“Derin devlet” dediğiniz
yapı, asker içerisinde olduğu gibi yargı
içerisinde yok mu? Tabii ki var, Yargıtay
içerisinde yok mu? Mahkemeler, hakim, savcılar
içerisinde, polis, jandarma içerisinde yok
mu?
Bu alanlar da örgütlenmediler mi? Elbette
varlar , hem de çok ciddi varlar.
Türkiye’de, tüm mesleki gruplar içerisinde derin
örgütlenmeler var. Yani bu işin hesaplamasını
yapan yargı adamının, baskı altında ya da değil,
Ağca’nın hapis süresini hesaplamayı, derin
örgütlenmenin talimatı ve emri doğrultusunda, ya
da gönüllü olarak yapmadığını ne kadar biliyoruz?
50 yıl boyunca her yere sirayet etmiş, her alana
sirayet etmiş, her alanda güçlenmişler. Siyaset
kurumunda yok muydu, Susurluk içinde kaç tane
milletvekilinin Çatlı ile olan ilişkileri
konuşulmadı mı? Görülmedi mi? Aynı şey yargı
adamları üzerinde yok mudur? Mümkün mü?
Görüyorsunuz daha yeni Beyoğlu
Başsavcısı’ydı eğil
mi?
ÖM:
Mahkemenin tahliye talebini üç kez reddettiği
Turan Çevik, oğlu Ahmet Hilmi Çevik ve damadı
Erkan Yıldız’ı resen tahliye eden Beyoğlu
Başsavcısı Canpolat’ın cezalandırılması isteniyor
müfettişler tarafından.
AB:
Devlet içerisinde gizli ve aslında çok da gizli
olmayan, derin devlet dediğimiz olgu aslında hep
etraftadır, onun operasyon yürüten birimiyle
bakmayın meseleye, onun dışında, bütün hayatımız
içinde gördüğümüz her yerde, ekonomi
bürokrasisinde de vardır, tarım bürokrasisi
içerisinde de vardır, yargı bürokrasisi içerisinde
vardır, yüksek öğrenim bürokrasisi içerisinde de
vardır.
ÖM:
Nasıl temizleyeceğiz?
AB: Bu
uzun soluklu bir iş. Ancak içte ve dışta tam saha
bir presle olacak bir iş, çünkü temizlik onların
işi oldu bugüne kadar. Bizim gibileri
temizlediler…
ÖM:
Yani “belgeye dayalıymış gibi hesap yapanlar ve
yaptığımız uyarılara rağmen bu Ağca’nın
tahliyesine yol açanlar için bir soruşturma
açılması gerekir. Bu böyle kapatılamaz” demiş
mesela İpekçi ailesinin avukatı Turgut Kazan da.
Çünkü bu kadar kör gözüm parmağına diye
adlandırılabilecek bir hesap hatasının da muhakkak
bir hesabının sorulması lazım değil
mi?
AB:
Hatırlar mısınız, geçen sene yansımıştı, Yargıtay
Başkanı ile Çakıcı, Kozinoğlu-
MİT ilişkisi, Çakıcı
dosyası
hakkındaki bilgi verme-alma meseleleri ne oldu?
ÖM:
Bildiğim kadarıyla hiçbir şey
çıkmadı.
AB:
Evet
hiçbir şey çıkmadı ama en azından teşhir
oldular. Burada vurgulamamız gereken önemli husus
bence şu; AKP ve hükümeti bu konularda adım
atmıyor, iktidar doğru
dürüst bir adım atamadı. Korkak bir iktidar AKP.
Aslında Gladyo- Susurluk, ki AKP’ye iktidar
yolunun açılmasına katkıda bulunan
süreçlerden
biridir, 90’larda banka, enerji, medya
bataklığında yaşananlar, artı Susurluk meselesi
AKP’nin doğmasına ve iktidar olmasına sebep
olmuştur. Zaten Susurluk gelip askere dayandığında
da,
28 Şubat’a ulaştık.. Susurluk dökümünün 28
Şubat’a katkısı olduğunu hep düşünürüm. Burada ne
yapıyor bu hükümet? Hesap sorma diye derdi var mı?
Bu işlerle pek derdi yok bu hükümetin…
ÖM:
Hükümet şimdi bunun üzerine gidip, “soruşturma
açılsın” diyen Turgut Kazan’a da, onun da talebine
cevaben bir soruşturma konusunda bir şey söylemedi
anladığım kadarıyla?
AB: Şu
ana kadar Adalet Bakanı’ndan bir yanıt gelmedi.
Sonuçta tam saha uygulanan bir baskı sonucunda
Adalet Bakanı Yargıtay’a yazdı ve en azından
tekrar içeri girmesi gerçekleşti. Ne Başbakan’dan,
ne Hükümet’ten, ne de AKP
Meclis Grubu’ndan bu gibi konularda cesur bir
tutum hiç gördünüz mü? Yargıtay Başkanı ile Çakıcı
meselesinde de aynı durumu gördük. İktidara
gelirken çok fazla hassasiyet gösterdikleri, hesap
soracaklarını söyledikleri banka, medya, enerji
bataklıklarından doğru dürüst hesap sordu mu AKP ?
Susurluk’la ilgili bir tasarrufu oldu mu? Kaldı
ki, Elkatmış gibi bir adamınız var, adamın
hayatı bu
konularda geçti, önemli bir birikime sahip bir kişi.
Bu konulara
AKP’nin yanaştığını görmüyoruz, o yüzden bu
konuda da çok fazla bir şey beklememek gerekiyor.
Mesela Adalet Bakanı Çiçek 1979’un 1 Şubat’ında
Abdi İpekçi öldürüldüğünde hangi haleti ruhiye
içindeydi?
Ben bunu çok merak ediyorum, AKP içindeki
milletvekillerinin, bakanların büyük bir bölümü,
Abdi İpekçi öldürüldüğünde “oh iyi oldu!” diyen
bir haleti ruhiye içindeler miydi?
ÖM:
Hükümetten bir soruşturma talebi gelirse sizinle
özel bir program yapalım, bu bizim size vaadimiz
olsun. “Bunu konuştuk, siz de demiştiniz” diyelim,
“hata yapan hesap veriyor” diyebilecek durumda
olmayı umut edelim.
(23
Ocak 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)