Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Deniz Aşırı
11:00 - 12:00
Adalet ve Derin Devlet
12 Ocak 2006, İstanbul
27/01/2006

 

Ömer Madra: Rusya’nın, Türkiye ile bağlantıları da dahil olmak üzere doğalgaz meselesinde neler oluyor? Sizin epey bildiğiniz, ilgilendiğiniz bir konu, isterseniz oradan başlayalım? Ondan sonra da biraz Ağca meselesine de değinebiliriz.

 

Ali Bilge:  Biz bu konuları,  dünyada ve kendi  coğrafyamız  üzerindeki enerji hususiyetlerini zaman zaman programlarımızda inceledik. Özellikle son yıllarda Kyoto Protokolü’nün de devreye girmesiyle, -daha doğrusu  tam da girmedi  ama  AB ülkeleri Kyoto Protokolü’ne uyma sözü verdiler. Avustralya ve Amerika dışarıda kabul etmedi.

 

Kyoto Protokolü kapsamında,  karbon  emisyonlarını düşürmek üzere tedbirler de almaya başladılar. AB’nin de doğalgaza olan –Türkiye de aynı şekilde- bağımlılığı yıllar içinde  arttı. Şimdi  AB, tükettiği enerjinin %38’ini petrolden, %26’sını doğalgazdan, kalanını da kömür, nükleer enerji ve yenilenebilir enerjiden sağlıyor. AB , petrol ve doğalgazı kendi içinde de üretiyor ama bunlar tüketimi karşılamaya yetmiyor. 25 üyeli AB’nin  2005-2030 döneminde  kendi doğalgaz üretiminin % 42 oranında  azalacağı,  ancak  tüketiminin  artacağı tahmin ediliyor.  AB, bugün kendi doğalgaz  üretimi ile tüketiminin %12’sini karşılayabilirken, 2030 yılında bu %6’ya düşüyor. Yani doğalgazda gelecekte  dış kaynaklara gittikçe  artan bir bağımlılığı var.  Karbon  emisyonları nedeniyle de zaten diğer kirleten enerji kaynaklarından  olabildiğince çıkmaya çalışıyorlar; dolayısıyla,  AB’nin doğalgaza olan bağımlılığı gelecek 20-25 yılda oldukça artıyor. AB doğalgazının büyük bir bölümünü Rusya’dan karşılıyor, yani AB’nin toplam enerji tüketiminde  ciddi yeri olan ithalat bağımlılığının çok çok büyük bir bölümünü, yarısına yakın bölümünü Rusya’dan karşılıyor. Arz çeşitliliği sağlamak üzere, talebini karşılamak için Kuzey Afrika ülkelerinden satın alıyor bir miktar, ama özellikle Rusya’ya olan ciddi bir bağımlılığı söz konusu. AB’nin doğalgaz ithalatını  sırasıyla %39 oranında Rusya’dan, %25 oranında Cezayir’den sıvılaştırılmış olarak yapıyor.

 

2020 yılında Avrupa’nın doğalgaz ve petrolde dışa bağımlılığının %70 oranında artacağı tahmin ediliyor. Doğalgazın ülkelere  en az maliyetli iletimi boru hatlarıyla oluyor, çünkü sıvılaştırılmanın bir maliyeti var, boru hatları ile iletimi buna göre daha az maliyetli. Denizyoluyla taşınması da ayrıca güvenlik sorunları nedeniyle  sorunlu. AB enerji stratejilerinde genelde doğalgazın boru hatlarıyla Avrupa’ya iletilmesi seçeneği  belirtiliyor.

 

Avrupa’nın kendisinin kömürü, petrolü ve doğalgazı olmasına karşın, kendi üretim ve rezervleri tüketimlerini karşılamaya yetmiyor. Ayrıca az önce söylediğimiz Kyoto Protokolü içerisinde doğalgaz, kömüre ve petrole göre, olabildiğince, daha temiz bir  kaynak.  Avrupa ülkelerinin  ekonomilerini sürdürebilmeleri  için  doğalgaza olan bağımlılıkları gittikçe  artıyor ve en yüksek oranda bağımlı olduğu ülke de Rusya.  Rusya’nın da  dünya doğalgazındaki egemenliği söz konusudur , dünya doğalgaz rezervleri içerisinde ciddi bir yeri var, önemli bir paya sahip. Dolayısıyla bu gelişmelere, Ukrayna ile Rusya arasındaki ve Avrupa ile Rusya arasındaki gelişmelere, genel olarak dünyanın bu bölgesindeki gelişmelere bu içerikte  bakmakta yarar var.  Rusya’nın  doğalgazı Avrupa’ya iletebilmesi için  2 boru hattı bulunuyor. Bir tanesi  Ukrayna üzerinden geçen boru hattı, ikincisi  Polonya ve Belarus üzerinden geçen boru hattı var. Son zamanlarda Ukrayna’nın kendi topraklarından geçen  boru hattı  nedeniyle bazı yaptırımları oldu Rusya’ya. Hatta Rusya, Ukrayna’nın iki milyar metreküp gaz çaldığını iddia ettiler.

 

ÖM: Ne oldu o? Sonucunu öğrenemedik iddianın.

 

AB: Sonuçta Rusya’nın boru  hatlarına ilişkin bazı sorunları oldu, hâlâ da var. Sonunda hem Polonya’yı hem de Ukrayna’yı bypass edebilecek bir hat geliştirmeye çalıştılar. Almanlarla , devreye sokmaya çalışacakları bir hattı  geliştirdiler. Hatta Schröder’in de  son icraatıdır, Putin’le birlikte,  Baltık Denizi’ni kat ederek Almanya’ya kadar uzanan, 1200 km uzunluğunda, yaklaşık 5.5 milyar Euro’ya mal olacak, 2010 yılında devreye girmesi beklenen bir hattı imzaladılar.

 

Bu, aslında AB ile değil,  Almanya ile yapılan bir anlaşmaydı. Bu yüzden  bu anlaşma   AB içinde de bazı  sancılara neden oldu. Rusya, doğalgazın Avrupa ülkelerine ulaşması için  hat sorunlarını aşmak istiyor. Bir de dünyada  biliyorsunuz petrolün bir piyasası var, fiyat piyasa içerisinde belirleniyor ama doğalgazın bir piyasası yok. Dolayısıyla doğalgazda tekel durumuna gelen ülkeler var. Bunların en gelişmişi de Rusya.

 

ÖM: Arkasından da tabii İran gelecek, dünyanın ikinci büyük rezervine sahip.

 

AB: Kesinlikle öyle. Suriye’de de var. Ciddi olarak bu konuda bir baskı kuruyor, bir kartel, OPEC gibi bir şey yaratmak istiyor diyebiliriz Rusya için. Gaz konusunda hakim olduğu bir gerçek. Bu bağlamda daha çok AB içerisinde Almanya olan ilişkilerini geliştiriyor ve eski Sovyetler Birliği dönemindeki ülkeleri, özellikle Doğu  Avrupa’daki birliğin eski  ülkelerini  bypass edecek bazı çözümler geliştiriyorlar, hatlar geliştiriyorlar.

 

Aynı zamanda fiyat üzerindeki egemenliğin siyasal sonuçlarını da görebiliyorsunuz. Rusya’nın Almanya ile olan ilişkileri her zaman iyidir. 2. Dünya Savaşı’nın en dramatik savaşını yapsalar da,  Almanya ile iletişimleri soğuk savaş zamanında da diğerlerine göre daha iyi olmuştu. Rusya’da zaten şu anda hakim olan yapı, ekol, yönetimdeki egemen doku bir Alman ekolu. Hatta, Ukrayna kökenli mühendisleri ve uzmanları çıkartmışlar, Alman kökenli Rusları görevlere getirmişler. Putin’in de bir Alman hayranlığı olduğu söyleniyor. Bu arada Putin Almanya’dan da ev alıyormuş.

 

ÖM: Öyle mi? Hayırlı olsun!

 

AB: Biliyorsunuz  Türkmenbaşı ve diğerleri de  Antalya’da ev alıyorlar.

 

ÖM: Onlara da hayırlı olsun.

 

AB: Yani önümüzdeki dönem  Rusya’nın doğalgazda kendisini ciddi olarak hissettirdiği bir dönem olacak. Şunu da söylemek gerekiyor; doğalgazın iletilememesinin, kesintilerin ardında yaşanan şiddetli soğuklar da var, hem İran’dan hem Rusya’dan gönderilen doğalgazın azalmasının nedenlerinden biri de soğuklar. Hakimiyeti olan bir üründe kendi egemenliğini kurmak istiyor Rusya, bu çok net anlaşılıyor. Daha önce de  çeşitli vesilelerle konuşmuştuk, AB’nin enerji ile ilgili geliştirdiği stratejilerden en önemlisi arzın çeşitlendirilmesiydi, yani Ruslara mahkum olmadan yaşamını sürdürmek. Doğalgaz, 21. yüzyılda en fazla  kullanılacak hammaddelerden, enerji kaynaklarından, birincil yakıtlardan bir tanesi. AB, doğalgazda  Rusya’ya olan  bağımlılığını azaltmaya dönük değişik politikalar denemek istiyor. Aynı zamanda Rusya da bu iki ülke ile, Ukrayna, Belarus ve Polonya hattının dışında dünyaya ve Avrupa’ya ulaşabilmek için diğer boru  hatlarını geliştiriyor. Mavi akım ve Türkiye’den geçen diğer hatlarla açılmayı düşünüyor. Bir taraftan da Irak’ın, İran’ın ve Kuzey Kafkasya’daki ülkelerin gazlarının Avrupa’ya iletilmesine ilişkin projeler geliştirmeye çalışılıyor. Bütün bu denklemlerde Türkiye’nin üzerinden geçen hatlar görülüyor.

 

ÖM: Ama İran’la bunu konuşmaya imkân yok.

 

AB: Tabii İran’la olan ilişkiler çok farklı bir noktaya gelmiş durumda. Önümüzdeki süreçte  özellikle Türkmen ve Azeri gazı var, Suriye ve Irak’ta bulunan doğalgazın iletimi konuları var, bunlar hep böyle nazik  dengeler üzerinden geçiyor. Türkiye de zaten doğalgazda %100, petrolde de %92 oranında dışarı bağımlı bir ülke. Türkiye de  doğalgazının büyük bir  bölümünü Rusya’dan karşılıyor. Türkiye’nin bağımlılığı da Avrupa’nın bağımlılığından hiç farklı değil, hatta daha fazla, sadece Türkiye’nin,  bu kaynaklara olan yakınlığı ve hatırı sayılır uzunlukta doğalgaz boru hatlarına  sahip olması nedeniyle,  bu ortamı  değerlendirebilme imkânı olabilir. Türkiye’nin kendi konumundan kaynaklanan avantajları var. Yakın gelecekte Azerbaycan’dan gelen, - Şah Denizi’nde 1 trilyon metreküp civarında doğalgaz olduğu tahmin ediliyor- gazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya iletilmesi söz konusu. Azeri gazının Türkiye’den Avrupa’ya iletilmesi gerçekleşebilecek. “Nabuka Hattı” denilen bir hatla, Yunanistan’a bu yılın sonunda gaz  verilmeye başlanıyor, oradan İtalya’ya, oradan da  Avusturya’ya kadar uzanan bir hattın gerçekleşmesi bekleniyor.

 

Türkiye’nin doğalgazda ithalata olan bağımlılığı 2020 yıllarında %82’lere  kadar artıyor.  Türkiye’nin kendi enerji çeşitlemesini de gerçekleştirmesi gerekiyor. İhracat gelirlerinin büyük bir kısmı  doğalgaz- enerji faturasına gidiyor.

 

ÖM: Bu darboğaz hakkında epey konuşulmaya devam edeceğiz.

 

İsterseniz biraz da Ağca olayına bakalım. İtalya’da Papa’ya öldürme teşebbüsünde bulunan, öldürmediği halde müebbet hapisle cezalandırılan Mehmet Ali Ağca’nın, Türkiye’de, Türkiye’nin en tanınmış gazetecisi Abdi İpekçi’yi öldürmesine, bir de gasp suçu olmasına rağmen en çok 13 yıl yatacak olması durumu hakkında ne diyorsunuz?

 

AB: Onu da yatmıyordu, serbest bırakılmıştı.

 

ÖM: Serbest bırakıldı ama sonra bir baskı sonunda galiba tekrar içeri alındı.

 

AB: Kamuoyunun ve medyanın son 10-15 gün içerisinde ciddi bir tam saha baskısı oldu ve bunun sonucu da alındı denilebilir. Sık sık karşılaştığımız bir durum; bir dönemin, ülkücü, katliam sanığı aktörleri Abdullah Çatlı gibi, Çakıcı gibi, Kırcı gibi, Ağca gibi, Oral Çelik gibi bir takım isimler var, bunlar 1970’li yılların ülkücü hareketi içerisinde yetişmiş, MHP bünyesi içerisindeki örgütlenmeler içerisinde yer almış...

 

ÖM: Katiller

 

AB: Bu katiller sürüsünün aynı zamanda Türkiye’nin istihbarat örgütlerinin, devletin bizzat elemanları olduklarını, her daim korunduklarını ve devletin asli ve kayırılmış kahramanları kategorisinde yer aldıklarını geçen zaman içerisinde yeterince  öğrendik. Bu isimleri çok daha  genişletilebiliriz. Bu müseccel katiller, 1970’li yılların iç savaş senaryosunda yer almış, sağda, faşist, ülkücü, MHP kadroları içerisinde bulunan “sivil milis” güçlerinin reisleri konumundalar. Geçen 15-20 yıl içinde patlak veren bazı olaylarda ortaya çıktı ki,  bu katiller, devletimizin asli unsurları. Susurluk  kazasıyla bu ilişkiler ve yapı  daha iyi anlaşıldı.

 

1950’li yılların başından itibaren, NATO’ya dahil ülkelerde -elbette Türkiye’de de-  seferberlik örgütü, Gladyo, Kontrgerilla vs  gibi çeşitli adlarla  devletlerin  içinde çeşitli örgütlenmeler kuruldu. Bunların temelinde, başında ABD’nin olduğunu, NATO’nun olduğunu görüyoruz. Türkiye’de de bu gizli örgütlenmelerin, TSK içinde  yapılandığını görüyoruz. Başlangıçta Türkiye’deki ABD  birimlerin içinde çalışmaya başlıyorlar, hep  onların kontrolünde çalışıyorlar. Bu örgütün sivil uzantıları, hücreleri, başka değişik yapıları var ve  bunların temel görevi, Türkiye’nin sola, sosyalizme ve geniş demokrasiye karşı olmasını sağlamak, anti-demokratik bir yapıyı oluşturmak ve bu yapıyı korumak, olabildiğince milliyetçi ve dinci motiflerle kamuoyunu  dokumak ve  bu geri yapı içinde tutmak, sola, demokrasiye yönelimini engellemek. Solcuları, sosyalistleri ve demokratları, geniş demokrasi talep edenleri susturmak sindirmek… Türkiye’de de malum,  çoğumuzun tanık olduğu,kanlı 60 ve  70’li yıllar yaşandı, bir iç savaş yaşandı.

 

Bu mevzuları çok konuştuk ve daha çok  konuşacağız, ama bu katiller ile 12 Eylül’ün darbeci generallerinin, cuntacılarının,  Milli Güvenlik Konseyi’nin ilişkisinin vurgulanması  bence son derece önemli. Bu insanlar Abdi İpekçi’yi öldürmüşler, onlarca bireysel ve toplu  katliamı gerçekleştirmişler, onlarca aydın,  bilim adamı  öldürmüşler.. Bu katillerin kimi hapishanede yatıyor, kimileri yurt dışına kaçmış ya da kaçırılmış, böylesi bir katiller grubuyla devletimiz ilişki kuruyor. Ve bu katillerden oluşturulan timler, devlet için çalışmaya başlıyorlar. Bunların çoğu uyuşturucu kaçakçısı aynı zamanda.. İlişki nasıl kuruluyor? 12 Eylül’de MİT’in Köşk’teki temsilcisi, dönemin devlet başkanı, cuntanın başı  Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit. Bugün hiç kimse   Erkan Gürvit’e  bir şey sormuyor. Sözde, Türkiye’nin Ermeni Asala  örgütüyle  olan mücadelesi,  bu insanlar üzerinden yürütülecek/ yürütülüyor. Yani, bu katillere ikinci bir görev emri çıkıyor, ne de olsa birinci görevlerini başarıyla tamamlıyorlar. Bu katiller grubunu örgütleyen birimin başında da Kenan Evren’in kızı var, Şenay Gürvit.

 

O da, o dönemde MİT’te görev yapıyor. Bakın bunları ben söylemiyorum, bunları dönemin çok önemli bir MİT elamanı-şefi olan  Mehmet Eymur söylüyor. Aksiyon dergisinde yayımlanan söyleşide  diyor ki; “Abdullah Çatlı ile kim temas kuruyor? Çatlı ve Avrupa’daki Asala operasyonları tamamen MİT İstanbul Bölge Başkanlığı’nın o zamanki bölge başkanı Nuri Gündeş ve Metin Günyol’un yürüttüğü bir şey.”

 

ÖM: Resmi bir kanal zaten?

 

AB: Devam ediyor; “Nuri Gündeş üst düzey yönetici olarak işin başında, Ankara’ya tayin oldu, orada da devam etti. Ankara’da Müsteşarlık’ta Şenay Gürvit, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in kızı, dış operasyonlara bakıyor o zaman, karargâhta o var. Operasyonun aktif sorumluluğu, alan sorumluluğu Metin Günyol’da, masa sorumluğu ise Nuri Gündeş ve karargâhta o tarihte dış istihbarat masasına bakan, orada çalışan Şenay Gürvit’te. Şenay Gürvit’in eşi Erkan Gürvit, o tarihte Çankaya Köşkü’nde kayınpederi Kenan Evren’in yanında MİT Cumhurbaşkanlığı Temsilcisi olarak görev yapıyor.” Yani katillerle teması kuranlar çok uzakta değil aileden… Eymur’dan  MİT’in Asala’ya yönelik Lübnan’daki operasyonunu organize eden kişinin,  Eymur’la  Erkan Gürvit’in yakın arkadaşları olan eski MİT Müsteşar Yardımcısı, öldürülen  Hiram Abbas odlunu da öğreniyoruz.

 

Dönemin  Devlet Başkanı Evren’in  yaverinin daha sonra 28 Şubat’çı Çevik Bir olduğunu görüyorsunuz. Bugün DYP Genel Başkanı, Susurluk’un en önemli asli unsurlardan birisi olan Mehmet Ağar’ın bu ekiple olan ilişkisi  zaten çok açık bir şekilde biliniyor. Ağar dokunulmazlıkların arkasında…  Biz bunları, kendilerinin açıklamalarından  okuyoruz. Biliyorsunuz  ciddi bir kontrgerilla külliyatımız var, ki bir kütüphane dolusu oldu. Ağca,  Çatlı gibi adamların bilumum istihbarat teşkilatlarıyla girdikleri ilişkiler, yaptıkları eylemler, sadece Türkiye’de değil, tüm dünya da yazıldı, çizildi. Çatlı’nın  Güney Amerika’daki  CIA kamplarında eğitildiği, Çatlı ve ekibinin uluslararası istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığı,  bizzat içinde yer aldıkları üzerine, bir yığın yazılmış değerlendirme, rapor, kitap, MİT raporu var. Ayrıca bugüne kadar en üst düzeydeki  devlet soruşturması, ünlü  Kutlu Savaş, Susurluk Raporu- belli sayfaları hâlâ açıklanmamış olan- bulunuyor.  Ağca’ da Çatlı da devletin elamanları, bunlar her zaman  devlet ve yargı içerisinde kollanmış insanlar.


ÖM: Bu son derece karmaşık, devletle ve istihbaratla, TSK ile, Özel Harp Daireleri ile ilişkileri bir yana, politikacılarla ve polis şefleriyle, bir de yargı organı da yanlış hesaplayıp duruyor. Mesela erken tahliyelerde bulunuyor. Zaten katilleri kurtaran bir sistem var, Adnan Keskin’in de dün Radikal’de yazdığını gördüğümüz bir haberde “suçluların cennet vatanı Türkiye” gibi, katilleri kurtaran bir af sistemi var. Aflar ödül oluyor ve infaz sistemleri, af ve infaz indirimleriyle adalet duygusunun çok zedelenmesine yol açıyor. Ama yargı organlarında da sürekli bir yanlış hesaplama var, mesela Kırcı için sürekli var. Kaçırılmaları hiç kastetmiyorum doğrudan doğruya infaz süreleri de yanlış hesaplanıp serbest bırakılıyorlar. Bu nasıl oluyor?

 

AB: “Derin devlet”  dediğiniz yapı, asker içerisinde olduğu gibi yargı içerisinde yok mu? Tabii ki var, Yargıtay içerisinde yok mu? Mahkemeler, hakim, savcılar içerisinde, polis, jandarma içerisinde yok mu?  Bu alanlar da örgütlenmediler mi?  Elbette varlar , hem de çok ciddi  varlar. Türkiye’de, tüm mesleki gruplar içerisinde derin örgütlenmeler var. Yani bu işin hesaplamasını yapan yargı adamının, baskı altında ya da değil, Ağca’nın hapis süresini hesaplamayı, derin örgütlenmenin talimatı ve emri doğrultusunda, ya da gönüllü olarak yapmadığını ne kadar  biliyoruz? 50 yıl boyunca her yere sirayet etmiş, her alana sirayet etmiş, her alanda güçlenmişler. Siyaset kurumunda yok muydu, Susurluk içinde kaç tane milletvekilinin Çatlı ile olan ilişkileri konuşulmadı mı? Görülmedi mi? Aynı şey yargı adamları üzerinde yok mudur? Mümkün mü? Görüyorsunuz daha yeni  Beyoğlu Başsavcısı’ydı  eğil mi?

 

ÖM: Mahkemenin tahliye talebini üç kez reddettiği Turan Çevik, oğlu Ahmet Hilmi Çevik ve damadı Erkan Yıldız’ı resen tahliye eden Beyoğlu Başsavcısı Canpolat’ın cezalandırılması isteniyor müfettişler tarafından.


AB: Devlet içerisinde gizli ve aslında çok da gizli olmayan, derin devlet dediğimiz olgu aslında hep etraftadır, onun operasyon yürüten birimiyle bakmayın meseleye, onun dışında, bütün hayatımız içinde gördüğümüz her yerde, ekonomi bürokrasisinde de vardır, tarım bürokrasisi içerisinde de vardır, yargı bürokrasisi içerisinde vardır, yüksek öğrenim bürokrasisi içerisinde de vardır.

 

ÖM: Nasıl temizleyeceğiz?

 

AB: Bu uzun soluklu bir iş. Ancak içte ve dışta tam saha bir presle olacak bir iş, çünkü temizlik onların işi oldu bugüne kadar. Bizim gibileri temizlediler…


ÖM: Yani “belgeye dayalıymış gibi hesap yapanlar ve yaptığımız uyarılara rağmen bu Ağca’nın tahliyesine yol açanlar için bir soruşturma açılması gerekir. Bu böyle kapatılamaz” demiş mesela İpekçi ailesinin avukatı Turgut Kazan da. Çünkü bu kadar kör gözüm parmağına diye adlandırılabilecek bir hesap hatasının da muhakkak bir hesabının sorulması lazım değil mi?

 

AB: Hatırlar mısınız, geçen sene yansımıştı,  Yargıtay Başkanı ile Çakıcı,  Kozinoğlu- MİT ilişkisi,  Çakıcı dosyası  hakkındaki bilgi verme-alma meseleleri  ne oldu?

 

ÖM: Bildiğim kadarıyla hiçbir şey çıkmadı.

 

AB: Evet  hiçbir şey çıkmadı ama en azından teşhir oldular. Burada vurgulamamız gereken önemli husus bence şu; AKP ve hükümeti bu konularda adım atmıyor, iktidar  doğru dürüst bir adım atamadı. Korkak bir iktidar AKP. Aslında Gladyo- Susurluk, ki AKP’ye iktidar yolunun açılmasına katkıda bulunan süreçlerden  biridir, 90’larda banka, enerji, medya bataklığında yaşananlar, artı Susurluk meselesi AKP’nin doğmasına ve iktidar olmasına sebep olmuştur. Zaten Susurluk gelip askere dayandığında da,  28 Şubat’a ulaştık.. Susurluk dökümünün 28 Şubat’a katkısı olduğunu hep düşünürüm. Burada ne yapıyor bu hükümet? Hesap sorma diye derdi var mı? Bu işlerle pek derdi yok bu hükümetin…

 

ÖM: Hükümet şimdi bunun üzerine gidip, “soruşturma açılsın” diyen Turgut Kazan’a da, onun da talebine cevaben bir soruşturma konusunda bir şey söylemedi anladığım kadarıyla?

 

AB: Şu ana kadar Adalet Bakanı’ndan bir yanıt gelmedi. Sonuçta tam saha uygulanan bir baskı sonucunda Adalet Bakanı Yargıtay’a yazdı ve en azından tekrar içeri girmesi gerçekleşti. Ne Başbakan’dan, ne Hükümet’ten,  ne de AKP Meclis Grubu’ndan bu gibi konularda cesur bir tutum hiç gördünüz mü? Yargıtay Başkanı ile  Çakıcı meselesinde de aynı durumu gördük. İktidara gelirken çok fazla hassasiyet gösterdikleri, hesap soracaklarını söyledikleri banka, medya, enerji bataklıklarından doğru dürüst hesap sordu mu AKP ? Susurluk’la ilgili bir tasarrufu oldu mu? Kaldı ki, Elkatmış gibi bir adamınız var, adamın  hayatı  bu konularda geçti, önemli bir birikime sahip  bir kişi. Bu konulara  AKP’nin yanaştığını görmüyoruz, o yüzden bu konuda da çok fazla bir şey beklememek gerekiyor. Mesela Adalet Bakanı Çiçek 1979’un 1 Şubat’ında Abdi İpekçi öldürüldüğünde hangi haleti ruhiye içindeydi?  Ben bunu çok merak ediyorum, AKP içindeki milletvekillerinin, bakanların büyük bir bölümü, Abdi İpekçi öldürüldüğünde “oh iyi oldu!” diyen bir haleti ruhiye içindeler miydi?

 

ÖM: Hükümetten bir soruşturma talebi gelirse sizinle özel bir program yapalım, bu bizim size vaadimiz olsun. “Bunu konuştuk, siz de demiştiniz” diyelim, “hata yapan hesap veriyor” diyebilecek durumda olmayı umut edelim.

 

(23 Ocak 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan