Ömer
Madra:
Kuş gribi meselesine biraz eğilelim demiştik.
Ali
Bilge:
Kuş gribinin iktisadi etkileri üzerine pek çok şey
söyleniyor, derli toplu bir çalışma henüz ortaya
tam
çıkarılmış değil, sektör
kuruluşlarının ya da
hükümet yetkililerinin yaptığı bazı
açıklamalar var, kapsamlı
olmayan
değerlendirmeler var.
Bildiğim kadarıyla Uluslararası Para Fonu Türkiye
Masası bir sonraki gözden geçirmeye bu konuya
ilişkin bir değerlendirme sunacağını söyledi, hem
sektör üzerine , hem Türkiye ekonomisi üzerine
etkilerini içeren. Devam etmekte olan programın
dengelerini
saptıracak bir durum olmadığını ifade
ettiler ancak ekonomi üzerine muhtemel etkilerini
inlemeye başladıklarını da ifade ettiler. Bu konu
hakkında
çıkan bilgileri, ikili görüşmeler
çerçevesinde çıkan manzarayı biraz özetlemek
istiyorum. Kişilerden, kurumlardan aldığım
bilgileri derledim. Bir de kuş gribinden önce beyaz et
sektörü ne durumda imiş, onu en azından ortaya
koyalım istedim. İsterseniz çok sıkmadan
dinleyicilerimizi sektörün bir fotoğrafını
koyalım. 2005 yılı itibariyle bu sektör, 940 bin
ton piliç eti üretiyormuş, 50 bin ton da hindi eti
üretiyor ve toplam 1.045 bin ton kanatlı et
üretiyormuş yıllık olarak. Sektör yıllık ortalama
olarak
da 10 milyar adet yumurta üretiyormuş,
dolayısıyla
ülkenin bir numaralı hayvansal protein
kaynağı durumunda. Türkiye, 2004
yılında dünya ülkeleri arasında piliç üretiminde
14. sırada.
Geçen
yıllar boyunca kırmızı et üretiminin
giderek azalmasıyla, hayvansal protein açığını
Türkiye bu sektörden
karşılamış, şu rakam çarpıcı: 1990 yılında
kişi başına 3.8 kilo piliç eti tüketirken, 2004
yılında bu 14 kiloya yükselmiş. Yani kırmızı etten
doğan protein açığını, beyaz
etle
karşılamaya, ikame etmeye
başlamışız.
ÖM:
Daha da ucuz tabii.
AB:
Evet beyaz et devreye giriyor, vs. bir de kırmızı
et de...
Avi
Haligua:
Deli dananın da etkisi
olmuştur.
AB:
Mutlaka var,
AB ülkelerinde kişi başı ortalama beyaz et
tüketimi
20 kg imiş, daha
doğrusu piliç eti tüketimi. Yumurta tüketimine
bakarsak ; kişi başına 1990’da
139 adet tüketiyormuşuz, 118 adete
gerilemiş. Yumurta tüketiminde azalma olmuş.
ÖM:
İlginç.
AB:
Yumurta tüketiminde AB ortalaması 223 imiş. Bu
bilgileri
beyaz et üreticileri birliğinden derledik
ve kendileriyle de görüştüm. Türkiye’de piliç,
yavru civciv üretimi, broller üretiminde çalışan
yaklaşık
12 bin adet firma varmış, 3 bin adet de
yumurta işletmesi mevcutmuş, irili ufaklı.
Geçimini tavukçuluk sektöründen ama üretici
sektörle ilgili esnaf, yemci, ilaççı, vs. bütün
birbirini destekleyen sektörleri de
kattığımızda, bu işle
uğraşan insan sayısının 2 milyon kişi olduğunu
söylüyorlar.
ÖM:
2 milyon kişiyi doğrudan ilgilendiren bir
sektör?
AB:
Yonca üretiyorsunuz, mısır üretiyorsunuz
tavukçuluk sektörüne satıyorsunuz, bunun gibi.
Yıllık cirosunun 2.5 milyar dolar civarında olduğu
söyleniyor. Mesela bizim yıllık mısır üretimimiz 4
milyon tonmuş, ülkede
üretilen mısırın %40’ı piliç üreticileri
tarafından alınıyormuş. Şu anda Toprak Mahsulleri
Ofisi stoklarının 600 bin
ton civarında olduğu ifade ediliyor. Stok
maliyeti,
ton başına 200 ABD doları, dünya fiyatı da
maliyeti ortalama 100 ABD doları. Biz, %100
maliyetli bir stok tutma sistemine
sahibiz.
ÖM:
Yani dünya ortalamasının iki
katı?
AB:
Evet. Mesela, tavukçuluk sektörü durduğunda mısır
üretimi, üreticisi stoklama, TMO’ya kadar uzanan
bir zarar zinciri söz konusu oluyor. Tabii bu
rakamlar tek tek kontrol edilmedi
ama yetkili ağızların, kurumların rakamları. TMO’nun
eğer böyle devam ederse almak zorunda olduğu mısır
950 bin tonmuş bugünden itibaren. Yani TMO’nun
zararları 1-1,5 milyar doları bulur
diyorlar.
AH:
Hükümetin bu konuda neden bu kadar duyarlı olduğu
ve sürekli niye halkla ilişkiler faaliyeti
yürüttüğü tavukçuluk konusunda netleşiyor. Ama
yine de şunu anlamıyorum, söylemek lazım herhalde,
endüstriyel olmayan tavukçuluğun yani insanların
kendi ihtiyaçları, kendi yemekleri için
yetiştirdiği tavukçuluğun tamamen öldürülmesi ve
kötülenmesi, şeytanlaştırılması üstünden bunun
yapılması da çok hoş olmadı.
AB:
Burada şunu söylüyorlar, bir iki yetkili
veterinerle konuştum, bu aşırı soğuklarda, halk
arasında söyleniyor ya, bir takım virüsleri,
mikropları öldürür diye, bu tavuk vebası soğukta
yaşıyormuş.
AH:
Hatta daha uzun yaşıyor diye
okumuştum.
AB:
Kene üzerinde de yaşadığı için,
özellikle kurban bayramında sürü akımıyla da
ülkenin çok değişik yerlerine yayılıyor.
Dolayısıyla ilk suçlu olarak herkesin evinde
beslediği kanatlılar oldu.. Entegre tesislere
ilişkin hatırlarsın , bir şey
olmadı, ama sonra çıkma tavuk diye bir şey
söylendi, zayıflamış...
AH:
Artık pek yumurta vermeyenlerin dışarıya
satılması, köylülere
satılması.
AB:
Ve ondan da kaynaklandığı
söylendi.
ÖM:
Daha önceki ilk 1997’de yanılmıyorsam Hongkong’da
ortaya çıktığı zaman orada kanatlı hayvan
pazarında ama entegre tesislerden de gönderilmiş
hayvanlarda da çıktığı biliniyordu.
AB:
Aslında şöyle bir şey var, yıllardır iç
tüketimde
ciddi artış
olmasına karşın,
Türkiye’nin ihracatı o kadar yüksek değil.
İhracat
rakamlarını da vermek
istiyorum, oradan da başka bir konuya geleceğim,
Türkiye’nin ihracatı 2005 yılında 24 milyon ABD
doları civarında, bu ihracatı yaptığı ülkeler de
Makedonya, Azerbaycan, KKTC, Türkmenistan,
Ukrayna, İsrail, Irak, Bulgaristan gibi ülkeler ve
çok cüzzi bir ihracatımız var ki, bu ihracat
da durmuş durumda.. Bunun nedenini araştırdım.
Örneğin AB ülkeleri için, ki kriterler
çerçevesinde yapılan bir standart uygunluğu
çalışması devam ediyormuş ve 6 kesimhane
incelenmiş ve bu
incelemelerin sonucunda ithalat yapılması uygun
görülen 3. ülkeler listesine girebileceği
Türkiye’nin düşünülmüş ama bu girişim olmamış.
Tabii ki , Manyas’ta görülen ve daha sonra
Iğdır’da görülen tavuk vebası vakaları az olan
ihracatı da etkiledi. Türkiye’nin ne ölçüde
AB’ye ihracat yapabilecek düzeyde olduğumuz konusu
henüz netlik kazanmış değil. AB’nin 740
bin tonluk bir ithalatı varmış, Türkiye o pazardan
pay almak istiyor, ancak bu
durumda zaten kendisi de tüketemiyor. Zaten sektör
Manyas’tan sonra %90 oranında gerilemiş, 27
Aralık’taki Iğdır vakasından sonra zaten %100’lere
kadar ifade edebileceğimiz bir tüketim gerilemesi
yaşanıyor. Sektör 3 aylık
sürede %30 üretim düşürmüş, son vakalardan
sonrada
%50’lere varan bir sektör küçülmesi
yaşanmış.
ÖM:
Şu anda %50 civarında küçülmüş olarak mı
seyrediyor?
AB:
Evet. Küçülme kararı almış zaten, stoklar hızla
artmaya devam etmekte ve dolaylı yoldan bütün
diğer alanlar da etkileniyor. Fiilen çalışan kişi
sayısının 500 bin civarında olduğu söyleniyor ama
2 milyon kişiyi ilgilendiriyor. %50 küçülmesi, 250
bin kişinin işsiz kalması anlamına geliyor. Zaten
7500 kümes boş kalacak.
ÖM:
Bu 250 bin kişinin işsiz kalması sonucunu mu
veriyor? Bu dehşet verici bir rakam.
AB:
Öyle. Beyaz et sanayicileri birliğinden aldım,
hükümete sunmuşlar bu bilgileri.
ÖM:
Vay canına!
AB:
Bir de şu tarafı var, tavuk eti ucuz bir protein
kaynağı
kırmızı ete göre, mesela Türkiye’de kişi başı
tüketimi 14 kiloya çıkmış ya, aynı tarihte kırmızı
et tüketim miktarı 13 kilo. Sektör %50
küçüldüğünde
kişi başı tüketim 7 kiloya düşecek. Bu da
nesil üzerinde bir etki yaratacak, parasal
değerinin ötesinde protein alamayacak, kırmızı et
pahalı, onu tüketemiyor zaten, beyaz et,
tüketiyor, yumurta tüketiyor, en ucuzu o. Bu
durumun
getirdiği bir protein açığı olabilecektir.
Bu tür şeyler zaten çok fazla hesaba katılmıyor,
ölçülmüyor. Bütün bu fotoğrafın çok iyi çekilmesi
gerekiyor, ben kişisel olarak oradan
buradan
bilgi toplamaya çalışıyorum, bakanlıktan
sanayicisine; ama bu durumun top yekun ortaya
konması gerekiyor. Mecliste düzenlenen piliç
partileri ile mesele çözülmez, bu partiye Başbakan,
Meclis Başkanı diğer zevatta katıldı, destekledi,
iyi de önce biz bir manzarayı görelim, Türkiye’de
iktisatçılar biraz bu tarafa eğilsinler,
araştırmalarını yoğunlaştırsınlar. Sadece İstanbul
Menkul Kıymetler Borsası ve Merkez Bankası, para
piyasalarının ötesine biraz çıkalım; bakın burada
bir yangın var, en azından bu rakamları oturalım
elden geçirelim, vahamet mi değil mi bakalım,
bir de bunun turizm tarafı var, pek çok tarafı
var, fotoğrafı ortaya koyalım. Bir iki kriz
toplantısı yapılmış, onların tutanaklarına baktım,
orada da insanlar taleplerini söylüyor, şirketler
özellikle daha kendi seslerini duyurabiliyorlar.
Bahar ve yaz aylarında durum kendini daha iyi
hissettirecektir.
ÖM:
Tabii bu işin tamamen iktisadi analizlerle, sosyal
ve iktisadi diyelim, ilgili yanı, bir de tabii
bambaşka bir yanı daha var ki, Dünya Sağlık
Teşkilatı başta olmak üzere bütün bu konudaki
bilim insanlarının hemfikir oldukları bir husus,
bu kuş gribinin artık ebediyen aramızda kalacağı ,
yani hiçbir şekilde kökünün kazınmasının mümkün
olmadığı ve mutasyon gerçekleşirse -ki
gerçekleşeceğine neredeyse %100 gözüyle bakılıyor-
insandan insana geçebilecek o zaman çok daha büyük
çapta, pandemik denilen, yani bütün dünya
ülkelerini saran bir salgın olması söz konusu.
Özellikle de Hindistan gibi, Güneydoğu Asya, Doğu
Asya gibi ülkelerde büyük insan topluluklarının
bir arada yaşadığı, aynı zamanda da tavukçuluk ve
sektörün de çok yoğunlaştığı yerlerde insanlarla
tavukların vs. iç içe yaşadığı yerlerde büyük bir
pandemik olacağından neredeyse eminler. Sadece
zamanı bilinmiyor. O zaman buna karşı ilaç
stoklamak, bir de aşı geliştirilmesi lazım. Mevcut
ilaçları da zengin ülkelerin şimdiden kuyruğa
girip stoklamış oldukları, onun için de yoksul
ülkelerin durumunun hiç bilinmediği, bir meçhul
olduğu söyleniyor. Bunların da ayrıca konuşulması
gerekiyor. Ne kadar ısmarlandı, ilaç diye de
konuşulması lazım.
AB:
Farkındaysanız kuş gribi gündemden
çıktı.
ÖM:
Onun için endişe verici.
AH:
Bayramda konu henüz sıcakken bir çok basın
kuruluşu yurt dışından gelip Türkiye’deki bu
durumu izliyordu. Türkiye’de bu konuda konuşacak
gazeteci bulamadıklarını, kimi arasalar bütün
kapıların yüzlerine kapandığını söylüyorlardı ve
bu konuda kiminle konuşulur diye hakikaten bucak
bucak insan arıyorlardı. Genelde bir konsensus var
gibi, yani ekonomik olarak zarar etmemek adına
genel bir sessizlik var
galiba.
AB:
Benim dikkatimi çeken ve bir noktada da teyidini
aldığım bir durum var, mesela veteriner hekimleri
konuşmuyor. Veteriner Hekimleri Odası, Birliği,
mesleki kuruluşlar konuşmuyor.
ÖM:
Gazeteciler konuşmuyor.
AH:
Benim gazetelerde tek gördüğüm reklamlar aslında
kuş gribi ile ilgili.
AB:
Uğur Dündar’ın ikna
edilmesi...
AH:
Bu tavukları güvenle yiyebileceğimize dair Uğur
Dündar’ın iknası var ve “bu bir reklam değildir,
Uğur Dündar ücret almamıştır” diye ayrıca her
birinin üzerinde yazıyor.
AB:
Bir de TRT’nin eski sıkıyönetim bildirileri gibi,
haberlerin sonuna bırakılmış, hiç de ilgi
çekmeyen, halkla temas kurmayan, soğuk
bildirilerin okunması var, mutad Silahlı Kuvvetler
saati gibi, kuş gribi saatleri..
Bu konuda araştırma yaparken ilginç bir
şey öğrendim; kuş gribine karşı dünyada finansal
kuruluşlar
kapitalist sistemin en önemli merkezi
olan
banka sektörü, özel bir
tedbirler geliştirmeye
başlamışlar. Bütün büyük bankalar olası
deprem vb.
afetlere karşı geliştirdikleri sistemlere
benzer önlemleri, kuş gribine karşı da
geliştirmişler. Olası durumlarda iş kayıplarını
önlemeye dönük kriz planları
geliştirmişler.
ÖM:
Hiçbirinin de baş edemeyebileceği bir durumla
karşı karşıya da kalabiliriz. Benim okuduğum
yazılara göre, tahminler çok değişken ama 2
milyonla 1 milyar ölüm arasında değişiyor. Bu 1
milyar da ekstrapolasyon yoluyla 1918’deki büyük
İspanyol humması ya da İspanyo gribine denen
hastalıkla karşılaştırılarak ölçülüyor. Mesela
Hindistan’da çok büyük sayıda insanın kaybına yol
açmış o zaman, aynı oranları bu nüfusa ve
şartların değişmesine göre oranladıkları zaman, 1
milyara kadar, dünya nüfusunun 1/6’sı kadar kayıp
verilebileceği hesaplar arasında. Çok tuhaf bir
durum var yani.
AB:
Feci bir durum var ve biz unuttuk! Baktım son bir
haftanın gazetelerinde kuş gribi ile ilgili haber
de pek yok.
ÖM:
Bütün haberleri unutma eğilimindeyiz
zaten.
AB:
Türkiye’de de bazı bankalar kuş gribine karşı
sistem-önlem geliştirmeye başlamışlar biliyor
musunuz? İnsanlar evlerinden bankaları idare
edeceklermiş.
ÖM:
Öyle mi?
AB:
Sars’tan sonra kuş gribi de gelince,
özellikle
Amerikan ve Güney Asya bankaları bu konuda
çeşitli tedbirler alıyorlar; mesela “insanlar işe
gelmeden, birbiri ile temas etmeden, bankacılık
hizmetlerinin sürdürebilmesi nasıl sağlanır?” diye
düşünüyorlar. Evlerinden laptoplarla erişim gibi,
yedeklemeler, vs. böyle şeyler düşünüyorlar. Ama
sizin dediğiniz durum söz konusu olduğunda hiç gerek
kalmayabilir.
ÖM:
Biz de zaten radyodan hiç çıkmadan bu işi
halletmeyi düşünüyoruz! Sonsuza kadar konuşacağız
burada.
AB:
Şimdi bağlantılı olarak ikinci konuya geçmek
istiyorum. Sağlık hizmetleri ve özellikle koruyucu
sağlık hizmetlerinde durum nedir? Bu vesile ile
tekrar bakmamızı gerektiriyor. Ekonomik büyüme
ve
verimlilik, sağlıkla ilişkili bir konudur.
Koruyucu sağlık hizmetleri, halk sağlığı
hizmetlerinin genel sağlık hizmetleri içinde
payının yüksek olması önemsenir. Bizde de
tam tersidir, bunun payı çok düşüktür, tedavi ve
ilaç harcamaları acayip
yüksektir.
Toplam bütçe içinde sağlık
harcamaları
%5, toplam kamu sağlık harcamasında
ise
%1-2 oranında koruyucu sağlık hizmetleri
var.
2005 yılında sağlık hizmetlerinde ayrılan
bütçe ödeneğine baktığımızda
tespitimizi doğruluyor. Kasım ayı sonunda
koruyucu sağlık hizmetleri için ayrılan ödeneğin
%52’si kullanılmış, tedaviye ayrılan ödenek ise
aşılmış.
ÖM:
Yani koruyucu sağlığı ortadan yavaş yavaş kaldırıp
, doğrudan tedaviye
geçmek...
AB:
Doğru, örneğin aşıyı
kaldırıyorsun, koruyucu önlemi kaldırıyorsun,
eğitimi kaldırıyorsun, adamı direk hasta edip,
hastaneye götürüp, orada yüksek harcamalarla ayağa
kaldırmaya çalışıyorsun. Bunu da niçin yapıyoruz
biliyor musunuz? Enflasyonu düşürdük, mali
tedbirlerimiz, mali disiplin sağlandı, faiz dışı
fazla oranına ulaştık... işte bunun için
yapıyoruz. Faiz dışı fazla hedefine ulaşmak
için
ayrılan koruyucu sağlık
hizmetleri ödeneğini
harcamıyorsun, bu kadar basit. Bu feci bir
şey; “enflasyon düştü, halkım öldü!” Böyle bir
durum.
AH:
Yeşil kart alanlara bundan sonra fakirlik maaşı,
fakirlik maaşı alanlara ise yeşil kart alınmaması
geçmiş, bunu Tabipler Birliği bildiriyordu
geçenlerde televizyonda. Sağlık hizmetleriyle
alakalı olarak böyle ayrıca bir güzellik
var!
AB:
Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü
2005 yılında 11 Haziran’da Bakanlar Kurulu
kararıyla kapatılıyor. 86’dan bu yana BM’nin Gıda
Tarım Teşkilatı’nın desteğiyle aşı üretimini
yapıyor, 250 milyon doz aşı üretim kapasitesine
sahip durumda. Kuş gribi aşısı dahil 7 çeşit
kanatlı hayvan aşısı, 19 çeşit teşhis amaçlı
antijen ve anti serum enstitüde yapılan çalışmalar
çerçevesinde üretiliyor. Kapatıyoruz biz
burayı,
faiz dışı fazla vereceğiz diye yahu! Olur
mu yani?
ÖM:
Kuş gribi ile ilgili çalışmalar yürüten bir
laboratuarın da kapandığına dair haberler vardı,
uzun yıllar bu konular üzerinde çalışan bir
laboratuarın.
AB:
Mümkündür. Mesela, Afyon Mandıracılık Enstitüsü
varmış, Manisa yine biliniyor da bu Afyon
Mandıracılık Enstitüsü bilinmiyor. DPT olumsuz
görüş vermiş “burayı kapatmayalım” demiş. Bakanlık
ve Başbakanlık kapatılması konusunda ısrarcı
olmuş. Bunun sonunda, bunu arazileri kaynak
yaratmak üzere...
ÖM:
Kapatılmış ve arazileri de satışa mı
çıkarılmış?
AB:
Evet.
ÖM:
İyi!
AB:
Durum bu. Daha fazla rakam vermeye , koruyucu
sağlık hizmetlerinde neredeyiz, nereden geliyoruz,
nereye gidiyoruz, onları vermeme gerek yok. Ne
kadar para harcıyoruz, vs. durum, manzara budur.
(6
Şubat 2006 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete
programında
yayınlanmıştır.)