Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Uçuşan Şeyler
15:35 - 16:30
Koruyucu Sağlık Hizmetleri Ne Durumda?
28/02/2006

Ömer Madra: Kuş gribi meselesine biraz eğilelim demiştik.

 

Ali Bilge: Kuş gribinin iktisadi etkileri üzerine pek çok şey söyleniyor, derli toplu bir çalışma henüz ortaya tam  çıkarılmış değil, sektör kuruluşlarının  ya da hükümet yetkililerinin yaptığı bazı  açıklamalar var,  kapsamlı olmayan  değerlendirmeler  var. Bildiğim kadarıyla Uluslararası Para Fonu Türkiye Masası bir sonraki gözden geçirmeye bu konuya ilişkin bir değerlendirme sunacağını söyledi, hem sektör üzerine , hem Türkiye ekonomisi üzerine etkilerini içeren. Devam etmekte olan programın dengelerini   saptıracak bir durum olmadığını ifade ettiler ancak ekonomi üzerine muhtemel etkilerini inlemeye başladıklarını da ifade ettiler. Bu konu hakkında  çıkan bilgileri, ikili görüşmeler çerçevesinde çıkan manzarayı biraz özetlemek istiyorum. Kişilerden, kurumlardan aldığım bilgileri derledim. Bir de kuş gribinden  önce  beyaz et sektörü ne durumda imiş, onu en azından ortaya koyalım istedim. İsterseniz çok sıkmadan dinleyicilerimizi sektörün bir fotoğrafını koyalım. 2005 yılı itibariyle bu sektör, 940 bin ton piliç eti üretiyormuş, 50 bin ton da hindi eti üretiyor ve toplam 1.045 bin ton kanatlı et üretiyormuş yıllık olarak. Sektör yıllık ortalama olarak  da 10 milyar adet yumurta üretiyormuş, dolayısıyla  ülkenin bir numaralı hayvansal protein kaynağı durumunda. Türkiye,  2004 yılında dünya ülkeleri arasında piliç üretiminde 14. sırada.  Geçen  yıllar boyunca kırmızı et üretiminin giderek azalmasıyla, hayvansal protein açığını Türkiye bu sektörden  karşılamış, şu rakam çarpıcı: 1990 yılında kişi başına 3.8 kilo piliç eti tüketirken, 2004 yılında bu 14 kiloya yükselmiş. Yani kırmızı etten doğan protein açığını,  beyaz etle  karşılamaya, ikame etmeye başlamışız.

 

ÖM: Daha da ucuz tabii.

 

AB: Evet beyaz et devreye giriyor, vs. bir de kırmızı et de...

 

Avi Haligua: Deli dananın da etkisi olmuştur.

 

AB: Mutlaka var,  AB ülkelerinde kişi başı ortalama beyaz et tüketimi  20 kg imiş,  daha doğrusu piliç eti tüketimi. Yumurta tüketimine bakarsak ; kişi başına  1990’da 139 adet tüketiyormuşuz,  118 adete gerilemiş. Yumurta tüketiminde azalma olmuş.

 

ÖM: İlginç.

 

AB: Yumurta tüketiminde AB ortalaması 223 imiş. Bu bilgileri  beyaz et üreticileri birliğinden derledik ve kendileriyle de görüştüm. Türkiye’de  piliç, yavru civciv üretimi, broller üretiminde çalışan yaklaşık  12 bin adet firma varmış, 3 bin adet de yumurta işletmesi mevcutmuş, irili ufaklı. Geçimini tavukçuluk sektöründen ama üretici sektörle ilgili esnaf, yemci, ilaççı, vs. bütün birbirini destekleyen sektörleri de kattığımızda,  bu işle uğraşan insan sayısının 2 milyon kişi olduğunu söylüyorlar.

 

ÖM: 2 milyon kişiyi doğrudan ilgilendiren bir sektör?

 

AB: Yonca üretiyorsunuz, mısır üretiyorsunuz tavukçuluk sektörüne satıyorsunuz, bunun gibi. Yıllık cirosunun 2.5 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Mesela bizim yıllık mısır üretimimiz 4 milyon tonmuş,  ülkede üretilen mısırın %40’ı piliç üreticileri tarafından alınıyormuş. Şu anda Toprak Mahsulleri Ofisi stoklarının  600 bin ton civarında olduğu ifade ediliyor. Stok maliyeti,  ton başına 200 ABD doları, dünya fiyatı da maliyeti ortalama 100 ABD doları. Biz, %100 maliyetli bir stok tutma sistemine sahibiz.

 

ÖM: Yani dünya ortalamasının iki katı?

 

AB: Evet. Mesela, tavukçuluk sektörü durduğunda mısır üretimi, üreticisi stoklama, TMO’ya kadar uzanan bir zarar zinciri söz konusu oluyor. Tabii bu rakamlar tek tek kontrol  edilmedi ama yetkili ağızların, kurumların rakamları.  TMO’nun eğer böyle devam ederse almak zorunda olduğu mısır 950 bin tonmuş bugünden itibaren. Yani TMO’nun zararları 1-1,5 milyar doları bulur diyorlar.

 

AH: Hükümetin bu konuda neden bu kadar duyarlı olduğu ve sürekli niye halkla ilişkiler faaliyeti yürüttüğü tavukçuluk konusunda netleşiyor. Ama yine de şunu anlamıyorum, söylemek lazım herhalde, endüstriyel olmayan tavukçuluğun yani insanların kendi ihtiyaçları, kendi yemekleri için yetiştirdiği tavukçuluğun tamamen öldürülmesi ve kötülenmesi, şeytanlaştırılması üstünden bunun yapılması da çok hoş olmadı.

 

AB: Burada şunu söylüyorlar, bir iki yetkili veterinerle konuştum, bu aşırı soğuklarda, halk arasında söyleniyor ya, bir takım virüsleri, mikropları öldürür diye, bu tavuk vebası soğukta yaşıyormuş.

 

AH: Hatta daha uzun yaşıyor diye okumuştum.

 

AB: Kene üzerinde de yaşadığı  için, özellikle kurban bayramında sürü akımıyla da ülkenin çok değişik yerlerine yayılıyor. Dolayısıyla ilk suçlu olarak herkesin evinde beslediği kanatlılar oldu.. Entegre tesislere ilişkin hatırlarsın ,  bir şey olmadı, ama sonra çıkma tavuk diye bir şey söylendi, zayıflamış...

 

AH: Artık pek yumurta vermeyenlerin dışarıya satılması, köylülere satılması.

 

AB: Ve ondan da kaynaklandığı söylendi.

 

ÖM: Daha önceki ilk 1997’de yanılmıyorsam Hongkong’da ortaya çıktığı zaman orada kanatlı hayvan pazarında ama entegre tesislerden de gönderilmiş hayvanlarda da çıktığı biliniyordu.

 

AB: Aslında şöyle bir şey var, yıllardır iç tüketimde  ciddi artış  olmasına  karşın, Türkiye’nin ihracatı o kadar yüksek değil. İhracat  rakamlarını da  vermek istiyorum, oradan da başka bir konuya geleceğim, Türkiye’nin ihracatı 2005 yılında 24 milyon ABD doları civarında, bu ihracatı yaptığı ülkeler de Makedonya, Azerbaycan, KKTC, Türkmenistan, Ukrayna, İsrail, Irak, Bulgaristan gibi ülkeler ve çok cüzzi bir ihracatımız var ki,  bu ihracat da durmuş durumda.. Bunun nedenini araştırdım. Örneğin AB ülkeleri için, ki kriterler çerçevesinde yapılan bir standart uygunluğu çalışması devam ediyormuş ve 6 kesimhane incelenmiş ve  bu incelemelerin sonucunda ithalat yapılması uygun görülen 3. ülkeler listesine girebileceği Türkiye’nin düşünülmüş ama bu girişim olmamış. Tabii ki , Manyas’ta görülen ve daha sonra Iğdır’da görülen tavuk vebası vakaları az olan ihracatı da etkiledi. Türkiye’nin  ne ölçüde AB’ye ihracat yapabilecek düzeyde olduğumuz konusu henüz netlik kazanmış değil.  AB’nin 740 bin tonluk bir ithalatı varmış, Türkiye o pazardan pay almak istiyor,  ancak bu durumda zaten kendisi de tüketemiyor. Zaten sektör Manyas’tan sonra %90 oranında gerilemiş, 27 Aralık’taki Iğdır vakasından sonra zaten %100’lere kadar ifade edebileceğimiz bir tüketim gerilemesi yaşanıyor. Sektör  3 aylık sürede %30 üretim düşürmüş, son vakalardan sonrada  %50’lere varan bir sektör küçülmesi yaşanmış.

 

ÖM: Şu anda %50 civarında küçülmüş olarak mı seyrediyor?

 

AB: Evet. Küçülme kararı almış zaten, stoklar hızla artmaya devam etmekte ve dolaylı yoldan bütün diğer alanlar da etkileniyor. Fiilen çalışan kişi sayısının 500 bin civarında olduğu söyleniyor ama 2 milyon kişiyi ilgilendiriyor. %50 küçülmesi, 250 bin kişinin işsiz kalması anlamına geliyor. Zaten 7500 kümes boş kalacak.

 

ÖM: Bu 250 bin kişinin işsiz kalması sonucunu mu veriyor? Bu dehşet verici bir rakam.

 

AB: Öyle. Beyaz et sanayicileri birliğinden aldım, hükümete sunmuşlar bu bilgileri.

 

ÖM: Vay canına!

 

AB: Bir de şu tarafı var, tavuk eti ucuz bir protein kaynağı  kırmızı ete göre, mesela Türkiye’de  kişi başı tüketimi 14 kiloya çıkmış ya, aynı tarihte kırmızı et tüketim miktarı 13 kilo. Sektör %50 küçüldüğünde  kişi başı tüketim 7 kiloya düşecek.  Bu da nesil üzerinde bir etki yaratacak, parasal değerinin ötesinde protein alamayacak, kırmızı et pahalı, onu tüketemiyor zaten, beyaz et, tüketiyor, yumurta tüketiyor, en ucuzu o. Bu durumun  getirdiği bir protein açığı olabilecektir. Bu tür şeyler zaten çok fazla hesaba katılmıyor, ölçülmüyor. Bütün bu fotoğrafın çok iyi çekilmesi gerekiyor, ben kişisel olarak  oradan buradan  bilgi toplamaya çalışıyorum, bakanlıktan sanayicisine; ama bu durumun top yekun ortaya konması gerekiyor. Mecliste düzenlenen piliç partileri ile mesele çözülmez, bu partiye  Başbakan, Meclis Başkanı diğer zevatta katıldı, destekledi, iyi de önce biz bir manzarayı görelim, Türkiye’de iktisatçılar biraz bu tarafa eğilsinler, araştırmalarını yoğunlaştırsınlar. Sadece İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ve Merkez Bankası, para piyasalarının ötesine biraz çıkalım; bakın burada bir yangın var, en azından bu rakamları oturalım elden geçirelim, vahamet mi değil mi  bakalım, bir de bunun turizm tarafı var, pek çok tarafı var, fotoğrafı ortaya koyalım. Bir iki kriz toplantısı yapılmış, onların tutanaklarına baktım, orada da insanlar taleplerini söylüyor, şirketler özellikle daha kendi seslerini duyurabiliyorlar. Bahar ve yaz aylarında durum kendini daha iyi hissettirecektir.

 

ÖM: Tabii bu işin tamamen iktisadi analizlerle, sosyal ve iktisadi diyelim, ilgili yanı, bir de tabii bambaşka bir yanı daha var ki, Dünya Sağlık Teşkilatı başta olmak üzere bütün bu konudaki bilim insanlarının hemfikir oldukları bir husus, bu kuş gribinin artık ebediyen aramızda kalacağı , yani hiçbir şekilde kökünün kazınmasının mümkün olmadığı ve mutasyon gerçekleşirse -ki gerçekleşeceğine neredeyse %100 gözüyle bakılıyor- insandan insana geçebilecek o zaman çok daha büyük çapta, pandemik denilen, yani bütün dünya ülkelerini saran bir salgın olması söz konusu. Özellikle de Hindistan gibi, Güneydoğu Asya, Doğu Asya gibi ülkelerde büyük insan topluluklarının bir arada yaşadığı, aynı zamanda da tavukçuluk ve sektörün de çok yoğunlaştığı yerlerde insanlarla tavukların vs. iç içe yaşadığı yerlerde büyük bir pandemik olacağından neredeyse eminler. Sadece zamanı bilinmiyor. O zaman buna karşı ilaç stoklamak, bir de aşı geliştirilmesi lazım. Mevcut ilaçları da zengin ülkelerin şimdiden kuyruğa girip stoklamış oldukları, onun için de yoksul ülkelerin durumunun hiç bilinmediği, bir meçhul olduğu söyleniyor. Bunların da ayrıca konuşulması gerekiyor. Ne kadar ısmarlandı, ilaç diye de konuşulması lazım.


AB: Farkındaysanız kuş gribi gündemden çıktı.

 

ÖM: Onun için endişe verici.

 

AH: Bayramda konu henüz sıcakken bir çok basın kuruluşu yurt dışından gelip Türkiye’deki bu durumu izliyordu. Türkiye’de bu konuda konuşacak gazeteci bulamadıklarını, kimi arasalar bütün kapıların yüzlerine kapandığını söylüyorlardı ve bu konuda kiminle konuşulur diye hakikaten bucak bucak insan arıyorlardı. Genelde bir konsensus var gibi, yani ekonomik olarak zarar etmemek adına genel bir sessizlik var galiba.

 

AB: Benim dikkatimi çeken ve bir noktada da teyidini aldığım bir durum var, mesela veteriner hekimleri konuşmuyor. Veteriner Hekimleri Odası, Birliği, mesleki kuruluşlar konuşmuyor.

 

ÖM: Gazeteciler konuşmuyor.

 

AH: Benim gazetelerde tek gördüğüm reklamlar aslında kuş gribi ile ilgili.

 

AB: Uğur Dündar’ın ikna edilmesi...

 

AH: Bu tavukları güvenle yiyebileceğimize dair Uğur Dündar’ın iknası var ve “bu bir reklam değildir, Uğur Dündar ücret almamıştır” diye ayrıca her birinin üzerinde yazıyor.

 

AB: Bir de TRT’nin eski sıkıyönetim bildirileri gibi, haberlerin sonuna bırakılmış, hiç de ilgi çekmeyen, halkla temas kurmayan,  soğuk bildirilerin okunması var, mutad Silahlı Kuvvetler saati gibi, kuş gribi  saatleri.. Bu konuda araştırma yaparken  ilginç bir şey öğrendim; kuş gribine karşı dünyada finansal kuruluşlar  kapitalist sistemin en önemli  merkezi olan  banka sektörü,  özel bir tedbirler geliştirmeye  başlamışlar. Bütün büyük bankalar olası deprem vb.  afetlere karşı geliştirdikleri sistemlere benzer önlemleri, kuş gribine karşı da geliştirmişler. Olası durumlarda iş kayıplarını önlemeye dönük kriz planları geliştirmişler.

 

ÖM: Hiçbirinin de baş edemeyebileceği bir durumla karşı karşıya da kalabiliriz. Benim okuduğum yazılara göre, tahminler çok değişken ama 2 milyonla 1 milyar ölüm arasında değişiyor. Bu 1 milyar da ekstrapolasyon yoluyla 1918’deki büyük İspanyol humması ya da İspanyo gribine denen hastalıkla karşılaştırılarak ölçülüyor. Mesela Hindistan’da çok büyük sayıda insanın kaybına yol açmış o zaman, aynı oranları bu nüfusa ve şartların değişmesine göre oranladıkları zaman, 1 milyara kadar, dünya nüfusunun 1/6’sı kadar kayıp verilebileceği hesaplar arasında. Çok tuhaf bir durum var yani.

 

AB: Feci bir durum var ve biz unuttuk! Baktım son bir haftanın gazetelerinde kuş gribi ile ilgili haber de pek yok.

 

ÖM: Bütün haberleri unutma eğilimindeyiz zaten.

 

AB: Türkiye’de de bazı bankalar kuş gribine karşı sistem-önlem geliştirmeye başlamışlar biliyor musunuz? İnsanlar evlerinden bankaları idare edeceklermiş.

 

ÖM: Öyle mi?

 

AB: Sars’tan sonra kuş gribi de gelince, özellikle  Amerikan ve Güney Asya bankaları bu konuda çeşitli tedbirler alıyorlar; mesela “insanlar işe gelmeden, birbiri ile temas etmeden, bankacılık hizmetlerinin sürdürebilmesi nasıl sağlanır?” diye düşünüyorlar. Evlerinden laptoplarla erişim gibi, yedeklemeler, vs. böyle şeyler düşünüyorlar. Ama sizin dediğiniz durum söz konusu olduğunda  hiç gerek kalmayabilir.

 

ÖM: Biz de zaten radyodan hiç çıkmadan bu işi halletmeyi düşünüyoruz! Sonsuza kadar konuşacağız burada.

 

AB: Şimdi bağlantılı olarak ikinci konuya geçmek istiyorum. Sağlık hizmetleri ve özellikle koruyucu sağlık hizmetlerinde durum nedir? Bu vesile ile tekrar bakmamızı gerektiriyor. Ekonomik büyüme ve  verimlilik, sağlıkla ilişkili bir konudur. Koruyucu sağlık hizmetleri, halk sağlığı hizmetlerinin genel sağlık hizmetleri içinde payının yüksek olması önemsenir.  Bizde de tam tersidir, bunun payı çok düşüktür, tedavi ve ilaç harcamaları  acayip yüksektir.  Toplam bütçe içinde  sağlık harcamaları  %5, toplam kamu sağlık harcamasında ise  %1-2 oranında koruyucu sağlık hizmetleri var.  2005 yılında sağlık hizmetlerinde ayrılan bütçe ödeneğine baktığımızda  tespitimizi doğruluyor. Kasım ayı sonunda koruyucu sağlık hizmetleri için ayrılan ödeneğin %52’si kullanılmış, tedaviye ayrılan ödenek ise aşılmış.

 

ÖM: Yani koruyucu sağlığı ortadan yavaş yavaş kaldırıp , doğrudan tedaviye geçmek...

 

AB: Doğru, örneğin  aşıyı kaldırıyorsun, koruyucu önlemi kaldırıyorsun, eğitimi kaldırıyorsun, adamı direk hasta edip, hastaneye götürüp, orada yüksek harcamalarla ayağa kaldırmaya çalışıyorsun. Bunu da niçin yapıyoruz biliyor musunuz? Enflasyonu düşürdük, mali tedbirlerimiz, mali disiplin sağlandı, faiz dışı fazla oranına ulaştık... işte bunun için yapıyoruz. Faiz dışı fazla hedefine  ulaşmak için  ayrılan koruyucu  sağlık hizmetleri ödeneğini  harcamıyorsun, bu kadar basit. Bu feci bir şey; “enflasyon düştü, halkım öldü!” Böyle bir durum.

 

AH: Yeşil kart alanlara bundan sonra fakirlik maaşı, fakirlik maaşı alanlara ise yeşil kart alınmaması geçmiş, bunu Tabipler Birliği bildiriyordu geçenlerde televizyonda. Sağlık hizmetleriyle alakalı olarak böyle ayrıca bir güzellik var!

 

AB: Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü 2005 yılında 11 Haziran’da Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılıyor. 86’dan bu yana BM’nin Gıda Tarım Teşkilatı’nın desteğiyle aşı üretimini yapıyor, 250 milyon doz aşı üretim kapasitesine sahip durumda. Kuş gribi aşısı dahil 7 çeşit kanatlı hayvan aşısı, 19 çeşit teşhis amaçlı antijen ve anti serum enstitüde yapılan çalışmalar çerçevesinde üretiliyor. Kapatıyoruz biz burayı,  faiz dışı fazla vereceğiz diye yahu! Olur mu yani?

 

ÖM: Kuş gribi ile ilgili çalışmalar yürüten bir laboratuarın da kapandığına dair haberler vardı, uzun yıllar bu konular üzerinde çalışan bir laboratuarın.

 

AB: Mümkündür. Mesela, Afyon Mandıracılık Enstitüsü varmış, Manisa yine biliniyor da bu Afyon Mandıracılık Enstitüsü bilinmiyor. DPT olumsuz görüş vermiş “burayı kapatmayalım” demiş. Bakanlık ve Başbakanlık kapatılması konusunda ısrarcı olmuş. Bunun sonunda, bunu arazileri kaynak yaratmak üzere...

 

ÖM: Kapatılmış ve arazileri de satışa mı çıkarılmış?

 

AB: Evet.


ÖM: İyi!

 

AB: Durum bu. Daha fazla rakam vermeye ,  koruyucu sağlık hizmetlerinde neredeyiz, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, onları vermeme gerek yok. Ne kadar para harcıyoruz, vs. durum, manzara budur.

 

 

(6 Şubat 2006 tarihinde Açık Radyo’da Açık Gazete programında yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan