Ömer
Madra:
Bugün biraz eğitim konusuna dönelim demiştik,
özellikle Türk Eğitim Derneği’nin hazırlamış
olduğu üniversiteye giriş sınavı, giriş sisteminin
yeniden düzenlenmesi ve belki dershanelerin
durumuna ilişkin bir rapor yayımlandı
galiba?
Ali
Bilge:
Evet, bu rapordan dinleyicilerimizi haberdar etme
gereğini hissettim, paylaşalım istedim bu
sonuçları. 2005 yılı itibariyle yapılmış bir
rapor, hem dernek yöneticileri, hem üniversite,
hem de saha araştırmaları yapılarak toparlanmış.
Bu rapor üniversite giriş sistemi araştırması
yapıyor, mevcut sistemi değerlendiriyor ve bu
yığılma nedenleri üzerine bir tablo ortaya
çıkarıyor. Malumunuz, önümüzde yeni bir 5 yıllık
plan dönemi başlıyor, onun hazırlıkları, DPT,
komisyonlar, vs. de kuruldu. Bu 5 yıllık planlar
belki eski hükmünde olmasa da en azından son
yıllarda faydası şu oluyor, sektörel durumun
fotoğrafının çekilmesi ve yeni verilerin
toplanması açısından yararlı
oluyor.
ÖM:
Planların mı?
AB:
Evet, eskisi gibi bir hükmü yok malumunuz 1960’lı
70’li yıllardaki gibi değil, Türkiye’deki planlama
örgütü de planlamada. Bu raporun eğitimle ilgili
komisyonda da değerlendirileceğini öğrendikten
sonra bunun sonuçlarını paylaşmak gerekir diye
düşündüm.
2004
itibariyle rakamları vereceğiz. 1.768 bin öğrenci
başvurmuş. Bunların yerleşme toplamı 574 bin. Yani
başvuran 1.786 bin, yerleşen öğrencisi sayısı 574
bin.
ÖM:
Yani 1.210 bin kişi açıkta
kalıyor?
AB:
Evet, ama bizim yıllar itibariyle, yüksek
öğrenimdeki kapasite arttırma tekniğimiz de son
derece kalitesiz ve sanal diyebileceğimiz bir
şekilde geliştirildi, bunlardan biri açık öğretim
mesela. Bu 574 bin yerleşen öğrencini 218 bini
açık öğretime yerleşmiş. Örgün eğitim değil, açık
öğretim.
Avi
Haligua:
Aslında internet üzerinden eğitim bir çok
üniversitenin verdiği bir sistem galiba ama
Türkiye’de biraz fena
gidiyor.
AB:
Dünyada da, fakülte ayarı bir şey gibi gözükmüyor
bu açık öğretim. Ayrıca bizde bir de ikinci
öğretim denilen bir olay var. Bunun dışında bir de
taban puanlarla bu meslek yüksek okullara geçiş
var. Bunların da birazdan rakamlarını vereceğim,
mesela lisans düzeyinde örgün eğitim dediğimiz
yerleştirilen öğrenci sayısı 192 bin, bunun 23
bini daha önceden üniversite bitirmiş. Yani 574’ün
içinde açık öğretim, vs. ayıklıyorsunuz, 192 bini
23 bini daha önce üniversite bitirmiş ve yeniden
başvuruyor, 83 bini de daha önce bir lisans
programına devam ederken yeniden sınava girip
kazanmış. Dolayısıyla lise son sınıf düzeyinde
üniversiteye giren lisans düzeyindeki öğrenciler
sadece 86 bin.
ÖM:
Yani topu topu 86 bin kişi, fıkrada olduğu gibi,
“siz şuna yok diyeceksiniz de diliniz
varmıyor?”
AB:
Öyle maalesef.
ÖM:
Bütün bu tantana 86 bin kişi için mi
yapılıyor?
Aİ:
Şöyle bir durum var. Şu anki bütün yüksek öğretim
kurumlarımızın toplamı 1.841 bin imiş, burada
fakülteler 598 bin, onun altında yüksek okullar
var, 2 yıllık meslek yüksek okulları var, ikinci
öğretim var, açık öğretim var. Bunları
topladığınızda bizim 598 bin sadece
fakültelerimiz, onun altında zaten biz kapasite
arttırma çabaları ile kaliteyi hiç düşünmeden
geliştirdiğimiz ve bunu da yüksek öğrenim içine
koyduğumuz alanlar çıkıyor karşımıza.
Yapılan
çalışmalarda anketlerde çıkan sonucu söylüyorum;
neden Türkiye’de herkes çocuğunu üniversiteye
göndermek istiyor? Hayatta başarılı olmanın ve
özellikle kamuya girmenin en birinci koşulu olarak
da üniversite mezunu olmak arandığı için. Bir de
gelir artıyor, o da hesaplanmış; üniversite
mezunları, lise mezunlarına, ortaöğrenim
mezunlarına göre iki kat daha fazla gelir
sağlıyorlarmış. Ayrıca işsizlerin oranı da orta
öğrenimdeki işsiz oranına göre daha az.
Ama
yüksek öğrenimde çarpıcı bir rakam vereyim, 2001
yılında yüksek öğrenim mezunu olan işsiz oranı
%7.6, 2002 yılında bu 10.9’a çıktı, kadın yüksek
öğrenim mezunları arasında 2002 yılındaki bu rakam
%14.7. Yani hem iş bulma umuduyla yığılma söz
konusu oluyor ama manzara da bu. Bir de okullaşma
oranına bakalım, Türkiye’de okullaşma oranı yüksek
öğrenimde artıyor, yani örneğin 1985’te 10.7 olan
oran bugünlerde %30’lara yaklaşmış durumda ama
dünya ortalamalarının da çok gerisinde bir durum
söz konusu. Yüksek öğrenimde okullaşma oranında
biz 2010-11’de bunu %43’lere çekmeyi düşünüyoruz
ama her ne kalite olursa olsun yükseltmeyi
düşünüyoruz. Bu yıl içinde 2005/2006 %36.5 hedef.
Bu yüksek öğretime talebin son yıllarda artışın
nedenlerinden biri olarak da orta öğrenimdeki 8
yıldaki eğitimin bir ivmesi yukarıya yansıyor
normal bir sonuç olarak. Zaten 1985’te okullaşma
oranı ortaöğrenimde %32’de iken bu karar
alındıktan sonraki yıl itibariyle %57’ye ulaşıyor.
Bu yıl itibariyle ortaöğrenimde okullaşma oranımız
%79’a falan ulaşması bekleniyor. Bir de şöyle bir
rakam var, en son
bahsettim ya 2004 yılında 2005 yılında sınavı
geçerli sayılan adayların %41’i son sınıf
öğrencisi liselerde, %41’i de daha önceki
yıllardan bekleyen, yani birikmeli bekleyenlerle o
yıl sınava girecek olan aday sayısı oranı aynı
neredeyse. Yıllar itibariyle bakıldığında bu
birikime ilişkin çok net bir şekilde görülüyor.
Adayların büyük bir bölümü birinci girişte %40
civarında kazananlar var, %60’ı 2, 3, 4 ve daha
fazla ki yıllar itibariyle sınava girerek
üniversiteye giriyorlar. Dolayısıyla üniversiteye
girme yaşı da yükseliyor. Dolayısıyla üretime
katılma, meslek kazanma, hayata girme yaşı da
yükseliyor.Böylesine bir tablo
var.
ÖM:
Karanlık bir tablo.
AB: Çok
karanlık. Son sınıf düzeyinde yerleşen aday sayısı
%27, yani 17 yaşına gelmiş, son sınıf lise, vs. de
%27’si o yıl üniversiteye girebiliyor. %40’ı
önceki yıllarda yerleşmemişler. Sonra
geliyorsunuz, bir yüksek öğrenim programı bitirip
de sınava girenlerde ciddi bir yükseklik var, aynı
programa devam edip, daha doğrusu bir yüksek
öğrenim kazanıp yeniden sınava girenlerde de
yüksek oran var. Bu da şunu gösteriyor, bir eleme,
vs. yönlendiriyorsunuz, yerleştiriyorsunuz da ama
uygun yere yerleştiremediğiniz sonucu çıkıyor;
bitirmiş çocuk yine güvenemiyor, ikinci bir sınava
girip yeni bir fakülteye gitmek istiyor. Bu da
sınav sonucundaki yerleşmenin mutsuzluğunu
gösteriyor, tutarlı olmadığını gösteren bir durum.
ÖM:
Peki bir de bu raporda çözüm yolları olarak ne
gibi çareler öneriliyor.
AB: Ben
bir iki rakam daha vermek istiyorum, özellikle
bizim bütün bu çocukların büyük bir bölümü de
dershanelere gidiyor, yani üniversite hazırlık
sistemi denilen ve bu eğitime harcadığımız para
kadar bir para harcıyoruz bu dershane sistemine.
Yani mektep öğrenciliğinden, dershane öğrenciliği
tipine geçen bir durum söz konusu. Burada ayrılan
paralara ilişkin bir iki örnek vermek istiyorum;
örneğin 2004 yılında üniversite ÖSSY’ye gelen 1
787 bin öğrencinin bu üniversite sınav kapısına
gelene kadar yaptığı harcama tutarını biliyor
musunuz? 8.4 milyar dolar kişi başına.
ÖM:
Çok!
AB:
Zaten YÖK ve üniversitelerin bütçesi 3.9
katrilyon, yani 3.9 milyar YTL, Milli Eğitim
Bakanlığı bütçesi ise 12.8 katrilyon, yani 12.8
milyar YTL. Yani Türkiye’nin toplam eğitim
bütçesi, YÖK artı milli eğitim 16.748, yani bunun
yarısı kadar dershane harcaması yapıyorsunuz. Bu
da bir şey yaratmıyor, katma değer yaratıcı bir
etkisi de yok.
AH:
Okullardaki müfredatın bir daha tekrar edilmesi
veya bazı çocuklar açısından ilk kez
görülmesi.
AB:
Zaten bu nedenle orta öğrenimin son yılları olmasa
da olur noktasına gelmiş durumda dershane
sistemiyle.
AH:
Çocuklar için de öyle hissediliyor.
AB: Bu
çok uzun bir rapor, buradan kaynaklanarak
önümüzdeki dönemde çok şey çıkartabiliriz, başka
çalışmalar da var.
ÖM:
Gayet bilimsel fakat ciddi bir olaydan
bahsediyormuşuz gibi değil, şaka
gibi.
AH:
Üniversiteye hazırlananlar, zaten rapor alıp okula
gitmemenin yollarını aramakta, olabildiğince okul
yerine evde kalıp test çözmek ya da dershaneye
devam etmek mantıklı
görünüyor.
AB:
“Hayatınızda en önemli şey nedir?” sorusuna lise
son öğrencilerinin %65’i “sınav” diyor, başka
hiçbir şeyi görmüyor. Yani ruh halleri de zaten
bir test çözme ve sınava girme çılgınlığı şeklinde
gelişiyor ta ilkokuldan itibaren. Bunun gençlik
ruh sağlığı üzerindeki etkileri de ölçülmüş filan
değil.
Üst
düzey kalitede bir üniversitenin, 3500 öğrencili,
4 fakülteli, 3 enstitülü bir yüksek okuldan
müteşekkil, kurulma maliyeti 250 milyon dolar.
Bakın 8.5 milyar dolar harcıyoruz. Devlet bütçesi,
vs. de işletme gideri olarak da her yıl 12.5
milyon sarf etmesi lazımmış bu kapasitedeki bir
üniversitenin. Bunun içinde 250 milyon dolar da
vakfın hazine bonosu, vs. olursa o %12.5 gelir
getirir, üniversite de döner. Böyle baktığımızda
kaç tane üniversite kurabiliyoruz? 8.5 milyar
dolar ve kapasite de arttırabiliyoruz, bunun da
analizleri yapılmış ve önümüzde mesela son 15
yılda Türkiye’de 21 milyon öğrenci ÖSS sınavına
girmiş, bunların son 15 yılda yaptığı harcama 34,5
milyar dolar.
ÖM: Bu
enflasyonla düzeltilmiş hali mi,
yoksa?
AB:
Muhtemelen, dolar bazında hesaplandığına göre. Bu
ne anlama geliyor? Böyle bir parayla yine vakıf
üniversitesi örneği vermişler, Koç ve Sabancı
ayarında 69 üniversite kurarız diyoruz. 276
faktülte, vs.
ÖM:
Peki dershane mi iyi, üniversite
mi?
AB: Bu
tartışılıyor, çünkü dershane sistemi bir şey
yaratmıyor, sonuç itibariyle orada bir pazar var,
bir kaç örnek vereyim, nasıl gelişmiş, dershane
pazarının yıllar itibariyle durumu. Günümüzde bir
kişiye istihdam yaratmak için belirlenen yatırım
harcaması 90 bin dolar, biz bu 4.5 milyarı
istihdam yaratacak bir kaynak haline
getirdiğimizde de eğer böldüğümüzde inanılmaz bir
şekilde 377 bin kişilik istihdam da yaratmış
oluyoruz. Yani dershanelere, Türkiye’de
biliyorsunuz bazı kaynaklar var, insanlar 2. 3.
yazlık yaparlar, o çevreyi, ormanı mahvederler,
yılda 15 gün giderler, bunun gibi dershane
harcamaları da geliri, hasılası yaratan harcamalar
değil, bunları bu alana teksif etsek, bir takım
analizler yapılmış,
örneğin...
ÖM: Bu
akılcı olurdu belki, yani dershaneleri bir çeşit
3. yazlık ev gibi görmemizde fayda
var.
AB:
Çocuklarınızın geleceğini bu dershanede
gömüyorsunuz aslında. Sonuçta üniversitelerin
kapasitesi belli, o kapasite içerisindeki durum da
belli. Üniversitelerin kıyasladığımızdaki
kalitesizlikleri belli iller itibariyle, onun için
de ikinci öğretim, açık öğretim, sınavsız geçiş,
vs. çıkarttıktan sonra gerçek anlamda bir örgün
eğitim de o üniversite içerisinde %30’ları vs.
karşılıyor. Öbür tarafı zaten yine işsizlik
taşıyor.
ÖM:
Söylediğiniz zaten 86 bin
kişi.
AB: 86
bin kişi girebiliyor. Bakın 1995, 96’ta on yıllık
gelişim, kurum sayısı 1500’lerden 3 bine çıkmış,
dershane sayısı %100 artmış 1995-2005 arasında.
Öğrenci sayısı da %100
artmış.
AH:
Sektör büyüyor yani?
AB:
Evet. Öğretmen 1,5 katına
çıkmış.
ÖM:
Büyüme iyidir zaten?
AH: Ama
öğretmen maaşları ile ilgili de problem var, belki
buna da çözüm oluyor veya yabancı öğretmen
düşünülebilir mi?
AB:
Benim de aklıma o geldi, okuldaki eğitimimizin
yetersizliği diyor. Tabii burası
boşalıyor.
ÖM:
Yabancı öğretmenlere, Türkçe öğretecek öğretmenler
de istihdam edeceğimiz düşünülürse
iyice...
AB:
Böyle de bir dershane kurabiliriz, yabancı
öğretmenlerimiz için. Buradaki manzara bu. Bir
takım teklif ve öneriler elbette var ve
kaynakların, özellikle bu dershane sistemindeki
kaynağın üniversite kalitelerinin arttırılmasına
ilişkin.
Mesela
adam başı böldüğümüzde o 8.4’ü müthiş, bir aile
bir çocuğuna ÖSS önüne gelene kadar binlerce
dolarlık harcama yapıyor. Üniversiteye giriyor ama
orada parasız. Diyor ki yahu bu garip bir şey.
,Mesela bunun yerine aileler gelir durumuna göre
bunun bir kısmını üniversitede harcasa, mesela
%40’ı paralı olsa, bu tür analizler yapılıyor, o
zaman kaliteyi de arttırabiliyorsunuz, kapasiteyi
de arttırıyorsunuz. Az önce de verdiğim örnek, 8.4
milyar dolarlık bir harcama toplam eğitim
bütçesinin yarısı. Biz bunu madem harcıyoruz, bunu
aileler sıkıntılar içerisinde yapıyor,
fedakârlıklar ediyor, bunu üniversiteye
kaydırdığımızda daha kaliteli bir sonuç elde
edilebiliyor. Önümüzdeki dönemde, 5. 5 yıllık plan
tartışmalarındaki sonuçlar, belgeler çıkacak.
Bu
konu Türkiye’nin her zaman gündeminde, ama artık
tıkanmış, başka hareket alanı kalmamış, ÖSS ile
çözüm bulunamaz hale gelmiş. Yeni üniversitelerde
arka arkaya geliyor, önümüzdeki 20 yıl içerisinde
140 bin doktora yapmış insana ihtiyaç olduğu
ortaya konuyor ve bunların beslediği bir
üniversite sistemi, doktora yapma maliyeti nasıl
azaltılabilir. Çok çarpıcı şeylerden biri de,
üniversitelerimizin yatırım harcamaları da içler
acısı bir durum gösteriyor, yatırım harcamalarının
çok önemli bir bölümü tıp fakültelerine yapılan
yatırım harcamaları. Yatırım ödenekleri de çok,
yüksek öğretim yatırım ödeneklerinin alt
sektörlerine bakılmış, yatırımların %37-40
arasındaki değişen kısmı sağlık sektöründe
üniversite hastanelerine yapılıyor. Yüksek
öğrenimdeki tıp fakültelerinde okuyan öğrenci
sayısı toplam öğrenci sayısının %4’ü. Mesela çok
komik, Bolu’da aralarında 40 km mesafede iki tane
tıp fakültesi vardır, hasta bulamıyorlar tıp
fakülteleri.
ÖM:
Gazetelere epey yansıyan çok vahim, sağlık
sisteminin tamamen çöktüğüne ilişkin pek çok rapor
vardı.
AB:
Sonuçta üniversite sınavları da sanıyorum
Haziran’da tekrar edilecek.
ÖM: Ona
geçerken tekrar bu konulara değiniriz.
(6
Mart 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)