Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Uçuşan Şeyler
15:35 - 16:30
ÖSS ve Türkiye'de Eğitim Raporu
27/03/2006

Ömer Madra: Bugün biraz eğitim konusuna dönelim demiştik, özellikle Türk Eğitim Derneği’nin hazırlamış olduğu üniversiteye giriş sınavı, giriş sisteminin yeniden düzenlenmesi ve belki dershanelerin durumuna ilişkin bir rapor yayımlandı galiba?

 

Ali Bilge: Evet, bu rapordan dinleyicilerimizi haberdar etme gereğini hissettim, paylaşalım istedim bu sonuçları. 2005 yılı itibariyle yapılmış bir rapor, hem dernek yöneticileri, hem üniversite, hem de saha araştırmaları yapılarak toparlanmış. Bu rapor üniversite giriş sistemi araştırması yapıyor, mevcut sistemi değerlendiriyor ve bu yığılma nedenleri üzerine bir tablo ortaya çıkarıyor. Malumunuz, önümüzde yeni bir 5 yıllık plan dönemi başlıyor, onun hazırlıkları, DPT, komisyonlar, vs. de kuruldu. Bu 5 yıllık planlar belki eski hükmünde olmasa da en azından son yıllarda faydası şu oluyor, sektörel durumun fotoğrafının çekilmesi ve yeni verilerin toplanması açısından yararlı oluyor.

 

ÖM: Planların mı?

 

AB: Evet, eskisi gibi bir hükmü yok malumunuz 1960’lı 70’li yıllardaki gibi değil, Türkiye’deki planlama örgütü de planlamada. Bu raporun eğitimle ilgili komisyonda da değerlendirileceğini öğrendikten sonra bunun sonuçlarını paylaşmak gerekir diye düşündüm.

2004 itibariyle rakamları vereceğiz. 1.768 bin öğrenci başvurmuş. Bunların yerleşme toplamı 574 bin. Yani başvuran 1.786 bin, yerleşen öğrencisi sayısı 574 bin.

 

ÖM: Yani 1.210 bin kişi açıkta kalıyor?

 

AB: Evet, ama bizim yıllar itibariyle, yüksek öğrenimdeki kapasite arttırma tekniğimiz de son derece kalitesiz ve sanal diyebileceğimiz bir şekilde geliştirildi, bunlardan biri açık öğretim mesela. Bu 574 bin yerleşen öğrencini 218 bini açık öğretime yerleşmiş. Örgün eğitim değil, açık öğretim.

 

Avi Haligua: Aslında internet üzerinden eğitim bir çok üniversitenin verdiği bir sistem galiba ama Türkiye’de biraz fena gidiyor.

 

AB: Dünyada da, fakülte ayarı bir şey gibi gözükmüyor bu açık öğretim. Ayrıca bizde bir de ikinci öğretim denilen bir olay var. Bunun dışında bir de taban puanlarla bu meslek yüksek okullara geçiş var. Bunların da birazdan rakamlarını vereceğim, mesela lisans düzeyinde örgün eğitim dediğimiz yerleştirilen öğrenci sayısı 192 bin, bunun 23 bini daha önceden üniversite bitirmiş. Yani 574’ün içinde açık öğretim, vs. ayıklıyorsunuz, 192 bini 23 bini daha önce üniversite bitirmiş ve yeniden başvuruyor, 83 bini de daha önce bir lisans programına devam ederken yeniden sınava girip kazanmış. Dolayısıyla lise son sınıf düzeyinde üniversiteye giren lisans düzeyindeki öğrenciler sadece 86 bin.

 

ÖM: Yani topu topu 86 bin kişi, fıkrada olduğu gibi, “siz şuna yok diyeceksiniz de diliniz varmıyor?”

 

AB: Öyle maalesef.

 

ÖM: Bütün bu tantana 86 bin kişi için mi yapılıyor?

 

Aİ: Şöyle bir durum var. Şu anki bütün yüksek öğretim kurumlarımızın toplamı 1.841 bin imiş, burada fakülteler 598 bin, onun altında yüksek okullar var, 2 yıllık meslek yüksek okulları var, ikinci öğretim var, açık öğretim var. Bunları topladığınızda bizim 598 bin sadece fakültelerimiz, onun altında zaten biz kapasite arttırma çabaları ile kaliteyi hiç düşünmeden geliştirdiğimiz ve bunu da yüksek öğrenim içine koyduğumuz alanlar çıkıyor karşımıza.

Yapılan çalışmalarda anketlerde çıkan sonucu söylüyorum; neden Türkiye’de herkes çocuğunu üniversiteye göndermek istiyor? Hayatta başarılı olmanın ve özellikle kamuya girmenin en birinci koşulu olarak da üniversite mezunu olmak arandığı için. Bir de gelir artıyor, o da hesaplanmış; üniversite mezunları, lise mezunlarına, ortaöğrenim mezunlarına göre iki kat daha fazla gelir sağlıyorlarmış. Ayrıca işsizlerin oranı da orta öğrenimdeki işsiz oranına göre daha az.

Ama yüksek öğrenimde çarpıcı bir rakam vereyim, 2001 yılında yüksek öğrenim mezunu olan işsiz oranı %7.6, 2002 yılında bu 10.9’a çıktı, kadın yüksek öğrenim mezunları arasında 2002 yılındaki bu rakam %14.7. Yani hem iş bulma umuduyla yığılma söz konusu oluyor ama manzara da bu. Bir de okullaşma oranına bakalım, Türkiye’de okullaşma oranı yüksek öğrenimde artıyor, yani örneğin 1985’te 10.7 olan oran bugünlerde %30’lara yaklaşmış durumda ama dünya ortalamalarının da çok gerisinde bir durum söz konusu. Yüksek öğrenimde okullaşma oranında biz 2010-11’de bunu %43’lere çekmeyi düşünüyoruz ama her ne kalite olursa olsun yükseltmeyi düşünüyoruz. Bu yıl içinde 2005/2006 %36.5 hedef. Bu yüksek öğretime talebin son yıllarda artışın nedenlerinden biri olarak da orta öğrenimdeki 8 yıldaki eğitimin bir ivmesi yukarıya yansıyor normal bir sonuç olarak. Zaten 1985’te okullaşma oranı ortaöğrenimde %32’de iken bu karar alındıktan sonraki yıl itibariyle %57’ye ulaşıyor. Bu yıl itibariyle ortaöğrenimde okullaşma oranımız %79’a falan ulaşması bekleniyor. Bir de şöyle bir rakam var, en  son bahsettim ya 2004 yılında 2005 yılında sınavı geçerli sayılan adayların %41’i son sınıf öğrencisi liselerde, %41’i de daha önceki yıllardan bekleyen, yani birikmeli bekleyenlerle o yıl sınava girecek olan aday sayısı oranı aynı neredeyse. Yıllar itibariyle bakıldığında bu birikime ilişkin çok net bir şekilde görülüyor. Adayların büyük bir bölümü birinci girişte %40 civarında kazananlar var, %60’ı 2, 3, 4 ve daha fazla ki yıllar itibariyle sınava girerek üniversiteye giriyorlar. Dolayısıyla üniversiteye girme yaşı da yükseliyor. Dolayısıyla üretime katılma, meslek kazanma, hayata girme yaşı da yükseliyor.Böylesine bir tablo var.

 

ÖM: Karanlık bir tablo.

 

AB: Çok karanlık. Son sınıf düzeyinde yerleşen aday sayısı %27, yani 17 yaşına gelmiş, son sınıf lise, vs. de %27’si o yıl üniversiteye girebiliyor. %40’ı önceki yıllarda yerleşmemişler. Sonra geliyorsunuz, bir yüksek öğrenim programı bitirip de sınava girenlerde ciddi bir yükseklik var, aynı programa devam edip, daha doğrusu bir yüksek öğrenim kazanıp yeniden sınava girenlerde de yüksek oran var. Bu da şunu gösteriyor, bir eleme, vs. yönlendiriyorsunuz, yerleştiriyorsunuz da ama uygun yere yerleştiremediğiniz sonucu çıkıyor; bitirmiş çocuk yine güvenemiyor, ikinci bir sınava girip yeni bir fakülteye gitmek istiyor. Bu da sınav sonucundaki yerleşmenin mutsuzluğunu gösteriyor, tutarlı olmadığını gösteren bir durum.

 

ÖM: Peki bir de bu raporda çözüm yolları olarak ne gibi çareler öneriliyor.

 

AB: Ben bir iki rakam daha vermek istiyorum, özellikle bizim bütün bu çocukların büyük bir bölümü de dershanelere gidiyor, yani üniversite hazırlık sistemi denilen ve bu eğitime harcadığımız para kadar bir para harcıyoruz bu dershane sistemine. Yani mektep öğrenciliğinden, dershane öğrenciliği tipine geçen bir durum söz konusu. Burada ayrılan paralara ilişkin bir iki örnek vermek istiyorum; örneğin 2004 yılında üniversite ÖSSY’ye gelen 1 787 bin öğrencinin bu üniversite sınav kapısına gelene kadar yaptığı harcama tutarını biliyor musunuz? 8.4 milyar dolar kişi başına.

 

ÖM: Çok!

 

 

AB: Zaten YÖK ve üniversitelerin bütçesi 3.9 katrilyon, yani 3.9 milyar YTL, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi ise 12.8 katrilyon, yani 12.8 milyar YTL. Yani Türkiye’nin toplam eğitim bütçesi, YÖK artı milli eğitim 16.748, yani bunun yarısı kadar dershane harcaması yapıyorsunuz. Bu da bir şey yaratmıyor, katma değer yaratıcı bir etkisi de yok.

 

AH: Okullardaki müfredatın bir daha tekrar edilmesi veya bazı çocuklar açısından ilk kez görülmesi.

 

AB: Zaten bu nedenle orta öğrenimin son yılları olmasa da olur noktasına gelmiş durumda dershane sistemiyle.

 

AH: Çocuklar için de öyle hissediliyor.

 

AB: Bu çok uzun bir rapor, buradan kaynaklanarak önümüzdeki dönemde çok şey çıkartabiliriz, başka çalışmalar da var.

 

ÖM: Gayet bilimsel fakat ciddi bir olaydan bahsediyormuşuz gibi değil, şaka gibi.

 

AH: Üniversiteye hazırlananlar, zaten rapor alıp okula gitmemenin yollarını aramakta, olabildiğince okul yerine evde kalıp test çözmek ya da dershaneye devam etmek mantıklı görünüyor.

 

AB: “Hayatınızda en önemli şey nedir?” sorusuna lise son öğrencilerinin %65’i “sınav” diyor, başka hiçbir şeyi görmüyor. Yani ruh halleri de zaten bir test çözme ve sınava girme çılgınlığı şeklinde gelişiyor ta ilkokuldan itibaren. Bunun gençlik ruh sağlığı üzerindeki etkileri de ölçülmüş filan değil.

 

 

Üst düzey kalitede bir üniversitenin, 3500 öğrencili, 4 fakülteli, 3 enstitülü bir yüksek okuldan müteşekkil, kurulma maliyeti 250 milyon dolar. Bakın 8.5 milyar dolar harcıyoruz. Devlet bütçesi, vs. de işletme gideri olarak da her yıl 12.5 milyon sarf etmesi lazımmış bu kapasitedeki bir üniversitenin. Bunun içinde 250 milyon dolar da vakfın hazine bonosu, vs. olursa o %12.5 gelir getirir, üniversite de döner. Böyle baktığımızda kaç tane üniversite kurabiliyoruz? 8.5 milyar dolar ve kapasite de arttırabiliyoruz, bunun da analizleri yapılmış ve önümüzde mesela son 15 yılda Türkiye’de 21 milyon öğrenci ÖSS sınavına girmiş, bunların son 15 yılda yaptığı harcama 34,5 milyar dolar.

 

ÖM: Bu enflasyonla düzeltilmiş hali mi, yoksa?

 

AB: Muhtemelen, dolar bazında hesaplandığına göre. Bu ne anlama geliyor? Böyle bir parayla yine vakıf üniversitesi örneği vermişler, Koç ve Sabancı ayarında 69 üniversite kurarız diyoruz. 276 faktülte, vs.

 

ÖM: Peki dershane mi iyi, üniversite mi?

 

AB: Bu tartışılıyor, çünkü dershane sistemi bir şey yaratmıyor, sonuç itibariyle orada bir pazar var, bir kaç örnek vereyim, nasıl gelişmiş, dershane pazarının yıllar itibariyle durumu. Günümüzde bir kişiye istihdam yaratmak için belirlenen yatırım harcaması 90 bin dolar, biz bu 4.5 milyarı istihdam yaratacak bir kaynak haline getirdiğimizde de eğer böldüğümüzde inanılmaz bir şekilde 377 bin kişilik istihdam da yaratmış oluyoruz. Yani dershanelere, Türkiye’de biliyorsunuz bazı kaynaklar var, insanlar 2. 3. yazlık yaparlar, o çevreyi, ormanı mahvederler, yılda 15 gün giderler, bunun gibi dershane harcamaları da geliri, hasılası yaratan harcamalar değil, bunları bu alana teksif etsek, bir takım analizler yapılmış, örneğin...

 

ÖM: Bu akılcı olurdu belki, yani dershaneleri bir çeşit 3. yazlık ev gibi görmemizde fayda var.

 

AB: Çocuklarınızın geleceğini bu dershanede gömüyorsunuz aslında. Sonuçta üniversitelerin kapasitesi belli, o kapasite içerisindeki durum da belli. Üniversitelerin kıyasladığımızdaki kalitesizlikleri belli iller itibariyle, onun için de ikinci öğretim, açık öğretim, sınavsız geçiş, vs. çıkarttıktan sonra gerçek anlamda bir örgün eğitim de o üniversite içerisinde %30’ları vs. karşılıyor. Öbür tarafı zaten yine işsizlik taşıyor.

 

ÖM: Söylediğiniz zaten 86 bin kişi.

 

AB: 86 bin kişi girebiliyor. Bakın 1995, 96’ta on yıllık gelişim, kurum sayısı 1500’lerden 3 bine çıkmış, dershane sayısı %100 artmış 1995-2005 arasında. Öğrenci sayısı da %100 artmış.

 

AH: Sektör büyüyor yani?

 

AB: Evet. Öğretmen 1,5 katına çıkmış.

 

ÖM: Büyüme iyidir zaten?

 

AH: Ama öğretmen maaşları ile ilgili de problem var, belki buna da çözüm oluyor veya yabancı öğretmen düşünülebilir mi?

 

AB: Benim de aklıma o geldi, okuldaki eğitimimizin yetersizliği diyor. Tabii burası boşalıyor.

 

ÖM: Yabancı öğretmenlere, Türkçe öğretecek öğretmenler de istihdam edeceğimiz düşünülürse iyice...

 

AB: Böyle de bir dershane kurabiliriz, yabancı öğretmenlerimiz için. Buradaki manzara bu. Bir takım teklif ve öneriler elbette var ve kaynakların, özellikle bu dershane sistemindeki kaynağın üniversite kalitelerinin arttırılmasına ilişkin.

 

Mesela adam başı böldüğümüzde o 8.4’ü müthiş, bir aile bir çocuğuna ÖSS önüne gelene kadar binlerce dolarlık harcama yapıyor. Üniversiteye giriyor ama orada parasız. Diyor ki yahu bu garip bir şey. ,Mesela bunun yerine aileler gelir durumuna göre bunun bir kısmını üniversitede harcasa, mesela %40’ı paralı olsa, bu tür analizler yapılıyor, o zaman kaliteyi de arttırabiliyorsunuz, kapasiteyi de arttırıyorsunuz. Az önce de verdiğim örnek, 8.4 milyar dolarlık bir harcama toplam eğitim bütçesinin yarısı. Biz bunu madem harcıyoruz, bunu aileler sıkıntılar içerisinde yapıyor, fedakârlıklar ediyor, bunu üniversiteye kaydırdığımızda daha kaliteli bir sonuç elde edilebiliyor. Önümüzdeki dönemde, 5. 5 yıllık plan tartışmalarındaki sonuçlar, belgeler çıkacak.

Bu konu Türkiye’nin her zaman gündeminde, ama artık tıkanmış, başka hareket alanı kalmamış, ÖSS ile çözüm bulunamaz hale gelmiş. Yeni üniversitelerde arka arkaya geliyor, önümüzdeki 20 yıl içerisinde 140 bin doktora yapmış insana ihtiyaç olduğu ortaya konuyor ve bunların beslediği bir üniversite sistemi, doktora yapma maliyeti nasıl azaltılabilir. Çok çarpıcı şeylerden biri de, üniversitelerimizin yatırım harcamaları da içler acısı bir durum gösteriyor, yatırım harcamalarının çok önemli bir bölümü tıp fakültelerine yapılan yatırım harcamaları. Yatırım ödenekleri de çok, yüksek öğretim yatırım ödeneklerinin alt sektörlerine bakılmış, yatırımların %37-40 arasındaki değişen kısmı sağlık sektöründe üniversite hastanelerine yapılıyor. Yüksek öğrenimdeki tıp fakültelerinde okuyan öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının %4’ü. Mesela çok komik, Bolu’da aralarında 40 km mesafede iki tane tıp fakültesi vardır, hasta bulamıyorlar tıp fakülteleri.

 

ÖM: Gazetelere epey yansıyan çok vahim, sağlık sisteminin tamamen çöktüğüne ilişkin pek çok rapor vardı.

 

AB: Sonuçta üniversite sınavları da sanıyorum Haziran’da tekrar edilecek.

 

ÖM: Ona geçerken tekrar bu konulara değiniriz.

 

(6 Mart 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan