Ömer
Madra:
Bugün Ali Bilge ile Dünya Bankası’nın yayımladığı
son rapor üzerinde konuşacağız. Büyümenin
gerçekleştiği fakat istihdamın yükselmediği ve
büyümenin bu istihdama, işsizlik sorununa bir çare
olmadığı yolundaki rapordan
bahsedeceğiz.
Ali
Bilge:
Dünya Bankası Cuma günü düzenlediği bir toplantı
ile bu rapora ilişkin sonuçları paylaştı Türk
kamuoyu ile. Türkiye için istihdam piyasası,
işgücü piyasası raporu bu. Zaman zaman,
yayınlarımızda önemle üzerine basarak söylüyoruz,
Türkiye 2002’den itibaren bir büyüme yaşıyor, buna
karşılık bu büyüme istihdama yansımıyor. İşsizliğe
ilişkin kalıcı adımların gelişmediğini görüyoruz.
Buna “işsiz büyüme” deniyor. Rapor aynı konuya
işaret ediyor, “Türkiye’deki ekonomik büyüme çok
etkileyici ama istihdam yaratma ve işgücüne
katılma düzeyleri oldukça yavaş kalmış.” Diyor. Bu
çerçeve içerisinde bu raporun amacı ve tespitleri
şöyle: 1980-2004 yılları arasında Türkiye’de
çalışma yaşındaki nüfus 23 milyon artmış, buna
karşın 6 milyon kişiye iş yaratılmış. Bu da işin
vahametini gösteriyor, istihdam oranı %44
düzeyinde kalıyor, bu da dünyadaki en düşük
istihdam düzeyleri arasında gösteriliyor. İstihdam
yaratamıyoruz, hatta kadınlar için durum daha da
vahim ve AB ile karşılaştırıldığında çalışma
yaşındaki kadınlarının istihdam oranı çok düşük.
55 yaş üstündeki Türk kadınlarının ve erkeklerinin
sadece 1/3’ü işgücüne dahil. Son yıllarda bu durum
eğitimli gençler arasında daha da artıyor,
işsizlik oldukça yüksek. 20-24 yaş arasındaki
üniversite mezunlarının işsizlik oranı %39, 25-29
yaş arasında üniversite mezunlarında bu azalıyor,
%15’lere çıkıyor. AB devletlerin istihdam
oranlarına ilişkin oluşturduğu Lizbon hedefine
göre Türkiye’nin 14 milyon iş yaratması gerekiyor
çıkan sonuca göre.
ÖM:
Bu müthiş bir rakam?
AB:
Evet. Ama Türkiye mevcut büyüme oranlarıyla, iş
yaratma kapasitesiyle, istihdam ve büyüme
oranlarıyla 2010 yılına kadar ancak 1.5 milyon
civarında istihdam yaratabiliyor. Yani iş gittikçe
büyüyor. Dünya Bankası raporu, ayrıca kayıt dışı
duruma dikkat çekiyor, kentsel kesimde her 3
çalışandan biri, kırsal kesimde her 4 işçiden 3’ü
hiçbir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı değil şu
anda. Çok az işçi, emeklilik, sağlık ve işsizlik
sigortası alabiliyor. Korumalardan, haklardan
yararlananların sayısı da oldukça az.
Rapor,
istihdamın yavaş artmasının ardındaki nedenleri
değerlendirmeye çalışıyor; tarım kesiminin
nüfusunun hâlâ çok yüksek olması, tarımda istihdam
yetişmekle birlikte diğer sektörlerdeki istihdam
artışı bu düşüşü telafi etmeye imkân tanımıyor.
Klasik olarak, nüfus tarımdan kente geliyor ama
kentlerde ve metropollerde yaratılan iş ortamı
bunu karşılamaya yetmiyor. 1980-2004 yıllarında
çalışabilir, erişkin nüfus -15 yaş üstüne
bakıyoruz- için istihdam 1080 yılında 15.7 milyon
kişi, 2004’te bu 21.7’ye yükselmiş. Tarımda
istihdam 8.4’ten 7.4’e düşmüş. Sanayi sektöründe
istihdam 2.3’ten 4’e yükselmiş, 1.7 milyon artmış.
İnşaat sektöründe aynı kalmış 900-1 milyon
arasında kalmış. Hizmet sektöründe ciddi bir
yükselme var, 4.1 milyondan 9.4’e çıkmış. Sonuçta
tarımdaki çözülmeyi telafi edebilecek bir istihdam
yaratamıyoruz. Dünya Bankası raporu “tek sebep
tarımdaki istihdamın yavaş olması değil” diyor,
işgücü piyasasına ilişkin düzenlemelere işaret
ediyor. Türkiye’de varolan işgücü piyasası
düzenlemelerinin çok katı bir piyasa olduğunu
ifade ediyor. Yüksek kıdem tazminatları yavaş
istihdamın sebeplerinden biri olarak
değerlendiriliyor. “Türkiye’de işten çıkartmayı
maliyetli hale getiren, bunun üzerine tasarlanmış
işgücü piyasası düzenlemeleri, işverenlerin
hareket kabiliyetini azaltarak, kayıt dışılığa
sevk ediyor” iddiasında bulunuyor. Daha esnek bir
işgücü piyasası öneriliyor raporda. Varolan işgücü
piyasasına ilişkin maliyetlerinin caydırıcı bir
sebep olduğunu, özellikle doğrudan yabancı
sermayenin de Türkiye’ye gelmemesinde bu katı bir
istihdam piyasasının rolü olduğunu belirtiyor
rapor.
Türkiye’de
yüksek büyüme var ama o oranda istihdam artmadı,
pek çok orta gelirli ülkede Türkiye’den daha az
oranda büyüme olmasına karşın daha yüksek oranda
istihdam artışı oldu, bunun nedeni de yüksek
işgücü maliyeti olarak vurgulanıyor. Bu yüzden
kayıt dışı istihdamın arttığını, bunun da işsizlik
oranları üzerinde olumsuz katkıda bulunduğunu
söylüyor. Ayrıca, geçici çalışma üzerinde
kısıtlamaların olması ve düşük emeklilik yaşı
nedeniyle kayıt dışı istihdam artıyor, çünkü düşük
emeklilik yaşı sosyal güvenlik primlerinde
yükselmelere, ücret keseneklerinde yükselmelere
neden oluyor, bu da işverenlerin kayıt dışına
geçmesine sebep oluyor. Bu aynı zamanda firmalar
arasında rekabeti doğuruyor. Dolayısıyla istihdam
üzerindeki katı koruma düzenlemelerinin
esnekleşmesi gerektiğini söylüyor. Yeni istihdam
imkânları yaratılamamasının nedenlerinden birisi
de budur. Çünkü yeni işçi alınca onun kıdem
tazminatı ve yüksek kesenekleri nedeniyle işçileri
daha fazla çalıştırıyor, mesela 2004 yılında Türk
imalat sektöründeki işçiler haftada 52 saat
çalışmışlar, normalde 45 saat çalışmış olsalardı
500 bin işçiye daha ihtiyaç olacaktı. Bu
çerçevede, rapor, bu katı uygulamaların
esnetilmesine ilişkin düzenlemeler yapılması,
işgücü piyasasına giriş ve çıkışlarda bir esneklik
oluşmasını gerektiğini söylüyor.
ÖM:
Giriş ve çıkışlardaki esneklik akla Fransa’daki
durumu akla getiriyor.
AB:
Evet, ben de ona gelecektim zaten. Kıdem
tazminatının yüksekliği vurgulanıyor, bizde 20
yıllık hizmetini doldurmuş bir işçi 20 aylık kıdem
tazminatına hak kazanır, diğer ülkelerde, mesela
OECD ülkelerinde bu 6 aymış. “Bu da caydırıcı”
diyor. 1992 yılında, Süleyman Demirel - Erdal
İnönü hükümetinin emeklilik yaşını düşürmüş,
asgari emeklilik yaşını kaldırmışlardı, bu da
30-35 yaşlarında bir emekli kitlesi
yaratmıştı.
1994 yılında, kentsel alanlarda
55 yaşındaki erkeklerin yarısı emekli maaşı
alıyorken, 2002’ye geldiğinde bu 2/3’e fırlamış,
92 yasasıyla birlikte “genç emeklilik” dediğimiz
durum gerçekleşmişti. Asgari emeklilik yaşının
92’de kaldırılmasının yarattığı bir tahribat oldu,
bu da bir etken.
Biraz da reformlardan
bahsedelim. Türkiye’de işgücü piyasasını
esnekleştirmeye dönük düzenlemeler olması
gerektiği, işi korumaya dönük bir yapından,
işçileri korumak üzere bir geçiş yapılması
gerektiğini söylüyor. Örneğin şu anda Türkiye’de
işsizlik sigortasında ödeme %4’müş, yani işsiz
durumdaki işçilerin sadece %4’ü
yararlanabiliyormuş bu haktan. Bu sisteme yeni
geçmiş ülkelerde, Kore’de bile %14, OECD
ülkelerinde %75’lere kadar çıkıyor. Önerilerden
bir tanesi, belirli ve süreli iş sözleşmelerine
imkân tanınması. Geçici işçi sağlanmasına, -bizde
tarımda kullanılıyor zaten-, olanak verilmesi
önerisinde
bulunuyor. “Her iki öneri de özellikle
kadınlar için yararlı olacaktır” diyor. Ayrıca,
“İş mahkemeleri dışında alternatif yargılama
mekanizmaları yaygın hale getirilmeli, özel
tahkime olanak verilmeli. Çok uzun süren iş
davaları mahkemelerde sürünmekte, bunların daha
etkin bir şekilde çözümlenmesi sağlanmalı. Kıdem
tazminatı ve ücret üzerindeki vergi gibi formal
ekonomideki işgücü maliyetini yükselten
keseneklerin azaltılmasına olanak verilmeli”
diyor. Ayrıca, çeşitli kesimlere göre, işgücü arz
ve talebinin belirlenmesine ve bunun esnekliğini
belirlemeye yönelik çok ayrıntılı bir analiz
yapılmalı.
ÖM:
Sonuç olarak, genel bir iyimserlik havası mı
taşıyor?
AB: Bence tehlike
sinyalleri veriyor. Dünya Bankası raporu dışında,
Veri Araştırma’nın, Türkiye’deki gelir, tüketim
harcamaları ve statü farklılaşmaları
konusunda
“Kentlerin Üç Türkiye’si” başlıklı
araştırması da var. Ona da baktım, ayrıca Tuncer
Bulutay’ın yayımlanan en son makalesine de baktım;
şu anda zaten Türkiye’de her 5 kişiden biri için
ekonomide iş yaratılmıyor, Veri Araştırma’nın
raporuna göre, -2007’ye projekte etmişler-,
kentlerde nüfusun sadece 1/3’ü çalışacak, geri
kalan 1/3’ü aktif iş arayacak, kalanı da zaten ev
kadınları, öğrenciler, çocuklar oluşturuyor.
Lizbon hedefleri ortada, 2010’a önümüzde 4 yıl
var, yaratılması gereken istihdam 14 milyon, bizim
yaratma kapasitemiz de 1.5 milyon. Bunun bölgesel
dağılımı, vs. ayrı tabii.
ÖM:
Kentin en büyük sorunun işsizlik olduğu ortaya
çıkıyor. İşsizliğin bambaşka siyasi başka
sorunlara da yol açtığını, en azından dolaylı
olarak, ciddi sorunlar yarattığını söyleyebiliriz
herhalde?
AB:
Gelir artışı ve büyümenin diğer sorunları da
çözeceği görüşü hakimdir, teoride de buna ilişkin
yaklaşımlar var. Bir ülkede büyüme ve gelir
artışı, bir takım politikaları devreye sokmazsanız
ne işsizlik sorununu çözüyor, ne de gelir
dağılımını çözüyor. Bunu artık Türkiye’de
görüyoruz, ekonomide büyüme oluyor ama bu refah
toplumun her
kesimine yansımıyor, başka politikalara
ihtiyaç var. Sadece neoliberal politikalarla bu
işi çözemiyorsunuz, başka aletlerin devreye
girmesi gerekiyor, politika üretmek gerekiyor.
Bunun yarattığı sosyal, kültürel sorunların
sonucunda, 10 yaşındaki çocuğu mahkemeye
çıkarıyorsunuz. Gelinen nokta bu, Güneydoğu’daki
yoksulluk ve işsizlik sınırı, açlık sınırları,
oranları belli. Tabii oradaki mesele sadece
iktisadi mesele olmanın ötesine gittikçe hızla
çıkıyor.
ÖM:
Veri Araştırma’nın “Kentlerin Üç Türkiye’si”
başlıklı araştırmasında da benzeri rakamlar ve
benzeri karamsar tablolar da göze çarpıyor.
AB:
Bunlar çok yeni şeyler değil, Türkiye’nin işsizlik
ve istihdam yaratma kapasitesindeki durumu belli.
En önemli sorunu bu, bu rapor da, daha önceki
raporlarında vurguladığı hususların bir daha
altını çizmiş oluyor. Daha esnek bir işgücü
piyasası olması gerektiği, doğrudur, ama onun
dışında daha farklı yaklaşımlar üretmek
gerekiyor.
ÖM:
Bunu daha herhalde epey tartışma fırsatı
bulacağız.
(17 Nisan 2006
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)