Ömer
Madra:
Geçen hafta sonuna doğru bir çalkantı oldu,
borsada düşüş, doların fiyatında yükseliş, dövizde
epey hareketlilik vardı. Onunla ilgili yorum
bekliyoruz sizden mümkünse.
Ali
Bilge:
Bu yaşanan yükselmenin, borsada düşüşün, faizlerde
ve kurlardaki yükselmenin iç ve dış nedenleri
sayılıyor. İçeriye ilişkin özellikle Nisan ayının
enflasyon rakamlarının yüksek çıkması, sosyal
güvenlik yasasının bazı maddelerinin Cumhurbaşkanı
tarafından
iade edilmesi gibi gelişmeler sıralanıyor.
Türkiye önümüzdeki Nisan ayında Cumhurbaşkanını
seçecek, en geç 1-1,5 yıl içerisinde genel
seçimler yapacak. Her iki seçim nedeniyle bazı iç
gerilimlerin yaşanıyor ve yaşanacak
olması gibi iç nedenler gösteriliyor. Bu nedenler
arasında, Nisan ayında Merkez Bankası’nın yaptığı
faiz indirimi bile sayılabiliyor. Son yaşanan
gelişmelere ilişkin
sayılan nedenlere
ben pek
itibar etmiyorum, daha önce
de çok daha gerilimli olaylar da yaşandı,
pek çok yasa da iade edildi. Evet, Nisan ayına
ilişkin enflasyon rakamlarında tedbir alınmasını
gerektiren, çok dikkatle izlenmesini gerektiren
bir yükselme söz konusu, ama esas mesele bu değil,
esas mesele,
bizim de uzunca süredir dikkat çektiğimiz ,
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin
ekonomilerini sürdürmelerini,
büyütebilmelerini, borçlarını
sürdürebilmelerini
sağlayan durumla
ilgili,
dış kaynaklarla ilgili. Gelişmekte
olan ülkelerin uluslararası piyasalardan borçlanma
kabiliyetini sürdürebilmeleri ile bu fonların
maliyeti ile ilgili. Kaldık ki, Türkiye gibi
gelişmekte olan pazarlar, piyasalar, ülkeler, 2002
sonundan itibaren bu kaynaklardan odcukça iyi bir
şekilde yararlandılar, dış
konjonktürden olumlu yönden etkilendiler.
Geçtiğimiz
3 yıl boyunca gelişmiş ülke faizleri düşüktü ve
bu
durum
paranın daha kolay bir şekilde gelişmekte
olan ülkelere akmasını sağladı. Bu ülkeler de
borçlarını sürdürebilme kabiliyetine ulaştılar ve
gelen bu paralarla da ekonomilerini büyüttüler. Bu
hep böyle devam edecek değildi, özellikle 2004
başından itibaren, yavaş yavaş da
olsa
ABD’de olsun, Avrupa’da olsun, Japonya’da
olsun pek çok gelişmiş ülkede olsun, faizler
yükselmeye başladı.Hatırlarsınız gözler hep
Alan Greenspan’ın açıklamalarına dönüyordu; “ABD
Merkez Bankası faizleri çeyrek puan arttırdı, daha
artırır mı?” diye. Gelişmekte olan ülkeler bu faiz
artırımlarına çok hassas, gelişmiş ülke
faizlerinin artmış ya da gelecekte artacak
olmasının sinyalleri gelişmekte olan
ülkelerde
bazı
çalkantılara sebep olabiliyor. Esas mesele,
eğilimin değişmesi, gelişmiş
ülke
faizlerinin artmasına
yönelik durumdur ve bu durumun bizim gibi ülkelere
yansımasıdır.
Bir de dünyada petrol
fiyatları 3 yıl öncesine göre 5-6 kat arttı.
Petrol üretmeyen, ithal eden ülkeler açısından bu
önemli bir maliyet ve baskı unsuru oluyor. Aynı
zamanda, dünyada Çin etkisi, ya da başka etkilerle
diyelim, emtia fiyatlarında çok ciddi artışlar
var. Bizim gibi dış
satımı, dış
alımından düşük, iç ve dış açıkları olan ülkeler
açısından son derece tehlikeli bir sürece girilmiş
oluyor, çünkü bu açıklarınızı finanse
edebileceğiniz kaynaklar, uluslararası pazarlardan
borçlanma imkânlarınız azalabiliyor. Gelişmiş ülke
faizlerinin yükselmesi sonucunda, bu fonların gelişmekte
olan ülkelerde risk alma iştahını düşürmüş
oluyor. Gelişmiş ülkeler yatırım açısından daha az
riskli, üstelik bu
ülkelerde
faizler de
yükseliyor. Bu durum, bizim gibi ülkelere kaynak
akışının daha da azalacağını ve maliyetlerin bizim
açımızdan daha da yükseleceğini ifade eden bir
durumu ortaya koyuyor. Nitekim bu bağlamda,
gelişmiş ülkelerde son 3 yıl içerisinde yavaş
yavaş artan faizler nedeniyle, uluslararası
fonlarda, gelişmekte olan ülkelerdeki risklerini
azaltma yönünde bir eğilim oluştu. Bu yöndeki
eğilim Türkiye’ye de yansıdı. İçeride bazı
gelişmeleri bahane ederek ya da onları da öne
sürerek bu türbülansı açıklamak kanımca yetersiz
bir açıklamadır. Esas meselenin dış kaynaklı bir
durum olduğunu görmek lazım.
ÖM:
Peki nasıl devam edecektir?
AB:
Özel sermayenin gelişmiş ekonomilere doğru çekilmesi
durumunda, kırılganlığına göre, gelişmekte olan
ekonomiler etkileniyorlar. IMF’nin bir
çalışmasından bahsedeyim; bu
çalışmada ABD’nin uzun vadeli bonolarının
getirilerinde bir artış olduğunda, yani faiz
yükseldiğinde , bu durumda gelişmekte olan
ülkelerden sermaye çıkışları ilişkisi saptanıyor.
Böyle bir
durumda etkilenen
ilk 5 sırada bulunan ülkeler , Brezilya,
Venezuela, Türkiye, Rusya ve Meksika. Yani ABD
bonolarında
faiz yükselmesi olduğunda hemen bizim gibi
ülkelerde yatırım yapan fonlar kapıdan
çıkmaya başlıyorlar. Bu miktarın, geçen hafta,
Perşembe-Cuma itibariyle 4 milyar doları bulduğu
söyleniyor. “Bu ne kadar sürer?” diye sorarsak
buna
yanıt
vermek gerçekten zor. Ancak şunu görmemiz
gerekiyor: Türkiye ekonomisinde enflasyon,
faizler düştü, ekonomi istihdam yaratmadan büyüdü,
ama büyüdü; “aman efendim ekonomimiz son derece
güllük gülistanlık,
sorunlarımızın hemen hemen hepsini çözdük,
atlattık” havasına girilmesi çok yanlıştı ve
yanlıştır.
Dünyada
bir oyun düzeni var. Bu düzen, sermaye
hareketlerini, sermaye hesaplarını, dış
hesaplarını liberalize etmiş, küresel mali sisteme
bu şekilde entegre olmuş ekonomilerin düzeni.
Esasta bu oyun düzeninden kaynaklanan
sorunlara
bakmamız gerekiyor. Çünkü sonuçta
gelişmekte olan bir ekonomi, dış
pazarlardan borçlanabilmek için belli
bir reel faiz vermek durumunda. Reel faiz verdiği
müddetçe de borçları yükseliyor. Yani hiç kimse
sizin büyüme oranınız mertebesinde ya da onun
altında borç vermeye yatkın değil. Dolayısıyla
dünyada finansal serbesti ve bunun yarattığı oyun
düzeninde radikal değişiklikler yapılmadığı
ölçüde,
gelişmekte olan ülkeler, IMF’li veya
IMF’siz, kendilerini bir ölçüde tahkim etseler
dahi,
kaçınılmaz olarak oyun düzeninden
kaynaklanan sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar.
Bu devre bir şekilde sürüyor, bir batıyorsunuz
sonra 3-4 sene bir balayı yaşıyorsunuz, sonra
tekrar düşüyorsunuz. 2004 başlarında IMF’in daha
önceki baş ekonomisti olan Kenneth Rogof’un bazı
açıklamaları vardı Newsweek dergisinde, biz
de zaman zaman dile getirmiştik bu görüşleri .
Rogof
“bu sefer de farklı
değil” diyordu. Aynı şekilde Stiglitz ve diğer
iktisatçılar da “ey gelişmekte olan ülkeler! şimdi
düğün-bayram yapıyorsunuz, çünkü gelişmiş
ülkelerde faiz düşük, bu yüzden siz rahat
borçlanıyorsunuz, daha az maliyetli
borçlanıyorsunuz ama bu ilelebet sürdürülebilir
bir durum değil. 1997’den 2002’ye kadar Güneydoğu
Asya, Rusya, Türkiye, Latin Amerika’da zincirleme
krizler yaşandı, şimdi
yaşanan
gelişmeler yaşanan bu dönemdeki
senaryolardan farklı bir durum arz etmiyor, eğer
siz önlemlerinizi almaz iseniz, bu sefer de farklı
değil.” diyorlardı.
ÖM:
Güneydoğu Asya krizine gönderme
yapıyor?
AB:
Hepsine gönderme yapıyor, 97’de Asya, ardından
Rusya, Türkiye, Latin Amerika, Arjantin, Brezilya.
Dolayısıyla esas mesele gelişmekte olan ülkelerde
hakim olan
kırılganlıklar. Uluslararası likiditenin
risk alma öngörüsüne göre işleyen bir
finansal dünya sistemi söz konusu. Kendi iç
ekonomilerini tahkim etmiş olsun, olmasın,
gelişmekte olan ülkelerin bu oyun düzeninden
kaynaklanan
sorunları var. Günümüzde bu konuya
ilişkin pek çok şey tartışılıyor, ama esas mesele
Stiglitz’in de söylediği gibi, oyun düzenine
ilişkindir, bu oyun düzeninde bir
gelişme olmadı, bir değişiklik yaşanmadı, son
yaşadığımız krizler silsilesinden bu yana. Bu oyun
düzeni gelişmekte olan ülkelere müthiş bir borç
stoku ve borcu döndürme sorunsalı bıraktı. Bu
sorunsalı aşabilmenin yolları geliştirilemedi.
Uluslararası mali-finansal sistemin, gelişmekte
olan ülkelerin içinde yer aldığı finansal düzene
ilişkin
yeni önermelerin, sermaye serbestisine
ilişkin çeşitli yeni uygulamaların –kısıtlamalar
da dahil- geliştirilemediği bir vaziyeti
yaşıyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin bu
serbestiden dolayı gördükleri
tahribatın telafi
edilmesine yönelik politikaların, borçlanma
politikalarına ilişkin radikal
düzenlemelerin, tedbirlerin alınması bu yapının
kurulması gerekiyor. Yoksa IFM’li veya IMF’siz,
kendi ülkenizin ekonominizi tahkim etmeye çalışın,
mikro ya da makro tedbirlerinizi almaya çalışın,
eninde sonunda bu kaynaklara ulaşmak için kendi
ülkenizin büyümesinin üzerinde bir reel faiz
vermek durumundasınız. Bu reel faiz de
borçlarınızı yükseltiyor. O reel faizi karşılamak
için
faiz dışı fazla veriyorsunuz ve borç
sürdürülebilirliğini sağlamaya çalışıyorsunuz.
Bugün
piyasa notlarını okuyorum, bazı köşe yazarlarını
okuyorum; “sosyal güvenlik yasasının şu maddesi
bilmem ne olmasaydı da, Nisan’da faiz indirimini
Merkez Bankası erken yaptı” vs. Bunları bırakalım
artık, biraz bakışımızı büyütelim. Bu çerçeve
içerisinde bakarsak, mesele uluslararası bir sorun
olarak karşımıza çıkıyor ve mesele
dünyanın
finansal oyun düzeniyle ilgili. Neo-liberal
finansal küreselleşmenin günahlarını yıllardır
konuşuyoruz ve bu sürecin değiştirilmesine dönük
de hem uluslararası alanda, hem ulusal alanda pek
çok öneriler geliştiriliyor. “Tobin Vergisi”nden
tutun da yeni düzende IMF’in rolüne kadar
uzanabilecek tedbirler konuşuluyor. Meseleye bu
çerçevede bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yani
oyun düzeni ve borç yapılandırmaları çerçevesinde
bakmakta yarar var.
ÖM:
Günden güne değişen, hatta günden geceye değişen
şeylerle değil de, daha yapısal şekilde ele
alınması gerektiğini
söylüyorsunuz.
AB:
Evet. Latin Amerika ülkeleri
için kullanılan, bir tanım vardır
“pampa ülkeleri” deniyor; “pampa”, Latin
Amerika’da büyük tarımsal düzlük anlamına geliyor.
Pampa ülkelerinin kaderi şöyle; yüksek borçlara
sahipler, sermaye hesaplarını açmışlar, borç
sürdürebilme derdiyle uğraşıyorlar. Borcu
sürdürebildiğiniz dönemlerde işsizlik sorununu
çözmeden de olsa bir büyüme kat edebiliyorsunuz.
Bu dönemlerde para politikası otoritesi ile
hükümetler arası pek sorun çıkmıyor, Merkez
Bankası ile hükümetler kardeş kardeş geçiniyor.
Bir de son dönemde, özellikle artan petrol
fiyatları, petrol ihracatçısı ülkelerin müthiş bir
gelir sağlamasına yol açtı. Bu yıl için , 350
milyar dolara ulaşıyormuş artan petrol gelirleri
ile bu ülkelerin kazandıkları para. IMF Ortadoğu
Direktörü Muhsin Han’ın söylediğine göre, petrol
fiyatlarındaki rekor yükselme, petrol gelirlerinde
yıllık 350 milyar dolara varan bir artış sağlamış
bu ülkelere. Buradan para fışkırıyor ve bunların
bir kısmı da bizim ülkemize geliyor. Doğrudan
yatırım olarak, özelleştirme
şeklinde ya da sıcak para
olarak geliyor ve biz bu sayede büyük bir döviz
bolluğuna ulaştık. Buradan enflasyonu gerilettik,
faizleri düşürdük dolayısıyla, ama bu arada cari
açığımız ciddi şekilde yükseldi. Dünyadaki bu
durumdan yararlanıyorsunuz, ama faizler gelişmiş
ülkeler lehine değiştiğinde de, para, kaynak akışı
daha az ve daha yüksek maliyette olmaya başlıyor.
Ondan sonra başlıyorsunuz “türbülans neden oldu,
vay sosyal güvenlik yasası çıksaydı” vs...
Sadece
bunlara bağlı olmaksızın meseleye
uluslararası mercekte bakmak gerekiyor diye
düşünüyorum.
ÖM:
Bence de böyle bir bakış gündelik değişkenlere
bağlamaktan çok daha anlamlı olacaktır. Böyle
bakıldığı zaman durum, alınacak basit tedbirlerin
ötesinde çok ciddi ve düşündürücü
aslında.
AB:
Tabii. Mesela daha önceki krizler çerçevesinde
baktığınızda, çok zayıf bir mali sistem vardı,
batık bankalarla hayat sürdürülüyordu, bankacılık
sisteminin büyük bir bölümü batıktı; sonuçta kur
politikasının son kullanma tarihi geçmişti.
Bugün
geçmişe göre, belki daha
sağlamlaştırılmış duvarlarımız var,
geçmişe göre daha sağlıklı, anacak bu
durum
hasta hastaneden çıktı anlamına gelmiyor.
Türkiye gibi ekonomiler, bu borç batağından
sıyrılamamış durumda. “Borçlarımızı %70’in altına
düşürdük”
nutukları atılıyor, ancak bir anda
bir atak geliyor ve borçlarınız yükseliveriyor.
Tabii
önemli mesafeler alınmıştır ama ve lâkin hasta
hastanededir ve esasında Türkiye ekonomisi yoğun
bakımla
normal servis arasında gidip gelen bir
ekonomidir. Hasta yoğun bakımdan normal
servise çıkıyor, hasta
hastaneden çıktı şenlikleri yapılıyor ama aslında
hasta taburcu olmuş değil. Hafif bir soğukta
üşütüyorsunuz, hemen
ateşiniz yükseliyor, 4 milyar dolar bir anda
çıkıyor, kötü rüyalar görmeye,
sayıklamaya başlıyorsunuz. Hafif bir rüzgâr
esintisi ile, nezle
olmanız gereken yerde,
zatürreeye düşüyorsunuz. Bağışıklık sistemi
hâlâ zayıf,
bünye zayıf..
Onun için, meseleyi günlük piyasa
yorum tekniklerinin dışında bakarak değerlendirmek
gerektiğine inanıyorum.
(15
Mayıs 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)