Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Medya Sorunları
10:00 - 10:30
Natür-Mort
Natür-Mort
Ekonomi Politik
23/05/2006

Ömer Madra: Geçen hafta sonuna doğru bir çalkantı oldu, borsada düşüş, doların fiyatında yükseliş, dövizde epey hareketlilik vardı. Onunla ilgili yorum bekliyoruz sizden mümkünse.

 

Ali Bilge: Bu yaşanan yükselmenin, borsada düşüşün, faizlerde ve kurlardaki yükselmenin iç ve dış nedenleri sayılıyor. İçeriye ilişkin özellikle Nisan ayının enflasyon rakamlarının yüksek çıkması, sosyal güvenlik yasasının bazı maddelerinin Cumhurbaşkanı tarafından  iade edilmesi gibi gelişmeler sıralanıyor. Türkiye önümüzdeki Nisan ayında Cumhurbaşkanını seçecek, en geç 1-1,5 yıl içerisinde genel seçimler yapacak. Her iki seçim nedeniyle  bazı iç gerilimlerin yaşanıyor ve  yaşanacak olması gibi iç nedenler gösteriliyor. Bu nedenler arasında, Nisan ayında Merkez Bankası’nın  yaptığı faiz indirimi bile sayılabiliyor. Son  yaşanan gelişmelere ilişkin  sayılan  nedenlere ben pek  itibar etmiyorum,  daha önce de çok daha gerilimli olaylar da  yaşandı, pek çok yasa da iade edildi. Evet, Nisan ayına ilişkin enflasyon rakamlarında tedbir alınmasını gerektiren, çok dikkatle izlenmesini gerektiren bir yükselme söz konusu, ama esas mesele bu değil, esas mesele,  bizim de uzunca süredir dikkat çektiğimiz , Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini sürdürmelerini,  büyütebilmelerini, borçlarını sürdürebilmelerini  sağlayan  durumla ilgili,  dış kaynaklarla ilgili.  Gelişmekte olan ülkelerin uluslararası piyasalardan borçlanma kabiliyetini sürdürebilmeleri ile bu fonların maliyeti ile ilgili. Kaldık ki, Türkiye gibi gelişmekte olan pazarlar, piyasalar, ülkeler, 2002 sonundan itibaren bu kaynaklardan odcukça iyi bir şekilde yararlandılar, dış  konjonktürden olumlu yönden etkilendiler.

Geçtiğimiz 3 yıl boyunca gelişmiş ülke faizleri düşüktü ve bu  durum  paranın daha kolay bir şekilde gelişmekte olan ülkelere akmasını sağladı. Bu ülkeler de borçlarını sürdürebilme kabiliyetine ulaştılar ve gelen bu paralarla da ekonomilerini büyüttüler. Bu hep böyle devam edecek değildi, özellikle 2004 başından itibaren, yavaş  yavaş da olsa  ABD’de olsun, Avrupa’da olsun, Japonya’da olsun pek çok gelişmiş ülkede olsun,  faizler yükselmeye başladı.Hatırlarsınız  gözler hep Alan Greenspan’ın açıklamalarına dönüyordu; “ABD Merkez Bankası faizleri çeyrek puan arttırdı, daha artırır mı?” diye. Gelişmekte olan ülkeler bu faiz artırımlarına çok hassas, gelişmiş ülke faizlerinin artmış ya da gelecekte artacak olmasının sinyalleri gelişmekte olan ülkelerde  bazı  çalkantılara sebep olabiliyor. Esas mesele, eğilimin değişmesi,  gelişmiş ülke  faizlerinin  artmasına yönelik durumdur ve bu durumun bizim gibi ülkelere yansımasıdır.

Bir de dünyada petrol fiyatları 3 yıl öncesine göre 5-6 kat arttı. Petrol üretmeyen, ithal eden ülkeler açısından bu önemli bir maliyet ve baskı unsuru oluyor. Aynı zamanda, dünyada Çin etkisi, ya da başka etkilerle diyelim, emtia fiyatlarında çok ciddi artışlar var. Bizim gibi dış  satımı,  dış alımından düşük, iç ve dış açıkları olan ülkeler açısından son derece tehlikeli bir sürece girilmiş oluyor, çünkü bu açıklarınızı finanse edebileceğiniz kaynaklar, uluslararası pazarlardan borçlanma imkânlarınız azalabiliyor. Gelişmiş ülke faizlerinin yükselmesi sonucunda, bu fonların  gelişmekte olan ülkelerde risk alma iştahını  düşürmüş oluyor. Gelişmiş ülkeler yatırım açısından  daha az riskli, üstelik  bu ülkelerde  faizler  de yükseliyor. Bu durum, bizim gibi ülkelere kaynak akışının daha da azalacağını ve maliyetlerin bizim açımızdan daha da yükseleceğini ifade eden bir durumu ortaya koyuyor. Nitekim bu bağlamda, gelişmiş ülkelerde son 3 yıl içerisinde yavaş yavaş artan faizler nedeniyle, uluslararası fonlarda, gelişmekte olan ülkelerdeki risklerini azaltma yönünde bir eğilim oluştu. Bu yöndeki eğilim Türkiye’ye de yansıdı. İçeride bazı gelişmeleri bahane ederek ya da onları da öne sürerek bu türbülansı açıklamak kanımca yetersiz bir açıklamadır. Esas meselenin dış kaynaklı bir durum olduğunu görmek lazım.

 

ÖM: Peki nasıl devam edecektir?

 

AB: Özel sermayenin gelişmiş ekonomilere doğru  çekilmesi durumunda, kırılganlığına göre, gelişmekte olan ekonomiler etkileniyorlar. IMF’nin bir  çalışmasından bahsedeyim;  bu çalışmada ABD’nin uzun vadeli bonolarının getirilerinde bir artış olduğunda, yani faiz yükseldiğinde , bu durumda gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları ilişkisi saptanıyor. Böyle bir  durumda  etkilenen ilk 5 sırada bulunan ülkeler , Brezilya, Venezuela, Türkiye, Rusya ve Meksika. Yani ABD bonolarında  faiz yükselmesi olduğunda hemen bizim gibi ülkelerde yatırım yapan fonlar  kapıdan çıkmaya başlıyorlar. Bu miktarın, geçen hafta, Perşembe-Cuma itibariyle 4 milyar doları bulduğu söyleniyor. “Bu ne kadar sürer?” diye sorarsak buna  yanıt  vermek gerçekten zor. Ancak şunu görmemiz gerekiyor: Türkiye ekonomisinde  enflasyon, faizler düştü, ekonomi istihdam yaratmadan büyüdü, ama büyüdü; “aman efendim ekonomimiz son derece güllük gülistanlık,  sorunlarımızın hemen hemen hepsini çözdük, atlattık” havasına girilmesi çok yanlıştı ve yanlıştır.

 

Dünyada bir oyun düzeni var. Bu düzen, sermaye hareketlerini, sermaye hesaplarını, dış hesaplarını liberalize etmiş, küresel mali sisteme bu şekilde entegre olmuş ekonomilerin düzeni. Esasta bu oyun düzeninden kaynaklanan sorunlara  bakmamız gerekiyor. Çünkü sonuçta gelişmekte olan bir ekonomi,  dış pazarlardan borçlanabilmek  için belli bir reel faiz vermek durumunda. Reel faiz verdiği müddetçe de borçları yükseliyor. Yani hiç kimse sizin büyüme oranınız mertebesinde ya da onun altında borç vermeye yatkın değil. Dolayısıyla dünyada finansal serbesti ve bunun yarattığı oyun düzeninde radikal değişiklikler yapılmadığı ölçüde,  gelişmekte olan ülkeler, IMF’li veya IMF’siz, kendilerini bir ölçüde tahkim etseler dahi,  kaçınılmaz olarak oyun düzeninden kaynaklanan sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu devre bir şekilde sürüyor, bir batıyorsunuz sonra 3-4 sene bir balayı yaşıyorsunuz, sonra tekrar düşüyorsunuz. 2004 başlarında IMF’in daha önceki baş ekonomisti olan Kenneth Rogof’un  bazı açıklamaları vardı Newsweek dergisinde, biz de zaman zaman dile getirmiştik bu görüşleri . Rogof  “bu sefer de  farklı değil” diyordu. Aynı şekilde Stiglitz ve diğer iktisatçılar da “ey gelişmekte olan ülkeler! şimdi düğün-bayram yapıyorsunuz, çünkü gelişmiş ülkelerde faiz düşük, bu yüzden siz rahat borçlanıyorsunuz, daha az maliyetli borçlanıyorsunuz ama bu ilelebet sürdürülebilir bir durum değil. 1997’den 2002’ye kadar Güneydoğu Asya, Rusya, Türkiye, Latin Amerika’da  zincirleme krizler yaşandı,  şimdi yaşanan  gelişmeler yaşanan bu  dönemdeki senaryolardan farklı bir durum arz etmiyor, eğer siz önlemlerinizi almaz iseniz, bu sefer de farklı değil.” diyorlardı.

 

ÖM: Güneydoğu Asya krizine gönderme yapıyor?

 

AB: Hepsine gönderme yapıyor, 97’de Asya, ardından Rusya, Türkiye, Latin Amerika, Arjantin, Brezilya. Dolayısıyla esas mesele gelişmekte olan ülkelerde hakim olan  kırılganlıklar. Uluslararası likiditenin risk alma öngörüsüne göre işleyen  bir finansal dünya sistemi söz konusu. Kendi iç ekonomilerini tahkim etmiş olsun, olmasın, gelişmekte olan ülkelerin bu oyun düzeninden kaynaklanan  sorunları var. Günümüzde  bu konuya ilişkin pek çok şey tartışılıyor, ama esas mesele Stiglitz’in de söylediği gibi, oyun düzenine ilişkindir, bu oyun düzeninde  bir gelişme olmadı, bir değişiklik yaşanmadı,  son yaşadığımız krizler silsilesinden bu yana. Bu oyun düzeni gelişmekte olan ülkelere müthiş bir borç stoku ve borcu döndürme sorunsalı bıraktı. Bu sorunsalı aşabilmenin yolları geliştirilemedi. Uluslararası mali-finansal sistemin, gelişmekte olan ülkelerin içinde yer aldığı finansal düzene ilişkin  yeni önermelerin, sermaye serbestisine ilişkin çeşitli yeni uygulamaların –kısıtlamalar da dahil- geliştirilemediği bir vaziyeti yaşıyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin bu serbestiden dolayı gördükleri  tahribatın  telafi edilmesine yönelik politikaların, borçlanma  politikalarına ilişkin radikal düzenlemelerin, tedbirlerin alınması  bu  yapının kurulması gerekiyor. Yoksa IFM’li veya IMF’siz, kendi ülkenizin ekonominizi tahkim etmeye çalışın, mikro ya da makro tedbirlerinizi almaya çalışın, eninde sonunda bu kaynaklara ulaşmak için kendi ülkenizin büyümesinin üzerinde bir reel faiz vermek durumundasınız. Bu reel faiz de borçlarınızı yükseltiyor. O reel faizi karşılamak için  faiz dışı fazla veriyorsunuz ve borç sürdürülebilirliğini sağlamaya çalışıyorsunuz.


Bugün piyasa notlarını okuyorum, bazı köşe yazarlarını okuyorum; “sosyal güvenlik yasasının şu maddesi bilmem ne olmasaydı da, Nisan’da faiz indirimini Merkez Bankası erken yaptı” vs. Bunları bırakalım artık, biraz bakışımızı büyütelim. Bu çerçeve içerisinde bakarsak, mesele uluslararası bir sorun olarak karşımıza çıkıyor ve  mesele dünyanın  finansal oyun düzeniyle ilgili. Neo-liberal finansal küreselleşmenin günahlarını yıllardır konuşuyoruz ve bu sürecin değiştirilmesine dönük de hem uluslararası alanda, hem ulusal alanda pek çok öneriler geliştiriliyor. “Tobin Vergisi”nden tutun da yeni düzende IMF’in rolüne kadar uzanabilecek tedbirler konuşuluyor. Meseleye bu çerçevede bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yani oyun düzeni ve borç yapılandırmaları çerçevesinde bakmakta yarar var.

 

ÖM: Günden güne değişen, hatta günden geceye değişen şeylerle değil de, daha yapısal şekilde ele alınması gerektiğini söylüyorsunuz.

 

AB: Evet. Latin Amerika  ülkeleri için kullanılan, bir  tanım  vardır “pampa ülkeleri” deniyor; “pampa”, Latin Amerika’da büyük tarımsal düzlük anlamına geliyor. Pampa ülkelerinin kaderi şöyle; yüksek borçlara sahipler, sermaye hesaplarını açmışlar, borç sürdürebilme derdiyle uğraşıyorlar. Borcu sürdürebildiğiniz dönemlerde işsizlik sorununu çözmeden de olsa bir büyüme kat edebiliyorsunuz. Bu dönemlerde para politikası otoritesi ile hükümetler arası pek sorun çıkmıyor, Merkez Bankası ile hükümetler kardeş kardeş geçiniyor.

Bir de son dönemde, özellikle artan petrol fiyatları, petrol ihracatçısı ülkelerin müthiş bir gelir sağlamasına yol açtı. Bu yıl için , 350 milyar dolara ulaşıyormuş artan petrol gelirleri ile bu ülkelerin kazandıkları para. IMF Ortadoğu Direktörü Muhsin Han’ın söylediğine göre, petrol fiyatlarındaki rekor yükselme, petrol gelirlerinde yıllık 350 milyar dolara varan bir artış sağlamış bu ülkelere. Buradan para fışkırıyor ve bunların bir kısmı da bizim ülkemize geliyor. Doğrudan yatırım olarak, özelleştirme  şeklinde  ya da  sıcak para olarak geliyor ve biz bu sayede büyük bir döviz bolluğuna ulaştık. Buradan enflasyonu gerilettik, faizleri düşürdük dolayısıyla, ama bu arada cari açığımız ciddi şekilde yükseldi. Dünyadaki bu durumdan yararlanıyorsunuz, ama faizler gelişmiş ülkeler lehine değiştiğinde de, para, kaynak akışı daha az ve daha yüksek maliyette olmaya başlıyor. Ondan sonra başlıyorsunuz “türbülans neden oldu, vay sosyal güvenlik yasası çıksaydı” vs... Sadece  bunlara bağlı olmaksızın meseleye  uluslararası mercekte bakmak gerekiyor diye düşünüyorum.

 

ÖM: Bence de böyle bir bakış gündelik değişkenlere bağlamaktan çok daha anlamlı olacaktır. Böyle bakıldığı zaman durum, alınacak basit tedbirlerin ötesinde çok ciddi ve düşündürücü aslında.

 

AB: Tabii. Mesela daha önceki krizler çerçevesinde baktığınızda, çok zayıf bir mali sistem vardı, batık bankalarla hayat sürdürülüyordu, bankacılık sisteminin büyük bir bölümü batıktı; sonuçta kur politikasının son kullanma tarihi geçmişti. Bugün  geçmişe göre, belki daha  sağlamlaştırılmış duvarlarımız  var, geçmişe göre daha sağlıklı, anacak  bu durum  hasta hastaneden çıktı anlamına gelmiyor. Türkiye gibi ekonomiler, bu borç batağından sıyrılamamış durumda. “Borçlarımızı %70’in altına düşürdük”  nutukları atılıyor, ancak  bir anda bir atak geliyor ve borçlarınız yükseliveriyor.

 

Tabii önemli mesafeler alınmıştır ama ve lâkin hasta hastanededir ve esasında Türkiye ekonomisi  yoğun bakımla  normal servis arasında gidip gelen bir ekonomidir. Hasta yoğun bakımdan  normal servise çıkıyor,  hasta hastaneden çıktı şenlikleri yapılıyor ama  aslında hasta taburcu olmuş değil. Hafif bir soğukta  üşütüyorsunuz,  hemen ateşiniz yükseliyor, 4 milyar dolar  bir  anda çıkıyor, kötü rüyalar görmeye,  sayıklamaya başlıyorsunuz. Hafif  bir rüzgâr esintisi ile,  nezle olmanız gereken yerde,   zatürreeye düşüyorsunuz. Bağışıklık sistemi hâlâ zayıf,  bünye zayıf.. 

Onun için, meseleyi günlük piyasa yorum tekniklerinin dışında bakarak değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

 

 

(15 Mayıs 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan