Ömer
Madra:
Gayet hareketli günler geçiriyoruz. Danıştay
meselesi ile ilgili bir değişiklik var. Şimdi
Yüzbaşı’nın mahkemece serbest bırakılması durumu
var. Ne diyorsunuz bu genel gelişmelere, Danıştay
baskınına ve devamına?
Ali
Bilge: 30
yıldır izlediğimiz film zaman zaman önümüze
yeniden geliyor. İçinde yaşadığımız ve hayatın
bıktırıcı senaryosu yeniden kurgulandı, bir
şekilde hayata geçirildi. Bu, Türkiye’nin
1950’lerden itibaren içinde bulunduğu 70’lerde
büyük bir ivme kazanan, adına ne derseniz deyin,
hesap sorulamaması sonucunda ortaya çıkan
çeteleşmenin, içindeki çok çeşitli yapılanmaların,
iç içe geçmiş yapıların tekrar karşımıza çıkışı.
Tabii bunu, bir siyasi konjonktür içerisinde, yeni
oluşumlarla birlikte ele almak gerekiyor. Biz 3,5
yıla yakın bir süredir yayın yapıyoruz, bu sürede
bir yığın olayla karşılaştık; Ağca’nın serbest
bırakılmasından tutun da Haluk Kırcı, Alaattin
Çakıcı, Yargıtay Başkanı, MİT. Bu ülkede 1996
yılından beri pek çok şey geçmişe göre ziyadesiyle
ortaya çıkarılmış olsa da, 1950’lerden itibaren
süren yapılanma net bir şekilde ortaya
çıkarılmadı. Gerçek sorumluları bulunmadı, ama
çeşitli ad ve örgütlenmeler, kimine “derin devlet”
dedik, kimine “Türk İntikam Tugayı” dedik.
Paramiliter güçler, çeşitli sivil teşkilatlarda
örgütlendiler, askeri teşkilatlar içerisinde
örgütlendiler, pek çok çeşitli mesleklerden gelen
insanlar bir arada bu yapı içinde örgütlendiler.
Bu, uluslararası istihbarat teşkilatlarının,
özellikle CIA’nın ve NATO’nun Türkiye’de
belirleyici önderliğinde tasarlandı. Sonn 50 yılın
değişik dönemlerinde, 50 yılın da ötesinde
yaşadığımız olaylara baktığımızda, Sabahattin
Ali’nin katilini bile bilmiyoruz, 6-7 Eylül
olayları, “Kanlı Pazar”lar, 1 Mayıs’lar var. Ama
1970’li yıllardan sonra, daha örgütlü bir
paramiliter yapının olduğunu çok net biliyoruz.
Biraz böyle, bu vesilelerle kanlı tarihimizi
hatırlama yoluna gidiyoruz, çünkü çok çabuk da
unutuyoruz. Mesela bu yüzbaşı Kıbrıs’ta savaşmış.
Bildiğim kadarıyla Korkut Eken de Kıbrıs’a giden
genç subaylardan biridir. Kartal Demirağ’ın
ifadesidir bu; kamplarda öğretmen olarak bu
insanlar kullanılmıştır. “Gladyo” sözcüğünü ilk
olarak dünyada da 1988 yılında, İtalya’daki
gelişmelerle duyduk ve daha sonra bütün NATO
ülkelerinde, çeşitli isimler altında, “seferberlik
tetkik dairesi”, “özel harp dairesi”, vs. çeşitli
adlarda örgütlere rastladık. Erol Mütercimler, 12
Eylül’den 13 yıl sonra Memduh Ünlütürk’ten
duyuyor. Biliyorsunuz Memduh Ünlütürk 12 Mart
döneminde meşhur Ziverbey Köşkü’nün patronuydu,
tümgeneraldi. “İşkenceci Memduh Ünlütürk” olarak
bilinir kendisi ve bugünkü ulusalcı kesimden pek
çok insan da orayı ziyaret etmiştir. Ünlütürk
diyor ki Mütercimler’e; “Bu örgütün adı
Ergenekon’dur, ben de üyeyim, içinde yer aldım,
bulundum. Genelkurmay’ın da, hükümetlerin de,
bürokrasinin de, herkesin üstünde bir örgüttür.
Yasa ile filan kurulmuş bir örgüt değildir, 27
Mayıs darbesinden sonra CIA’ye Pentagon tarafından
kurdurulmuştur. Bunun içinde bulunan insanlar
vatana ihanet olsun diye hizmet etmezler –CIA
kurdurmuş!, ‘biz vatanı kurtarıyoruz, vatana
hizmet ediyoruz, vatana yararımız dokunuyor’
düşüncesiyle bu örgütün içinde yer almışlardır.
Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş
olan, bu kurslardan geçmiş olan generallerin bir
bölümü yeri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer
alır. Sonuçta ben daha başka insanlardan
Ergenekon’u araştırdım ve şunu gördüm, bunun
içinde subaylar var, emniyetçiler var, profesörler
var, yargıçlar var, gazeteciler var, işadamları
var, sıradan insanlar var. Bugün çeteler dediğimiz
bu küçük birimler var ya, işte bu birimler
Ergenekon içindeki birer bölüm, birer parça. Adını
saydığımız kişiler de Ergenekon adı verilen bu üst
örgüt tarafından kullanılan tetikçilerdir.”
Buna benzer pek çok açıklama, emekli
orgenerallerden, tüm generallerden duyuluyor,
yenilerde de, Sabri Yirmibeşoğlu’nun anılarında ve
pek çok açıklamalarda bunu
görüyoruz.
ÖM: Net
bir şekilde de ifade ediliyor, Yirmibeşoğlu’nun
açıklamaları da oldukça açıklayıcıydı, her türlü
illegal yola başvurulabildiğini söylüyordu.
AB:
Zaten epey bir koleksiyonumuz oldu bu konuda. Bu
konuda aslında her şey ortada. Bir tarafıyla,
CIA’nın bir başkanı “evet, böyle bir örgüt
Türkiye’de vardı, biz de işin içindeydik” dedi.
Bunun gibi pek çok açıklama var.
ÖM:
Colby.
AB:
Evet Colby’di, açık açık söylemişti; “evet,
Türkiye’de çok güçlü bir örgütümüz var” demişti.
Zaten bu da pek çok araştırmanın içerisinde çıktı.
Susurluk’a kadar gelen süreçte bir takım şeyler
biliyoruz, ama bunun Türkiye’nin içerisindeki pek
çok yapıyla olan eklemleri net bilinmiyordu.
Mesela Korkut Eken diyor ki; Meclis Susurluk
araştırma komisyonunda; “Çatlı 80 öncesi de
kullanıldı, epey iyi kullanıldı.” O zaman
Çatlı’nın ve arkadaşlarının içinde yer aldığı
eylemlere bakıyorsunuz, Kırcı’nın, Oral Çelik’in,
Mehmet Ali Ağca’nın... Sırasıyla baktığınızda, 16
Mart 1978’de, İstanbul Üniversitesi katliamı var
ve burada da ilişkisi var. Oktay Engin’e kadar
-Atatürk’ün evinin bombalanmasıyla ilgili,
provokasyonu yapan MİT ajanı- uzanan bir ilişki.
Bu arada 78’deki Doğan Öz cinayetini
tekrar hatırlatmakta fayda var, Doğan Öz cinayeti
de aydınlanmamış bir olaydır, yani aydınlatılmamış
bir olaydır. 16 Mart 1978’deki bu olay
aydınlatılmamıştır ve bu ekibin içinde bulunduğu
bir cinayettir. Bülent Ecevit, kendisi, “bunu
açıklayamadım” diyor. Turgut Özal, “bir örgütle
karşı karşıya kaldım, bu örgütün ismi
Ergenekon’muş” diyor. İkisi de başbakanken,
suikasta uğruyorlar ve Ecevit’e yapılan
suikasttaki silahın bir Amerikan üssünden alındığı
ortaya çıkarılıyor. Bunlar kendi başbakanlıkları
dönemlerinde, en güçlü oldukları dönemlerde bu
konuları aydınlatamıyorlar. Bedrettin Cömert
cinayetinin Abdullah Çatlı ve arkadaşları
tarafından yapıldığı net bir şekilde ortaya
çıkarıldı. Hepimiz o günleri hatırlıyoruz. Balgat
katliamı, Bahçelievler katliamı, Abdi İpekçi
cinayeti.
Avi
Haligua: Bir
çok NATO ülkesi, soğuk savaş döneminde bu gibi
olayları yaşadı anlayabildiğim kadarıyla.
Diğerlerinde bu işler nasıl ayyuka çıktı ve
bizdeki bu kadar net ortada olmasına rağmen nasıl
hâlâ devam edebiliyor? Aradaki temel farkı hâlâ
çıkarabilmiş değilim.
AB:
İtalya’da, Fransa’da, hatta, tüm NATO ülkelerinde,
Hollanda’da, Belçika’da, bu işler böyle hararetli
bir şekilde tartışıldı, bir takım mahkemeler
kuruldu, özel teşkilatlarla bu işler çözülmeye
çalışıldı. Bir şekilde hesap soruldu, sorumlular
bulundu. Gerçek anlamda, bütünüyle ortaya
çıkarıldığını zannetmiyorum bu ülkelerde dahi,
Papa suikastını onlar da
aydınlatamadı.
Fransa’da, İtalya’da bu
süreçleri takip eden gazetecilerle ve bu konularla
ilgili kişilerle, konuşunca ortaya çıkan şu ki,
bir yığın muallak konu var. Çatlı, Güney
Amerika’da da eğitim görmüş, Fransız bir
gazeteciye “bizi kullanmayan istihbarat örgütü mü
kaldı?” diyor. Ama yine de bu ülkelerde, en
azından, tezgâhın üstüne çıkarılan bir hesap
sorma, sorgulama biçimi olmuştur şu ya da bu
şekilde. Türkiye, soğuk savaşın en derin
gladyosunun, kontrgerilla faaliyetinin yürüdüğü
ülkeydi. Üzerimizde bu baskıyı çok iyi biliriz,
Türkiye’deki kesimlerin geniş demokrasi talepleri
hep engellendi, istenmedi ve burada daha muhkem,
daha sert bir gladyo oluşturuldu. Ve bu gladyo çok
örgün bir vaziyette yerleşmişti. Dolayısıyla
Türkiye’de göstermelik olarak bile hesap sorma
sürecinin yaşanması pek mümkün olmadı. Susurluk’ta
nereye geldik? Her yıl 3-4 tane böyle olay
yaşıyoruz. Yargıtay Başkanı ile Çatlı’nın
görüşmesi olağan bir durum mu? Bunu da konuştuk,
geçtik.
AH: Bu
olaylar aslında o kadar sık yaşanmaya başlandı ki,
artık aradaki bağlantı, kimin örgüt içinde, hangi
kademede olduğu, kimin kime nasıl emir verdiği,
artık bunların hepsi ortaya dökülmüş durumda.
Beklediğimiz Meclis’ten çıkacak bir karar mıdır,
bu işin bir şekilde yoluna konulması
için?
AB:
Susurluk Araştırma Komisyonu raporlarına bir
girerseniz, o bile yeterli. Binlerce sayfalık bir
yığın külliyat yazılmış durumda. Buradaki
aktörlerin büyük bir çoğunluğu yaşıyor, hem de
siyasi olarak bu işin sorumlusu konumundaki
insanlar hayattalar. Mesela Süleyman Demirel
“derin devlet vardır, bu askerdir” diyor, çok net.
Öbürleri “bizim tosuncuklar” diyor, vs. Sonra
Türkiye bir AB sürecine girdi, zaten onunla
birlikte kimin ne olduğu da daha net gözükmeye
başladı son 3-4 yıldır yaşadığımız süreçte.
Demokrasi yanlıları ve onun karşıtlarının daha net
bir saflaşması Türkiye’de yaşanmaya başladı.
Bunlar aslında çok net.
Bülent Ecevit’in
73-77’de “kontrgerilladan hesap soracağız”
dediğini hatırlıyorum Tandoğan mitinglerinde. O
günlerden bugünlere geldik ve kendisinin
aydınlatamadığı, olaylar duruyor, bugünkü iktidar
ne kadar Susurluk üstüne gidebildi, ne kadar
Yargıtay olayın üstüne gidebildi, ne kadar
Şemdinli olayının üzerine gidebildi?
AH: Bu
olayın ardından yaptıkları açıklamalar çok ilginç,
çünkü başbakan Tayyip Erdoğan, “bu dosya ile
birlikte eski dosyaların da raftan
indirilebileceğini, Susurluk, Şemdinli gibi
olayların tekrardan ele alınabileceğini” söyledi,
ancak şimdilik ardı geliyor gibi
görünmüyor.
AB:
Bugüne kadar, bütün başbakanlar benzer açıklamalar
yaptı, Uğur Mumcu öldürüldü Abdi İpekçi... Ben en
azından 70’li yıllardan itibaren bunları
izliyorum; bütün açıklamalar bu yönde oluyor, ama
AKP’nin parlamentoda çoğunluğu söz konusu, Adalet
Partisi’nin bile bu kadar çoğunluğu yoktu, 1965
yılında. AKP anayasayı değiştirecek güçte geldi,
ama kendi alanına giren, kendinin söz verdiği
konularda bile değişiklik yapabildi mi? Doğruydu,
yanlıştı, İmam Hatip’ti, YÖK’tü, vs. bir
değişiklik yapabilme cesareti gösterdi mi? Hayır,
son zamanlarda yeniden seçime yaklaşmamızla birlikte
bunlar ortaya konuluyor. Hatta gördüğüm en korkak
iktidarlardan biri AKP, bu mevzulara gidebilme
açısından. Bu işler aslında toplumsal taleple de
ilişkili.
ÖM:
Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların ordu malı,
MKE malı olduğu söyleniyor ve bugün Neşe Düzel’in
de Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski
başkanı Bülent Orakoğlu ile yaptığı mülakatta de
enteresan şeyler var. Bu MKE tipi bombaların
piyasadan bulunamayacağını, askerde ve polisten
başka kimsede olamayacağı, öyle silah depolarında
hırsızlık sonucu da başkalarının eline geçmiş
olamayacağını söylüyor. “Bu bombalar numaralıdır,
hepsinde numara olması gerekir, ama bir takım
eylemlerde kullanılmak üzere bazıları da numarasız
da olabilir” diyor. “Peki o zaman derin devletin
parmağı olduğu anlamına gelmez mi?” sorusuna da,
“Size göre derin devlet nedir?” diyor Orakoğlu,
“Derin devlet bence şudur, Türkiye’de milli, laik
çizgi dışına çıkıldığında, kendi kendine harekete
geçen bir mekanizma gibi görünüyor derin devlet.
Hâlâ devlette görev yapan veya emekli olmuş
kişiler olabilir, bankacı olur, bakkal olur, derin
devlet her kesimden oluşan bir yapılanma gibi
görünüyor” diyor ve Ergenekon denen bir yapılanma
olduğunu söyledikten sonra, eski bir NATO
yapılanması olduğunu söylüyor; “Çok büyük bir güce
ve paraya sahip olduğu iddia ediliyor, ben de öyle
tahmin ediyorum. Hangi olaya el atsanız bir çete
bağlantısı ile karşılaşıyorsunuz, mesela bir Küre
operasyonu içinden Sauna Çetesi çıktı.” Böyle
devam eden ilginç bir mülakat
var.
AB:
Orakoğlu, bu 28 Şubat sonrasında, Emniyet’te daire
başkanlığı yapan kişi. Düşünebiliyor musunuz,
ülkemizde Onbaşı Sarımsak olayının sorumlusu, o
nedenle yargılandılar. Kuvvet komutanlarının
birbirlerini dinledikleri ortaya çıktı. Diyor ki;
“biz ne zaman emniyete telefon açsak, Hava
Kuvvetleri’ni de dinliyorduk.” Yargıda böylesine
bir ortam var. Bu kesim kristalize oluyor, bir
şeyle birleşiyor. Bu “ulusalcılık” denen neyse,
içinde her desenden adam var. 3,5 yıldır Açık
Radyo’da sürekli konuşuyoruz, “milliyetçilik
tehlikeli boyutlarda arttı” diye, “Dünya Türk
Olsun” diye etrafta yazılar görüyoruz vs. Adam
MHP’yi yeterli bulmuyor, “Türklük kökenini
araştırarak partiye kayıt ettireceğimiz partimiz
olacak” diyor. Milliyetçilik yarışı bu süreçte çok
vahşileşmeye doğru gidiyor.
AB’nin
“hazmetme kriteri” meselesi de işi daha da
derinleştirecek, önümüzdeki 1-1,5 yıl vatansever
örgütlerimizin, demokrasi yanlılarına karşı, geniş
demokrasi isteyen kesimlere karşı gemi azıya almış
bir dönem olarak geçeceğe benzer.
AB,
yüzbaşı Tekin’lerin ekmeğine yağ sürüyor. Bu hazım
meselesi Türkiye’de AB karşıtlığını ve genişleyen
demokrasiye karşı olan, ulusalcı, vatansever, ne
hikmetse bu desenleri daha da geliştirecek gibi
görünüyor.
ÖM:
“Danıştay saldırısında da bir şey çıkacağını
zannetmiyorum” demiş Bülent Arakol konuşmasının
sonunda. “Yüzbaşıdan bir yere gidilemeyeceği,
teslim olmasından anlaşılıyordu zaten, belki kaçak
olan Ata Ocakları’nın eski başkanından bir yerlere
gidilebilir” diyorsa da kendisi de pek ümitli
görünmüyor.
AB:
Susurluk’ta nereye kadar gittik? Her şey ortada
değil miydi? Veli Küçük, Teoman Koman, o dönemki
generaller Meclis’e geldiler mi, “hayır,
gelmiyoruz” dediler. Susurluk’un en önemli
aktörlerinden biri bugün bir parti genel başkanı
değil mi? Onlar da üçü bir arada dayanışma
sergilediler sağ olsunlar TOBB’un toplantısında.
AH:
Spontane olmuş ama!
AB:
Bunlara baktığımızda sonuç gözüküyor, çok da açık,
ortada. Ergenekon’u kurduk, CIA var, destek var,
para var. Semih Sancar Bülent Ecevit’e diyor ki,
“evet, paramız bittiği için sizden istiyoruz.”
“Nereden alıyordunuz?” “CIA’dan alıyorduk,
NATO’dan alıyorduk.” Bunlar o kadar açık ki, bunu
sadece siyasi ve hukuki olarak
yargılayamıyorsunuz. Bu da ortada, Demirel 6 ay
önce, “derin devlet askerdir” dedi. Çatlı’yı ve
ekibini yurt dışında örgütleyen kim? O dönemin 12
Eylül’ün cumhurbaşkanı, Kenan Evren’in kızı Şenay
Gürvit. Aksiyon dergisinde 7-8 ay ya da bir
sene önce yayımlandı, Mehmet Eymür bunu açıkladı.
Sonra da yalanlamadı. O kadar çok şey ortada ki,
özel bir yerlere gitmenize gerek yok, yazılanları
topluyorsunuz, zaten 4-5 raf dolusu doküman
oluyor. Zaten 60 bin sayfa mı ne araştırma
komisyon raporları var. Korkut Eken, Meclis
Araştırma Komisyonu’nda, “Çatlı 80 öncesinde
kullanılmıştır” diyor. “Derin devlet o kadar da
derin de değildir, etrafınızdadır, ortaokuldan
sınıf arkadaşınızdır, kayınbiraderinizin
işyerindeki arkadaşıdır, bir okulda hocanızdır, Bu
böyledir.”
ÖM:
“Danıştay saldırısında da derin devletin izleri
görülüyor, ama kesin konuşmak için erken, bu konu
10 gün sonra daha net bir şekilde konuşulabilir”
demiş eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı
Orakoğlu.
AB:
Onun daha yüksek tecrübesi var, 28 Şubat’ı da
yaşadılar. Mesela, Türkiye’de de Batı Çalışma
Grubu hakkında Mecliste bir şey yapıldı mı, o da
bir askeri teşkilatın içinde gizli bir örgüt değil
mi?
(29 Mayıs
2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)