Ömer
Madra: Bu
hafta biraz iktisadi konulara ağırlık verelim,
özellikle de Dünya Bankası’nın toplantısı hakkında
konuşalım.
Ali
Bilge:
Dünya Bankası ile IMF’nin ortak genel kurulları
yılda iki kez yapılıyor, bahar aylarında, bir de
sonbaharda. Bu toplantılarda, son yıllarda,
özellikle IMF’nin üzerine yoğunlaşılıyor, “nasıl
adam edilebilir” diye. Bu toplantıların öncesinde
ve sonrasında bu tartışmalar hızlanıyor. Aslında
yaklaşık 20-25 yıldır uygulanan bir takım
politikalar var; bunlara ‘neoliberal iktisat
politikaları’ diyoruz. Bu neoliberal iktisat
politikalarının en güçlü pazarlayıcısı da bu iki
kuruluştu. Gelişmekte olan ülkelere, “bir kere
bütün iktisadi hayatınızı serbestleştireceksiniz,
uluslararası piyasalarla ilişki kurmanız için iç
pazarların serbestleşmesi, olmayan piyasaların
kurulması gereklidir ve ülkenizin kalkınmasını
sağlayabilecek fonlara ulaşmanın yolu uluslararası
piyasalarda olan, mali piyasalarla olan
ilişkinizdir ve bu size yeni çizilen modeldir.
Bunun için de temel nokta serbestleşmektir”
denildi. Latin Amerika’da, Asya’da, Türkiye’de de
benzer şeyler, yaşandı.
ÖM:
Aslında 1990’lar boyunca, Arjantin’den Rusya’ya,
Rusya’dan Endonezya’ya kadar bütün ülkeler, tam da
Banka’nın istediğini
yaptılar.
AB:
Tabii. Devletin rolünü farklı bir modele
indirgediler.
ÖM:
Vergileri indirdiler, “okul, hastane masraflarını,
su masraflarını vs. vatandaşlar ödesin” dediler
serbest piyasa üzerinden.
AB:
80’lerden itibaren başlayan bu yolda, devlet,
“sadece gece bekçiliği yapsın” gibi bir noktaya
indirgendi.
ÖM: Ama
özellikle 90’larda bunun tam uygulamasının doruğa
çıktığını söyleyebiliriz belki, hepsi de yoksul
hale geldiler nedense.
AB:
Evet, borç krizleri içinde kıvrandılar, büyük bir
borç denizi içinde yüzüyorlar
bugün.
ÖM:
Özellikle Arjantin’in bir öğrenci olarak
sunulurken, iflas etmesi çok şaşırtıcı olmuştu
tabii.
AB:
Aslında IMF’nin iflası, ya da bu tür iktisat
politikalarının iflasın başlangıcını Asya krizinde
görüyoruz. Asya krizi 97’dedir, ilk sinyal
oradadır, bu tür politikaların, modellerin
iflasının başlangıcıdır. Aslında bu tür bir
iktisadın cenaze namazı kılınıyor. 97 krizinde
yanıldılar, Dünya Bankası ve IMF raporları böyle
bir krizi öngörmedi, OECD, hakkını yemeyelim bu
işi en iyi gören UNCTAD’dı, 90’ların başından
itibaren bu tür politikaların gelişmekte olan
ülkelerde çok ciddi krizlere neden olabileceğini,
bu tedbirlerle, bu modelle gidilemeyeceğini
vurguluyordu. Daha sonra Arjantin krizi
geldi.
ÖM:
Arjantin’de orta sınıf bir ülke iken, çocuklar
hamburgerler ve kolalar ile beslenirken,
birdenbire müflis bir ülkeye dönüştü ve çocukları
da çöp tenekelerinden beslenmeye
başladılar.
AB:
Evet. Öyle komiktir ki, özelleştirilecek mallar da
çarçur gitti. Bu politikalar özelleştirin diyor,
hatırladığım kadarıyla Arjantin’in elektrik
sistemi İspanya ve Fransa’nın kamu şirketlerine
satıldı.
Bu tür bir iktisat modelinin
tutulacak yeri yok aslında. Kendileri de
raporlarında değindiler. Mesela IMF’nin
raporlarında bile, asıl konu artık işsizliktir.
Dünya Bankası, Keynesyen yaklaşımlara biraz daha
önce çark etti, değişen dünyada devletin rolünün
sadece gece bekçiliği yapmak olmadığını, utangaç
bir dille ifade etti. IMF artık iyice her yerde
müşterisiz kalan bir grup, bir örgütlenme haline
geldi ve kendisini batırmaya başladı, çok ses
çıkmadan ama o da utangaç bir dilde, “sadece fiyat
istikrarının sağlanmış olması değildir” demeye
başladı. Ayrıca, Dünya Bankası “serbestleşme
kalkınma için şart değildir” gibi utangaç ifadeler
kullandı. Bu kuruluşlar, yani BM, IMF, Dünya
Bankası gibi kuruluşlar, İkinci Dünya Savaşı
sonrasında gerçekleşen örgütlenmeler ve bu
örgütlenmelerde, mesela IMF’de veto hakkı sadece
ABD’nin.
Avi
Haligua: Şu
anda Singapur’da yapılmakta olan Dünya Bankası ve
IMF toplantıları sonucunda bunun değişeceğine,
daha doğrusu değişebileceğine, daha küçük
ülkelerin de, -Türkiye gibi- söz sahibi
olacaklarına dair bazı yazılar okudum.
ÖM: Bu
büyük bir yalan tabii.
AB: Bence
de.
ÖM:
Mesela binde 2 filan yükseltilecekmiş oy
hakları.
AH:
Binde 4 olacakmış.
AB: Hem
kurumlar, hem ideolojik olarak, hem kurumsal
yapısı olarak çok arkaik bir durumdalar. Geçmişte,
IMF ve Dünya Bankası’na eleştiriler daha çok
Marksist, sol iktisattan gelirdi, son 10 yılda
bakıyoruz sistem içi iktisatçılardan gelen
eleştiriler çok arttı, bunları yerden yere
vuruyorlar. Joseph Stiglitz’den, Krugman’a kadar,
pek çok iktisatçı, bu politikaların artık
geçerliliğini yitirdiğini söylüyorlar. Zaten IMF
toplantıları başlar başlamaz, Stiglitz tekrar
sahneye çıkıyor. Bu kez, “budala” demiş,
“ekonomiyle uzaktan, yakından alakaları kalmadı”
demiş. Uzun yıllar boyunca, bu tür iktisat, bizim
gibi ülkelere dedi ki; “Fiyat istikrarını
sağlayın, enflasyonu düşürün, bu en önemli
gerçekleştirilmesi gereken hedeftir. Bunu
sağladığınız takdirde, bu eşittir makro ekonomik
istikrar. Yani ekonomideki ödemeler dengenizi,
faiz, döviz, yatırım, büyüme, finansal istikrar
gibi değişkenleri, önemli parametreleri de
sabitlersiniz.” Bu IMF’nin ‘tek yol devrim’ gibi
bir
sloganıydı. Bırakın ihracatı, işsizliği,
yatırımı, önce fiyat istikrarı sağlayın dendi.
ÖM: Ama
fiyat istikrarıyla da bunlar
sağlanamadı.
AB:
Latin Amerika’da, Arjantin’de, en son kriz fiyat
istikrarının sağlandığı ortamda çıktı. Yani fiyat
istikrarı, finansal istikrar feda edilerek
gerçekleştirildi ve bu bağlamda bu denklem, bu
teori çöktü. Ayrıca ne diyordu? “Makro istikrarı
sağlarsanız, bunun yanına bir de serbest piyasayı
tümüyle koyarsanız, kalkınma, eşittir ekonomik
büyüme.” Sadece Türkiye’ye bakarsanız, Türkiye
makro istikrarı yıllar boyunca sağlayamadı, adam
gibi serbest piyasa olmamıştır, 46-76 döneminde
serbest piyasa yoktur, ama önemli büyüme
oranlarını yaşadığı yıllar olmuştur. Makro
istikrarsızlığın olduğu dönemde büyüme oranları
yakalamıştır. Dolayısıyla bu teorinin, bu
yaklaşımın iktisadi önermeleri ortadan kalktı. Bu
yaklaşımı pazarlayan IMF de, hastane sözde, ama
hasta eden hastane haline geldi.
ÖM:
Biraz önce Avi’nin sorduğu soruya da şöyle bir
cevap vermek mümkün, “reform yapıyor” deniyor
“bazı oylar arttırılacak” diye. En yoksul 80
ülkenin kendi aralardaki bütün oy oranı %10,
Amerika’nın sadece tek başına %17. Zaten veto
hakkı da oradan geliyor. “Çin, Güney Kore, Meksika
ve Türkiye’nin oy oranları arttırılacak” deniyor,
buna da “reform” diyorlar. George Monbiot da
geçtiğimiz günlerde, “IMF eğer reform yapmayı
istiyorsa, o zaman da demokrasiyi bir denese iyi
fikir olabilir” diye yazmıştı.
“Dünya
Bankası’nın yıllık toplantısının Singapur’da
yapılmasını eleştirenler de var; ‘pırıl pırıl
mağazaları ve gökdelenleriyle o parlak şehrin
vatandaşları da, ya susarlar ya da konuşmalarının
sonuçlarını görürler’ diyorlar. Bu toplantının,
kellelerin kesildiği bir Disneyland ülkesinde
yapılmasını eleştiriyorlar. Bence, bu tümüyle
uygundur, eleştiriler doğru değildir, Singapur’da
yapılması uygundur, çünkü Dünya Bankası zaten
halkları ölüm cezasına çarptırmıştır, ölmeleri ya
da yaşamaları umurumda bile değildir.” Bunları
söyleyen de bir solcu, liberal sosyalist biri
değil, Joseph Stiglitz, Nobel ödüllü ve Dünya
Bankası’nın eski baş
danışmanlarından.
AB: Çok
güzel. McNamara, malum Vietnam dönemi ABD Savunma
Bakanı, daha sonra Dünya Bankası’nın efsanevi
başkanı olur, çok uzun süre başkanlık eder, aynen
Irak savaşının kahramanı Wolfowitz gibi. Yapılan
bir araştırma var, “Vietnam savaşında ölen
insanlar ne kadardı, orada yaratılan tahribat
neydi?” diye, sonuç, McNamara’nın başında
bulunduğu dönemde, Dünya Bankası’nın uyguladığı
politikalar nedeniyle yoksul kalan, açlık ve
sefaletten ölen insanların durumu, Vietnam’dan
daha büyük katliama sebebiyet
verdiği.
ÖM:
Aynı şeyin Paul Wolfowitz için söylenmesi çok
mümkün. “IMF’de reform yapılıyor, Çin, Türkiye
gibi ülkelerin oyları arttırılacak” filan diye
aslında göstermelik olan ve istenenin çok uzağında
bir değişiklik de öneriliyor. Aynı şey Dünya
Bankası için de geçerli, “Dünya Bankası,
yoksulları mahveden yapısal uyarlamalar, yeniden
yapılandırmalar meselesinden vazgeçti” deniyor,
fakat Christian Aid -önemli ve saygın bir
uluslararası sivil toplum kuruluşu-, çok ayrıntılı
bir araştırma yapmış, “Wolfowitz’in başkanlığı
altında Dünya Bankası’nın ödünç verdiği paralar
nerelere gidiyor?” diye, müthiş bir propaganda
mekanizmasının çalıştığını ortaya koymuş. Yani
Christian Aid’ten gelen rapora diyor ki;, “bunlar
büyük uyduruk haberler, -spin diyorlar buna-,
reform şöyle dursun, yeni ve daha da vahim yollar
buldular bu yoksul ülkelere kendilerini dayatmak
için.”
AB: Bu
tip yapısal reformlar nasıl yaptırılır, dayatılır
ve yapısal reform gelişmekte olan ülkede nasıl
yapılır? Böyle çok ciddi mizahi bir kaç şey
yazabilirim. Devrin birinde bir arkadaşımız, “15
günde 15 yasa” diye geldi. Bir ülkenin şekillenmiş
bir yapısı var, tamam, çürümüş alanları da var,
bunları reforme etmek gereklidir, ama bu Dünya
Bankası’nın dikte ettiği paketle olacak iş değil.
Her ülkenin bir hukuk sistemi var, her ülkenin bir
ekonomik yapılanması, refleksi var; Dünya Bankası
size kanun tasarısını tercüme edip de gönderiyor,
düşünebiliyor musunuz?
ÖM:
Hepsi birbirinin aynı.
AB: Ve
siz parlamentonuzu, siyasi sisteminizi bir modül
olarak koyuyorsunuz bunun içine ve siyasi
sisteminiz çalışmamaya başlıyor. Koşullar öyle
ağır bir noktaya geliyor ki, kriz olmazsa olmaz.
Dolayısıyla Dünya Bankası’nın günahlarını yoksul
ülkeler çekiyor., 60-70’li yıllardaki o dev baraj
sistemlerinden başlatarak gelmek lazım. Dünyanın
çevre dokusunu da son derece olumsuz etkileyen
yatırımlardan bugünlere gelmek lazım. Şimdi
düzenleyici kuruluşlarla yeni bir devlet yapma
projesidir bu da. Mesela şeker kurulu kuruldu
Türkiye’de, sonradan değiştirildi. Yani yap-boz
oyununa dönmüştür ve siyasi ortamı, demokrasiyi
etkileyen unsurlar olmuştur bütün gelişmekte olan
ülkelerde. Dolayısıyla bu iki kuruluşun günahları
çok.
ÖM: Bu
konuda çıkmış iki tane yazı elimden geçti, birisi
Monbiot’nun birisi de Johann Hari’nin. “Dünya
Bankası’nın bir takım şartlara bağlaması, aslında
cinayetle neredeyse eş anlamlıdır” diyor. Su
meselesine bakalım sadece, Yozlaşmış, yolsuzluğa
batmış ülkelerin durumunu düzeltmek için yapısal
reformların getirilmesi isteniyor, örneğin
Britanya’da suyun özelleştirilmesi büyük şirket
kârlarına yol açtı ve hizmetlerde çok daha kötü
hale geldi.
Şöyle bir şey düşünün; bütün
dünyada bunu yapıyorlar, yabancı güç geliyor ve
emrediyor, yükselen su fiyatları, üstelik doktoru
bile olmayan bir çok yoksul ülkede kolera,
dizanteri salgınlarına yol açıyor. Bütün
gezegende bunu yapıyor. Son olarak İngiltere’den
itiraz çıktı; Dünya Bankası, 20 çocuktan birinin
ölü doğduğu, sağlık şartlarının feci olduğu bir
ülke Gana’ya, “piyasa fiyatlarından su verilmeli,
satılmalı” diye dayatmış, “yoksak yardım etmem”
demiş. 110 milyon dolarlık bir yardımı bu şartla
vermiş. Yani “su fiyatlarını ikiye katla,
elektriği de, ve ortalama Ganalılar, vatandaşlar
versin” diye dayatmış, hükümet de mecburen, şantaj
altında kaldığı için vermiş. Diyor ki yazıda,
“Hava Amadu diye bir büyükanne, gelirinin
neredeyse tamamını suya harcıyor, bazı günlerde
içmiyor ki çocukları ve torunları içebilsin diye.
Biraz daha artarsa o zaman ölebilirim, ben hava mı
içmeliyim?” diye soruyor. Bu hale getiriyorlar, bu
ne biçim iştir şimdi?
AB:
Sanıyorum bu konuda İngiltere’den sert bir çıkış
oldu Dünya Bankası’na.
ÖM: Tam
da bu konuda. Hilary Benn’in sert çıkışı vardı,
“Make Powerty History” diye bir kuruluş var ya,
yani “Yoksulluğu Tarihe Gömelim” diye, onlar çok
fena bastırdılar. Hilary Ben de “olamaz böyle bir
şey” demiş.
AB:
Dünya Bankası’nın, yoksulluk, vs. programları var
da, IMF’nin yoksulluk, işsizlik, vs. öyle bir
derdi yok. Hiçbir zaman gündeminde öyle bir dert
olmamıştır. Bunların temel noktası, daha çok son
20 yılda uluslararası kreditörlerin borçlarının
tahsil edilmesine dönük şeylerdir. Ecevit,
Bahçeli, Yılmaz, dertlidir; gelir IMF, “kardeşim
siz iç ve dış borçlarınıza bir garanti verin,
ondan sonra ben size paranın ucunu gösteririm”
der. Bir de IMF masası ile Amerikan Hazine
Bakanlığı iç içe kuruluşlardır, Amerikan Hazine
Bakanlığı’nın bir ajanı olarak çalışıyor. 11 Eylül
olmasa, biz de Arjantin’e doğru gidiyorduk, 11
Eylül sonrasında bize yeniden bir kredi bloğu
açılmıştır. Yani çok çok iç içedir, dolayısıyla
makamına şamillik, uygulamalar yapılır ve
yoksulluğu önlemek gibi bir derdi yoktur.
Bir de IMF ve Dünya Bankası’nda çalışan,
yüksek ücretli bir bürokratik kast söz konusu, bu
kast, bence bu son derece olumsuz duruma katkıda
bulunmuştur. Ancak Stiglitz gibi, daha sonra bu
gerçeği ortaya koyan Karent Rogof gibi, -IMF’nin
baş ekonomistiydi-, yaylım ateşi açtı IMF’ye, “bu
düzen devam ettiği müddetçe bütün bu gelişmekte
olan ülkelerin başı dertten kurtulmaz” dedi
görevinden ayrıldıktan 6 ay sonra. 6 ay önce sen
bu oyun düzeninin en önemli parçasıydın. Gerçekten
çökmüş bir iktisadi kurumlardır bunlar. Bunların
reforme edilmesi, göstermelik olsun diye, Çin’e,
Hindistan’a 3-5 oy
attırarak, sus payı vererek olacak iş değildir.
Nitekim buna diğer gelişmekte olan ülkeler de
karşı çıkmaktadır.
ÖM:
Son derece yoksul kesimleri, pis sular içip
hastalanmak durumunda bırakıp, sonra da büyük
şirketlerin daha da zengin olmasına yol açan bir
sistem de yolsuzluk değil mi? Asıl yolsuzluk
burada, hergün bunu öneriyor halbuki Dünya
Bankası, her allahın günü pek çok ülkeye empoze
ediyor.
AB:
Dünya Bankası, son 20-30 yılın Dünya Bankası
projelerinin sonuçlarını bir aktarsa bize, neler
çıkacak ortaya. Şimdi yeni pazarlanan şey var,
dönem itibariyle böyle şeyler oluyor, “merkez
bankanızı bağımsızlaştırın, her derde ilaçtır”
diye. Bu bir söylemdir, “fiyat istikrarı olunca
herşey düzelecektir” gibi.
“Bu
iktisadi yaklaşım ciddi anlamda bitmiştir” demek,
malumu ilan etmekten başka şey değil. Bundan sonra
yeni oyun düzeni üzerine neler yapılacak? Bir
boşluk dönemi yaşanıyor ve bu boşluk döneminde
maalesef IMF’nin en önemli müşterisi biziz, bir
Rus gazetesinde çıkmış, geçen gün, Yılmaz Akyüz
anlattı; “Türkler olmasa IMF maaşlarını ödeyemez”
diye. En borçlu bizziz, en yüksek faizi biz
ödüyoruz, dolayısıyla IMF’nın maaşını da biz
ödüyoruz.
ÖM:
Bizim sayemizde evlerine ekmek götürüyorlar.
AB: Bir
de bu finansal oyun düzeniyle, krizler,
dalgalanmalar vs. nedeniyle, inanılmaz bir servet
transferi oluyor. Bu yüksek fonla, ülke içinde
yarattığı devir ve servet dengesizlikleri ile
birlikte uluslararası finansal düzen nedeniyle, bu
uygulamalar nedeniyle akım gelişmiş ülkelere doğru
gidiyor. Çünkü bir ülkede yüksek reel faizler
devam ediyorsa, bizim gibi, yüksek faiz dışı fazla
vermek durumundaysanız, -ki dünyanın en yüksek
faiz dışı fazla veren ülkesiyiz, rekor bizde-, o
ülkede IMF bu iki önerme ile geliyorsa burada
ciddi bir borç döndürülebilir sorunu var ve
mahkumiyetiniz devam ediyor demektir, hem IMF’ye,
hem uluslararası piyasalara ve her zaman ayağınız
tökezleyip krize girebilirsiniz.
Bu böyle
devam ettiği müddetçe de, hem ülkenizdeki servet
dağılımında uçurumlar söz konusu, hem de bu
servetin uluslararası piyasalardaki bu aktör
güçlere, fonlara yöneldiğini görüyorsunuz.
Türkiye’de 15 yıldır bu görüşe inançlı, kökten
serbestçi, serbest piyasacı bir iktisat hakim
oldu, ona uygun bir iktisat yazını hakim oldu,
bunun dışındakileri lanetlediler, bu tür görüşlere
imkan tanınmadı. Mesela, Türkiye’de, “borç
yapılandırması, sermaye serbestliği konusunda
hükümet kontrolleri üzerine yoğunlaşabilir miyiz?”
diye konuşamazsınız, bunlar anayasanın değişmez
maddeleri gibidir.
Avi
Haligua: Ama
bundan sonra daha rahat konuşabiliriz gibi
görünüyor, çünkü 2009’da İstanbul’da yapılacakmış
IMF, Dünya Bankası toplantısı.
AB:
1955 yılında ilk toplantıyı biz yaptık, ondan bu
yana cezalıydık ve biz buraya gelen tüm ekibi
dövdük orada, karakollarda sabahlattık. Bir
Fransız başbakanını zor kurtarmış Memduh Aytürk
bir karakoldan.
AH:
Karakola kadar gitmiş olay
ama.
AB: 6-7
Eylül olayları sırasında,, Toplantı İstanbul
Üniversitesi’nde yapılıyor. Sokakta dolaşan
adamları görüp, azınlık diye dayağı basmış güruh!
Feci bir şey, rezil bir durum! Bu yüzden biz
cezalıydık, 54 yıl sonra yapılacak. Murat Belge,
Elif Şafak, Hırant Dink’leri döven grup burada
yine dolaşabilir, ona göre dikkatli olmak
lazım.
(18 Eylül 2006
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)