Ömer
Madra:
Yoğun bir hafta ve hafta sonu geçirdikten sonra,
toz duman dağılmadan konuşalım.
Ali
Bilge: Üç
konu birbirinin arkasına geldi. Orhan Pamuk’un
Nobel kazanması, Fransa’daki oylama ve Mehmet
Ağar’ın, ömrü boyunca Kürt meselesine karşı
tenkili örgütlemiş bir kişinin açıklamaları var.
Bunun yarattığı bir girdap var.
ÖM:
İsterseniz Mehmet Ağar’dan başlayalım, “ancak
siyasetle hallolabilir” dedi. Ondan sonra da bir
cevap geldi Org. Büyükanıt’tan kendisine. Epey
hareketli günler yaşamamıza yol
açtı.
AB: Etkileri devam eder,
sanıyorum ANAP genel başkanı Mumcu’nun bir
açıklaması var, Başbakan Erdoğan’ın bir açıklaması
var. Aynı zamanda DTP’den de açıklamalar oldu.
Tabii Ağar gibi bir portrenin Genelkurmayla, Ağar
da geri adım attı
farkındaysanız.
Avi
Haligua:
“Yanlış anlaşıldım” dedi.
AB:
“Ben af istemedim” dedi değil mi? Ağar böyle bir
değerlendirmeye nasıl ulaştı? Amerika’nın Irak’a
müdahalesinden bu yana, oradaki ekonomik aktivite
çift taraflı olarak çok gelişti, bu ekonomik
aktiviteyi iyi bir analiz edip oradaki büyüyen
ticari ve sınai gelişmelerin yarattığı etkilere de
bakmak lazım. Türkiye’nin Kürtleri ile Barzani,
Talabani’nin denetiminde bulunan Kürtler arasında
müthiş bir ticari ve ekonomik aktivite yaratmış
durumda. Meseleye biraz bu yönden bakmakta yarar
var. Bu aktivite artıyor, Diyarbakır Sanayi ve
Ticaret Odası’nın verilerine göre, yaklaşık 6 ay
önce 3,5 milyar doları bulmuştu Kuzey Irak’la olan
ticari açık. Türkiye’de yüksek oranlı büyüme
yılları olmasına rağmen enerji, akaryakıt
tüketiminde azalma gözüküyordu, bu da çok ciddi
oranda akaryakıt kaçakçılığından kaynaklanır. Bu
da bu yolla geliyor ve burada da çok büyük bir
ekonomik büyüklük var. Devlet yanlısı aşiret
şirketle, PKK yanlısı aşiret şirket, karşılıklı
olarak kuzey ve güneydeki Kürt aktiviteyi
geliştirdi ve önümüzdeki dönemde de bu barışı
zorluyor. Pasta büyüyor, pasta büyüdükçe bundan
herkes yararlanıyor, Kürt burjuvazisi ve Kürt
sermaye birikiminden söz edebiliriz ciddi olarak.
Uyuşturucu da denklemden çıkıyor yerini mazot ve
akaryakıt alıyor. Başbakan Erdoğan “yakında çok
büyük şeyler açıklayacağım bu konuda” demesine
karşın bu konuda hiçbir şey de açıklamadı
farkındaysanız.
ÖM: Çok
büyük bir kaçakçılık olduğu tahmin ediliyor mazot
ve akaryakıtta.
AB:
İşverenler Sendikası’nın raporlarında bile bu çok
net ortaya konmuş durumda.
AH: Bir
ara büyük cezalar kesilmişti, bununla
bağlantılıydı değil mi?
AB: Türkiye
müthiş bir büyüme performansı kaydediyor ve bu
büyüme performansına bakıyorsunuz akaryakıt
tüketiminde bir değişiklik yok. Yani bir ülkenin
büyümesinin en önemli göstergesi, enerji
alanındaki tüketimidir, yani enerji harcarsın ki
büyüme sağlarsın. Dolayısıyla Türkiye’nin
güneydoğusundaki devlet ve devlet yanlısı olmayan
aşiret şirketler arasında bir yeniden gelişen bir
barış ortamı olduğunu görüyorsunuz. Barzani
Talabani denetimindeki Amerika’nın gözetiminde,
Amerika’nın direktifi ile oluşan o Kürt bölgesinde
de var. Dolayısıyla ekonomik aktivite burada
barışı zorluyor ve Kürtler arasında, özellikle
sermaye sahibi Kürtler arasında barış başladı
zaten, bu aşiret şirket dengesinde. Bu bloğun
tavrını, “siyasetin dağdan ovaya gelmesi”
sözündeki gibi, en iyi okuyacak kişi bence
Ağar’dır.
ÖM: Ne
açıdan?
AB:
Ekonomik gelişme bu süreci zorluyor. Önemle
değerlendirilmesi gereken alanlardan biri ve Ağar
da bunu bence okudu. Türkiye’de meselenin tenkille
halledilmesini isteyen bir bürokrattı, derin
devletle, askerle olan münasebeti de son derece
dikkate değer. Hatta Susurluk olayından sonra
Meclis’te yaptığı bir açıklama vardır, “ne yani,
bin operasyon yaptım hepsini tek başıma mı
yaptım?” dedi ve o gün Genelkurmay Birinci Başkanı
Çevik Bir tarafından ziyaret edilmişti, hiç
unutmam, çok manidar gelmiştir bana. Şu anki
Genelkurmay Başkanı da mesai arkadaşı. Zaman zaman
Diyarbakır’dan gelen giden insanlarla konuşuyorum,
CHP’den Saadet Partisi’ne kadar tüm partilerin
2003-2005 siyasi performanslarına baktığınızda en
fazla ekmek yedikleri yer
milliyetçilik.
ÖM:
Bayağı kuvvetli, şoven bir milliyetçi sağ görüşü
savunuyorlar hepsi.
AB:
Evet, temelde de Kürt meselesinden besleniyorlar,
Kıbrıs’tan, Ermeni meselesinden, AB
karşıtlığından. Ankara’daki milliyetçilik
söyleminden ekmek yiyen partilerin hiçbiri
Güneydoğu’dan oy alamayacak bu devam ederse.
ÖM:
Orayı gözden çıkartmışlar.
AB:
Buraya bir şey geliştirirseniz buradan ekmek
yersiniz, yani oy anlamında söylüyorum. Ağar bunu
da gördü bence. Amerika’nın da zorlamasıyla orada
bir takım düzenlemeler yapıyor, Kürtler
Amerika’nın gölgesinde cumhuriyetçilik oynuyorlar
vs. ama bir taraftan ciddi bir şekilde büyüyen bir
iş hacmi var, iş hacmi de barış istiyor. Yani bu
iş salt uyuşturucuya dayanmıyor, çimento
satıyorsun, demir satıyorsun, mal ve hizmet
götürüyorsun, böylece ekonomik aktivite de
büyüyor. Bu da Türkiye’deki aşiret şirket
dengesinde barış getiriyor, karşı tarafta da
getiriyor. Akaryakıttan da 8-10 milyar dolarlık
giriş olduğu söyleniyor ama bunun yarısı bile olsa
müthiş bir ekonomik
aktivitedir.
ÖM:
Evet, muazzam tabii.
AB:
Büyük bir bölümü de orada kalıyor, devlet aşiret
dengesi de buradan yararlanıyor, herkesin işine
geliyor, herkes yararlanıyor. Dolayısıyla bu
ekonomik aktivite barışı, silahların susmasını, af
kelimesini zorluyor, bence Ağar da burada bu
süreci, bu dengeleri bilen bir
insan.
ÖM: İyi
bir siyaset manevrası diyebiliriz belki bu
açıdan.
AB:
Siciline aykırı ama...
ÖM:
Siyasette tutarlılığı aramıyoruz diye
düşünebiliriz.
AB:
Evet.
ÖM:
Fakat oldukça ilginç politik, siyasi bir manevra
anlayışı diyebiliriz.
AB:
Kesinlikle.
ÖM: İki
önemli şey söyledi, bir tanesi “dağdan ovaya, düze
inip siyaset yapılmasının gerekli olduğu”,
ikincisi de “bazı şehit ailelerinin de ‘vatana
helal olsun diyemiyorum’ sözünü de anlayışla
karşılamak gerektiği”. Ona da bir cevap aldı,
“benim dönemimde asker konuşamaz” demişti, Org.
Büyükanıt da doğrudan cevap verme yöntemini
seçerek “çok talihsiz bir konuşma” dedi. “Biz, o
zat iktidarda olsa da konuşuruz” dedi,
“Türkiye’nin geleceği rejimin laik yapısıyla
ilgili olarak konuştum, bunlar da siyasetle ilgili
değildir ve kınıyorum” dedi. Bir de “bu bir genel
af çağrısıdır, bunu şiddetle kınıyorum, dağdan
inen insan nasıl siyaset yapacak” diye enteresan
da bir açıklama yaptı Milliyet gazetesine
ayrıca “anaların feryatlarını duyduğunu söylüyor,
herhalde Cumartesi analarının feryatlarını
kastediyor” dedi Org.
Büyükanıt.
AH: Bu
politik bir söylem herhalde, bir kısmı en
azından.
ÖM:
Evet öyle görünüyor, ona da cevap verdi aslında
Mehmet Ağar, “ben aftan bahsetmedim” dedi ve “bu
analar arasında bir ayrım yapmıyorum, hiçbir anne
arasında ayrım yapmam, yüreğinde evlat sevgisi ya
da acısı olan analara ‘vatan sağ olsun
diyemiyorum’ dedirtecek ortamı da siyasetçi olarak
yaratamam, her anneye de kulak veririm” dedi. Onun
üzerine tabii enteresan bir tartışma ortaya
çıkıyor, yani gerek Erkan Mumcu’nun
sözleri...
AH:
Erkan Mumcu’nun söyledikleri çok önemli görünüyor,
aslında daha makro bir bakış geliştirmiş, en
azından konuşmasının başında, politikacıların
konuşması gerektiğini, askerlerin her halükârda
konuşmaması gerektiğini söylüyor, Ağar’ın
sözlerini doğru bulmamış ama bu konuda askerin
eleştiri hakkının olmaması gerektiğini, yoksa da
siyasetin pek kaliteli olamayacağını
söylüyor.
ÖM:
Ergun Babahan’ın da aynı şekilde Sabah
gazetesinde oldukça ilginç bir yazısı çıktı dün,
diyor ki; “Türkiye eğer gerçek bir demokrasi
olacaksa asker kendini doğrudan ilgilendirmeyen
konularda açıklama yapmayacak, siyasete müdahale
anlamına gelen tavır ve tutumlardan kaçınacaktır,
yoksa da Mısır gibi olursunuz. Mehmet Ağar halkın
oylarıyla göreve gelmiş, sivil çözümler üretmek
için ulusal irade tarafından yetkili kılınmış
meşru temeli olan bir siyasetçidir. O’nun siyasi
konulardaki muhatabı da diğer parti liderleri ve
sözcülerdir Erkan Mumcu’nun da söylediği gibi,
yoksa Genelkurmay Başkanı değil. Eğer Türkiye
Avrupa standardında bir demokratik rejimi
hedefliyorsa askerlerin de yeni oyunun kurallarını
bilmeleri ve bu kurallara uymaları kaçınılmazdır,
yoksa o rejim Mısır’ın yarı resmi gazetesi El
Ahram gibi bir şey olur.” demiş.
AB: Hep
konuştuğumuz mevzu, yani asker ve sivil arasındaki
mücadele. Burada meseleyi renklendiren unsur
Mehmet Ağar figürü oldu, yoksa bütün kıyamet bu
konuda kopuyor. Aylardır, yıllardır konuşuyoruz,
mücadele burada ve bu işte de köprünün ortasına
önemli ölçüde gelindi, bir şekilde bir çözüme
ulaşılacak, ama yeni Genelkurmay ekibi, Memduh
Tağmaç’tan Kenan Evren’e uzanan, oradan Çevik
Bir’e uzanan çizginin devamı niteliğinde. Arada
bir Hilmi Özkök dönemi yaşadı Türkiye, bu
mevzulara ilişkin hassas bir dönemdi. Şimdi bu
Genelkurmay ekibi de bu katılıkta ve bir taraftan
da bu hafiflikte adamlar. Demokratik
hassasiyetleri olmayan bir ekip hiçbir şekilde
yeni ekip. Ağar’ı bile etkileyebilecek ve Ağar’la
dalaşabilecek noktaya bile gelebilecek bir ekip.
Nitekim bu çatışmalar aslında hayırlı çatışmalar
bana göre, talihtir, bu çatışmalardan bir şeyler
çıkar, çıkacaktır da zaten. Türkiye’nin
güneydoğusunda yaşanan 20 yıllık savaştan sonra,
-bu lafı da biz söylemiyoruz Genelkurmay’ın
tanımıdır ki 20 yılda da alınan mesafe budur kendi
cephelerinden bakıldığında- bütün ciddi
operasyonların başında bulunan kişi, artık bu işin
sivil çözümünün gerektiğini söylüyorsa bu çok
önemli bir gelişmedir.
ÖM:
Bence de öyle. Bu arada Taha Parla’nın dünkü
Radikal 2’deki yazısını gördünüz
mü?
AB:
Gördüm.
ÖM: Son
cümlesi bu açıdan ilginçti doğrusu “Bonaparte’nin
18. Brümerinde Marks diyordu ki, ‘Fransız
devriminin “eşitlik, özgürlük, kardeşlik”
sözcüklerinin yerini, Bonapartist darbenin
sloganları aldı: Piyade, süvari, topçu.’ Gelin
oralara gitmeyelim, siyasi demeçleri parti
başkanları versin, sırayla kara, hava, deniz
kuvvetleri komutanları değil. Ayıptır, günahtır,
estetiksizdir, antidemokratiktir ve laiklik
bahanedir” diyordu.
AB:
Susurluk’un 10. yılına yaklaşıyoruz. Susurluk
mevzusu ilerledi, ilerledi ve iş gelip askere
dayandığı gün, iş demokratikleşmeye ya da bir
yerlere uzandığında, biz hep rejimin tehdit
altında olan unsurlarının önümüze sürüldüğünü
görüyoruz. Bu meselede de artık Genelkurmay
kadrolarının daha akıllı hareket etmelerini
bekliyorum ama onlar çok konvansiyonel kalıyorlar,
çok geriden geliyorlar, eğer bu yolda devam
edecekse Türkiye genişletilmiş demokraside kendi
yerlerini bilmek durumunda bu kadrolar. Artık
denetlenmeleri gerektiğini, harcamalarının
denetlenmesi gerektiğini, egemenliklerinin önemli
ölçüde ortadan kalkacağını bilmeleri gerekiyor,
“biz bunu vermiyoruz” dediğinde Türkiye’yi de
götürecekleri yeri tarif ediyor bazı kişiler,
“Mısır gibi olursunuz, bulunduğunuz dünyadan kopuk
bir yaşam sürersiniz” diye. Türkiye bu konuda bir
sırat köprüsünde ve artık kararını
verecek.
ÖM:
Tabii AB’nin de ve Fransa gibi ülkelerin de burada
çok yardımcı olmadığını söyleyebiliriz. Özellikle
“Ermeni Soykırımını İnkâr Yasası” diye
adlandırılan, ifade özgürlüğü temeline dayalı
Kopenhag Kriterleri diye bilinen sözleşmeye aykırı
bir yasayı geçirerek pek yardımcı olmuyor bu
konuda Türkiye’ye ama belki onda da bir hayır
vardır.
AB: Ben
de aynen öyle düşünüyorum, bunda da bir hayır var.
Buradan Fransa yara aldı, AB ile dalaşmak
durumunda, bir sertleşme yaşıyor, Ermeni
diasporaları yara aldı, yani özgürlüklerin
kısılmasını talep eden bir konuma
düştü.
ÖM:
Televizyondaki manzaralara da baktığınız zaman,
gerek Fransa Parlamentosu’nda gerekse meydanlarda
insanlar sarılıp öpüşüyorlar, sevinç duyuyorlar,
neden sevinç duyuyorlar? Yani birisi, ifade
özgürlüğünü kullanmak üzere bir şey söyleyecek ve
diyelim ki bir yıl hapis, bilmem kaç bin Euro ceza
alacak. Bunun için sevinilebilir mi? Fransa’da
böyle bir manzara var, Voltaire’in
ülkesinde...
AB:
Biri mahkemenin önündeki kaldırımda yapıyor,
birisi de Fransız Parlamentosu’nda yapıyor. Dehşet
verici bir şey burası
Fransa...
ÖM: O
açıdan da Hırant Dink’in söylediği belki çok
doğru, “bu Türkiye’de ifade özgürlüğünün
savunulmasını çok rahatlatacak, önümüzü açacak”
diye bir yorumda bulundu. Fransa’yı bir yandan
eleştirirken, kendiniz 301. maddeden 80 küsur
yazarı, çizeri, düşünürü ve sırada daha 40 kişi
var, yani 100 küsur insanı yargılamayı aynı anda
yapamazsınız. Ya Fransa’yı eleştirir ya da doğru
bulursunuz ve her iki tarafta da düşünce
özgürlüğünün ezilmesinden yana çıkarsınız ya da
tersi olur. Ben tersi olacağı düşüncesindeyim
tıpkı sizin gibi.
AB:
Orhan Pamuk’un ödül alması, Fransa, Ağar’ın
açıklamaları, bunlar bilumum çatışma ortamına
rağmen ilerlemeci, ilerlemeye dönük bir kulvarı
tanımlıyor bence. Tehlikeler olanaklar doğurur
ya... Ayrıca, Fransa’nın aldığı bu karar ahlaken
de çok zayıf, ahlaki duruş anlamında da zafiyetler
içeriyor. 1918’de, Mondoros ve Sevr döneminde
Fransız politikacılarının, o zamanki Osmanlı
hükümetine ve Anadolu’daki gelişen harekete karşı
izledikleri tutumu eleştiren Piyer Loti bir kitap
yazıyor, derleme bir kitap, başlığı; Sevgili
Fransa’mızın Doğu’daki Ölümü. Fransa bu
tavrıyla, Doğu’da elini sıktığı en önemli, ülke
ile ilişkilerini darp ediyor. Çok ciddi
düşünülmesi gereken bir şey. Bir de bir yıl önce
Edgar Morin’e bir soru sormuştuk, Fransızların,
Chirac yönetiminin tavrına ilişkin, demiştik ki,
“Avrupa’nın açık bir ahlakı ve dinamik bir dini
var mı?” “Olması gereken o, ama yok, geçmişte
dünyaya hakim olan Avrupa, şimdi barış ve rahatlık
vahasında yaşamayı talep ediyor. Bütün fetih
kuramlarını terk etti ve 1970’te biten
sömürgecilik Avrupa’yı akladı. Avrupa bugün için,
bir barış ve diğer kültürlere saygı ahlakını
hedefliyor. Avrupa’dan çıkması gereken ahlak bu,
ama ne yazık ki gerçekleşmedi. Ama bu ahlak
Avrupa’nın açığa çıkmaya çalışan ahlakı. Bu kriz
ya da bir ilerlemeye ya da bir gerilemeye neden
olacak, göreceğiz.” demişti Morın
de.
ÖM:
Hakikaten de bir gerileme tablosu çizdiği
muhakkak. Öte yandan da Orhan Pamuk için, ahlaki
zaaf içinde olduğunu belirten baş gazete baş
yazarları da var Türkiye’de. Bu da ayrı bir sorun
tabii, ama mesela İsveç’te, ödülün İsveç’te
yaşayan Türkler arasında nasıl karşılandığına dair
bir habere yer vermiş İsveç’in en önemli
gazetelerinden biri, Türk Kültür Derneği üyeleri,
gazete muhabirine şöyle demişler “Orhan Pamuk’un
en beğendiğimiz yanı siyasi görüşleri değil, ama
fikirlerini cesaretle dile getirmesini takdir
ediyoruz. Bundan böyle Türkiye’de düşüncelerini
çekinmeden ifade eden kimselerin sayısı
çoğalabilir, bundan böyle dünyanın gözü daha çok
Türkiye’nin üzerinde olacak. Bu da Türkiye’de
demokrasinin güçlenmesine yardım edecek.”
AB:
Zamanlama bir talihtir. Nobel iki ay sonra da
verilebilirdi, bütün bunlar bir talihtir.
Gerçekten Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü,
Türkiye’de demokrasi hattının genişlemesine
katkıda bulunacak. Yani çatışmalar sertleşmeler
olacak, hele bu Fransa olayı, demokrasiye halatla
bağlı olanı bile kırdı götürdü. Çok sertleşiyor bu
iş, tamam ama Türkiye de kendi kararını bir
şekilde verecek, o yüzden tamamen katılıyorum,
Türkiye’de demokrasinin genişlemesi, işlemesi için
önemli bir ödüldür. Cumhurbaşkanı sessiz, CHP
sessiz, asker sessiz, malum köşe yazarları,
edebiyatçılar kin kusuyor.
ÖM:
Bazıları değil.
AB:
Evet, ama sonuçta Türkiye bir şekilde bu olayı çok
ciddi bir şekilde göğsünde parlatıyor, onu da
görmezden gelmek mümkün değil. Rejim muhalifi
sürgündeki yazar muamelesi, herkese yapıldı
tarihimiz boyunca, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal,
neler çekti, bütün Türk yazar, çizer,
aydın...
ÖM:
Aziz Nesin, Tevfik Fikret, yani saymakla bitmez.
Muhafazakârları da üstelik, Mehmet Akif de,
herkesi sayabilirsin, Refi Cevat Ulunay’ı
da.
AB: Her
dönem tehdit unsurları vardır. Ama ben Ankara’da
bu ağır, ağdalı, sert, derin çatışmaları yakından
gözlemliyorum ve üstüme siniyor ama umutluyum
sizin gibi.
(16
Ekim 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)