Ömer
Madra:
Ankara’da biraz yağışlı ve serin bir hava olduğunu
dün 29 Ekim törenlerini izlerken kısmen görmek
mümkün oldu. Nasıl geçti?
Ali
Bilge:
Törenler her yılın rutini şeklinde geçti, malum
ziyaretler, resepsiyonlar... Son 4-5 yıla
damgasını vuran Cumhurbaşkanı’nın köşkte verdiği
resepsiyona eşli mi eşsiz mi katılınacak meselesi
bu yıl da söz konusuydu ve Cumhurbaşkanı’nın en
son 29 Ekim töreniydi.
Önümüzdeki yıl iki
seçimi var, bir tanesi Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Siyasi iktidarla askeri bürokrasi arasındaki
gerilimleri önümüzdeki dönemde takip edeceğiz. Bir
taraftan da IMF gözden geçirme süreci sessiz
sedasız, yarı yarıya tamamlandı, bütçe Meclis’e
sunuldu, 2007 bütçesi 3 Kasım itibariyle Plan ve
Bütçe Komisyonu’nda görüşülmeye başlanacak. Bu
yaklaşık 29 Kasım’a kadar sürer, daha sonra da
Genel Kurul’a iner. IMF ile 1998’de, yakın izleme
anlaşması ile başlayan bir seri programımız var,
bu her 2-3 yılda bir tekrar gözden geçirilerek
ilerleniyor ve arada IMF de gelip “ne yaptınız, ne
ettiniz?” diye bize bakıyor. Bu eski yıllarda daha
bir hareketli olurdı ama son dönemlerde IMF’nin
gözden önemli ölçüde düşmesi ile daha silik bir
vaziyet aldı, ortak bir açıklama yapılmadı bile,
bu da kamuoyunda yadırgandı. Genelde IMF’nin
Türkiye Masası Şefi ile Ekonomi Bakanı, Merkez
Bankası Başkanı ve Hazine Müsteşarı bir araya
gelir ve gözden geçirmenin sonuçlarına ilişkin bir
açıklama yaparlardı. Bunu kamuoyu da, özellikle
piyasa aktörleri çok yakından takip eder,
açıklamalardaki tonlara, kişilerin mimiklerine
göre vaziyet alırdı. Bu sefer böyle bir açıklama
olmayınca bunu piyasa aktörleri yadırgadılar.
Özellikle piyasaya dönük yazı yazan yazarlar
alışılmışın dışında bir durum olduğunu söylediler.
IMF bu gözden geçirmede hem 2006’daki bütçe genel
kamu harcamalarına, kamu gelirlerine, genel olarak
kamu maliyesi üzerindeki gelişmelere baktılar.
Sadece bu değil tabii ama en önemlisi bu, çünkü
2007’nin bütçesi hazırlanıyor ve 2007 bütçesinde
temel önermelerin neler olabileceği üzerinde
karşılıklı görüşmeler oldu. Aslında heriki taraf
da, IMF tarafı da, Hazine tarafı da birer yazılı
açıklama yaptı. Bir takım ek önlemler alındıktan
sonra gözden geçirmenin tamamlanacağını
belirttiler, ama bu ek önlemlerin neler olduğuna
ilişkin detaylı bir açıklama olmadı. Türkiye
açısından IMF, IMF açısından Türkiye eski yıllara
göre farklı bir konumda, Türkiye IMF’nin
müsamahalı davrandığı bir ülke konumunda. Türkiye
en büyük borçlu ülke ve IMF’nin tezgâhından da pek
çok ülke kaçtı gitti, yani ilişkilerini asgariye
indirdi ya da koparttı.
ÖM: Son
olarak da Arjantin tabii, kendi borçlarını da
satın aldı, bir kısmını da Venezuela satın aldı ve
bitirdi ilişkisini.
AB: IMF
de kendi 20-25 yılını tartışıyor, gözden düşmüş
bir kurum durumunda. Türkiye IMF’nin gözbebeği,
çünkü iyi kötü bir IMF programı Türkiye’de
işliyor. Bu programın temel esprisi de mali
disiplin denilen olay, yani IMF’yi en rahat ikna
edebileceğiniz olay. IMF’nin aradığı temel şey
faiz dışı fazla vermesi ülkelerin. Bu nedir? Biz
bir enflasyon nesliysek son 7-8 yılın nesli de
faiz dışı fazla nesli bence. IMF’nin mali disiplin
önermesinin temeli de, bütçelerinizde kamu
maliyesinde, faiz harcamaları dışındaki
harcamalarından kesinti yapacaksınız, bu şekilde
denk bir noktaya doğru ilerleyeceksiniz. Ve tabii
aynı zamanda faiz ödemelerinizi yerine getirmenizi
sağlayacak ve faiz ödemelerini yerine getirdiğiniz
oranda borçlanma kabiliyetiniz devam edebilecek,
bu döngünün şartı faiz dışı harcamalarda faizleri
ödeyeceksiniz tıkır tıkır, buna hiç
dokunmayacaksınız, ama onun dışındaki
harcamalarınızda fazla vereceksiniz ve bu harcama
fazlasını milli gelirinizin %6,5’ları mertebesinde
olacak ve bu dünyada genel kamu maliyesinde en
yüksek faiz dışı fazla veren ülke konumunda
olacaksınız. Bu esasa uyuyorsanız IMF için en
önemli şartı yerine getirmiş oluyorsunuz, Türkiye
de bunun ciddi şekilde yerine getiren bir ülke.
Hem 2001 krizinden sonra, hem de AKP iktidarı
döneminde, bu faiz dışı fazlaya uyduğunuz takdirde
IMF size “uygundur” diyor, “uygundur” deyince
uluslararası piyasalar IMF’yi veri kabul ettiği
için siz borçlanma kabiliyetinizi sürdürebilecek
önemli bir göstergeyi yerine getirmiş oluyorsunuz.
Böyle bir ilişki var, başka yönlü ilişkileri de
var ama en önemlisi IMF ile ilişkilerde faiz dışı
fazla.
Son yılların faiz dışı rekortmeni
bir ülke olarak, tabii bunun bir sosyal maliyeti
var, ona değinmemiz lazım. Yani siz ülkenizde faiz
geliri elde edenlerin, uzun yıllar boyunca
vergisiz faiz geliri elde edenlerin faizlerini ve
onların verdiği borçları katlanarak ödüyorsunuz.
Bunu ödemenin maliyeti olarak da sosyal
harcamalarınızdan, yatırım harcamalarınızdan ciddi
fedakârlık ediyorsunuz, o yüzden okullarda 80 tane
talebe bir yerde, eğitimin kalitesi, sağlık
harcamalarındaki vahim durum gibi pek çok sosyo
ekonomik sorunla da karşı karşıya kalıyorsunuz,
yürürken kaldırımda çukura düşüyorsunuz, kamu
yatırımları yeterince olmuyor, vs. Faiz dışı fazla
esasına uyarsanız IMF de size “tamam” diyor. Bu
noktada bir sorun yok, yani 2007 bütçesi açısından
da yüksek bir faiz dışı fazla da anlaşılmış
durumda. Hükümetler açısından, son seçim yılı
olması nedeniyle yüksek faiz dışı fazla demek
yeterince harcama yapamamak demek. Bu yıl 7.2 ile
7.7 seviyesinde hedef oranı da aşan bir performans
izledik. Bu önümüzdeki yılda da devam edecek ama
kamu maliyesinde, seviyesi 5.7-6 civarında bir
faiz dışı fazla verilecek.
Türkiye
ekonomisi zor bir ekonomi, çok iyi bir 3-4 yıl var
ama bunun nedenleri belli. Faiz dışı fazla vererek
2001 yılındaki net kamu borcunun milli gelire
oranı, bu kadar faiz dışı fazlalarla % 50
seviyesine çekildi. Eğer önümüzdeki dönemde de,
2010 yılına kadar büyüme hızı %5, faiz dışı fazla
6.5, reel faizler de % 8 civarında olacak şekilde
ayarlarsanız, 2010 yılı itibariyle %30’lara
çekileceği hesaplanıyor. Ama dış dünyadan gelen
negatif bir şoklara çok açık bir ülkeyiz. Nitekim
bu yıl yaşadığımız atağın bu yılın faiz
harcamalarına ciddi bir katkısı oldu. Mesela 44.1
milyar YTL’den 53 milyar YTL’ye sıçrattı ve böyle
bir faiz harcamasına neden oldu.
Dolayısıyla böyle yüksek iç ve dış borcu
olan ülkelerin önüne IMF’nin öncelikle önerdiği
birinci şart faiz dışı fazla vermesidir. Hükümet
bu şarta 2007 yılında kendini biraz daha
zorlayarak uymaya çalışıyor. Kamu finansmanı, kamu
maliyesi açısından zor bir yıl, hem seçim var.
Kamu maliyesi açısından, harcamalar kısmında
kısıntı yapacak alanınız kalmamış durumda. Sosyal
güvenlik harcamalarımız çökmüş bir durumda.
1990’ların başında Demirel ve Erdal İnönü hükümeti
emekli olma yaşını düşürdü, ondan sonra aktöryel
denge bozuldu, bir türlü sağladığınız primlerle
ihtiyaçları, sağlık, emekli ödeneklerini
karşılayamıyorsunuz, burada büyük bir açık
çıkıyor. Nitekim faiz dışındaki en büyük harcama
sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan harcama,
%20’sine yaklaşıyor galiba. Nüfusu artan bir ülke,
yoksul vatandaşlarınız var, yeşil kart vs.
sistemde değişik şeyler devreye sokuyorsunuz,
sağlık harcamalarınızda bir türlü kaçağı da
kontrol edemiyorsunuz, bir yığın hadise çıkıyor,
bir yığın yolsuzluk var orada, milyar dolarları
bulan. Buralarda da fazla bir hareket
kabiliyetiniz olamıyor. Sonra geliyorsunuz vergi
kısmına, siz yıllardan beri doğru dürüst gelirden,
kurumlardan ve servetten vergi almıyorsunuz ki.
Nereden alıyorsunuz? Ali’nin, Ömer’in, Avi’nin
tükettiği maddelerden alıyorsunuz. Katma değer
vergisine yüklenmişsiniz, dolaylı vergilerden
alıyorsunuz, akaryakıt tüketim vergisi diye bir
verginiz var, dünyada benzeri yok, ikinci sıraya
oturmuş durumda. Yeniden ithal içki, yerli
içkiler, sigara vs. buradan bir medet umuyor.
Bunlara dayalı yani dolaylı vergilere dayalı bir
kamu maliyesi ayakta kalamaz,. Bir kere dolaylı
vergilerin yükselmesi tüketime bağlı, o da
ekonomik büyümeye bağlı, insanların gelirlerinin
artmasına bağlı. En fazla girebileceğiniz alan
dolaylı vergiler üzerinde bir takım yüklemeler
yaparak dengeleri sağlamak. Çünkü bu yıl
itibariyle faiz dışı fazlanın yine aynı oranlara
yakın bir durumda devam etmesine karşın, bütçe
açığı 2006 yılında tarihin en az noktasına tekabül
etti, yani milli gelirin neredeyse binde 5’i gibi
bir rakama. Bunun 2007’de 3 milyar YTL’den 16
milyar YTL’yi aşacağı öngörülüyor, yani bütçe
açığı önümüzdeki yılda daha fazla artıyor.
Tabii hükümet seçime gidiyor, seçime
giderken personel harcamalarında ayarlama yapması
gerekiyor, çalışana en azından enflasyon kadar zam
vermesi lazım. Ayrıca, personel harcamalarına
baktığımızda oradaki artışın diğer artışlardan
fazla olduğunu görüyoruz.
Şimdi bütün bu
gelişmelerle IMF ilişkisine baktığımızda, IMF
açısından olay şudur; “siz öngördüğünüz mali
disipline, faiz dışı fazlaya uyduğunuz oranda
benim makbulümsünüz” der IMF. Beşinci gözden
geçirme tamamlanmadı, bu mali disiplini
sağlayabilecek ek önlemler, harcama kısmında
yapılabilecekler, bir de gelir kısmında
yapılabileceklerin eğer sunumu
gerçekleşirse, niyet mektubu dediğimiz mektup
doldurulur, o da yönetim kuruluna girer ve ilan
edilir, “Türkiye ile yola devam ediyoruz” diye,
piyasalar bundan memnuniyet duyarlar, bu klasik
neoliberal mantık içerisindeki kurgulu hayatımız
devam eder. Ne zamana kadar? Dış dünyadan gelecek
negatif şoklarla yaşamak durumundayız, bu
borçlarımıza ilişkin bir hiçbir zaman bir
operasyon önlem düşünmedik, bizim ekonomik
bürokrasimiz ve siyasal kadrolarımız, klasik IMF
ile sadece ve sadece faiz dışı kalemlerle
oynamakla iktisat politikası yürütmeyi şiar
edindi. Öbür tarafta 20-25 yıl boyunca yüksek
faizlerle ve vergilenmeyen faizlerle mükemmel bir
servet edinen kesimler için hiçbir operasyon
düşünülmedi. Bu düşünülmediği, iç ve dış borçlar
üzerine, akıllı, uzlaşmacı bir politika
konulmadığı için de biz yine böyle aynı faiz dışı
fazla ile belki 2028 yılında yaşları 30’u bulmuş
bir faiz dışı fazla nesliyle, biraz da kavruk
olmuş bir faiz dışı fazla nesliyle hayatımızı
sürdürebiliriz.
ÖM:
Bu
bütçe açığı ve faiz dışı fazlaları aslında
meseleyi bir sonraki kuşağa devretmek, onlara
yüklemek anlamına gelmiyor
mu?
AB:
Tabii ki, “siyasi iktidarlar, bütçede istediği
gibi oynasınlar” demiyorum. Bir ülkede bir krizin
maliyeti geniş toplumsal kesimlere bu derecede
zehir zemberek içirilemez. Eğer bu ülkede
toplumsal fedakârlık yapılacaksa bu mali olarak
güçlü kesimlerden de yapılmalıydı, bu yapılmadı.
Bu ülkede 79 milyon yaklaşık banka hesabı var, bu
hesaplardaki mevduatın %33’ü 78.950 bin kişide. 50
bin hesap, mevduatın %67’sini kontrol ediyor.
Böyle bir mevduat dağılımı dünyanın hangi
kapitalist ülkesinde var bilemiyorum. Sadece
mevduatta böylesine bir servet dağılımının olduğu
bir ülkede krizin maliyetini, faiz dışı fazlalarla
geniş toplumsal kesimlere ödetirseniz, o zaman
siyasal hayatta da büyük dalgalanmalar oluyor,
zaten siyasal hayatınız kırıklarla dolu. Bu
anlamda bir karşı koyuş var. Bir toplumsal
mutabakatla kriz üzerine reçeteler
geliştirilmeliydi. IMF’nin böyle bir derdi yoktu,
Türkiye’deki egemen iktisadın da böyle bir derdi
yoktu, Türkiye’deki ekonomi büroksisinin de böyle
bir derdi yoktu. Eğer böyle bir dert olsaydı,
Arjantin’de olduğu gibi, Malezya’da olduğu gibi
başka politika araçlarıyla oynamamız gerekirdi. Bu
politika araçlarının hiçbiri gündeme getirilmedi,
zinhar kabul edilmedi. Mesela 1929 bunalımı ile
başlayan bir tasarruf politikası vardır, bugünlere
çok fazladır belki, ama savunma harcamalarından
kesmiştir, eğitim harcamalarından kesmiştir, pek
çok harcamalardan kesip bir denk noktaya ulaşmaya
çalışmıştır. Bugünün durumu farklı, biz yıllarca
vergi almadığımız, faiz gelirlerini katlaya
katlaya büyüttüğümüz kesimlere sahibiz, adil bir
durum değil.
Önümüzdeki
hafta itibariyle de önemli bir şeye dikkat çekmek
istiyorum, 11 Kasım’da iktidar partisinin kongresi
var, son yılına giriyor ve dördüncü yılın sonunda
bu kongreyi olabildiğince izlemeye, aktarmaya
çalışacağım.
ÖM:
Çok mutlu oluruz, onun için özel bir program
yaparız.
(30
Ekim 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)