Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Dergi
18:05 - 19:00
Ekonomi Politik
07/11/2006

Ömer Madra: Ankara’da biraz yağışlı ve serin bir hava olduğunu dün 29 Ekim törenlerini izlerken kısmen görmek mümkün oldu. Nasıl geçti?

 

Ali Bilge: Törenler her yılın rutini şeklinde geçti, malum ziyaretler, resepsiyonlar... Son 4-5 yıla damgasını vuran Cumhurbaşkanı’nın köşkte verdiği resepsiyona eşli mi eşsiz mi katılınacak meselesi bu yıl da söz konusuydu ve Cumhurbaşkanı’nın en son 29 Ekim töreniydi.

Önümüzdeki yıl iki seçimi var, bir tanesi Cumhurbaşkanlığı seçimi. Siyasi iktidarla askeri bürokrasi arasındaki gerilimleri önümüzdeki dönemde takip edeceğiz. Bir taraftan da IMF gözden geçirme süreci sessiz sedasız, yarı yarıya tamamlandı, bütçe Meclis’e sunuldu, 2007 bütçesi 3 Kasım itibariyle Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmeye başlanacak. Bu yaklaşık 29 Kasım’a kadar sürer, daha sonra da Genel Kurul’a iner. IMF ile 1998’de, yakın izleme anlaşması ile başlayan bir seri programımız var, bu her 2-3 yılda bir tekrar gözden geçirilerek ilerleniyor ve arada IMF de gelip “ne yaptınız, ne ettiniz?” diye bize bakıyor. Bu eski yıllarda daha bir hareketli olurdı ama son dönemlerde IMF’nin gözden önemli ölçüde düşmesi ile daha silik bir vaziyet aldı, ortak bir açıklama yapılmadı bile, bu da kamuoyunda yadırgandı. Genelde IMF’nin Türkiye Masası Şefi ile Ekonomi Bakanı, Merkez Bankası Başkanı ve Hazine Müsteşarı bir araya gelir ve gözden geçirmenin sonuçlarına ilişkin bir açıklama yaparlardı. Bunu kamuoyu da, özellikle piyasa aktörleri çok yakından takip eder, açıklamalardaki tonlara, kişilerin mimiklerine göre vaziyet alırdı. Bu sefer böyle bir açıklama olmayınca bunu piyasa aktörleri yadırgadılar. Özellikle piyasaya dönük yazı yazan yazarlar alışılmışın dışında bir durum olduğunu söylediler. IMF bu gözden geçirmede hem 2006’daki bütçe genel kamu harcamalarına, kamu gelirlerine, genel olarak kamu maliyesi üzerindeki gelişmelere baktılar. Sadece bu değil tabii ama en önemlisi bu, çünkü 2007’nin bütçesi hazırlanıyor ve 2007 bütçesinde temel önermelerin neler olabileceği üzerinde karşılıklı görüşmeler oldu. Aslında heriki taraf da, IMF tarafı da, Hazine tarafı da birer yazılı açıklama yaptı. Bir takım ek önlemler alındıktan sonra gözden geçirmenin tamamlanacağını belirttiler, ama bu ek önlemlerin neler olduğuna ilişkin detaylı bir açıklama olmadı. Türkiye açısından IMF, IMF açısından Türkiye eski yıllara göre farklı bir konumda, Türkiye IMF’nin müsamahalı davrandığı bir ülke konumunda. Türkiye en büyük borçlu ülke ve IMF’nin tezgâhından da pek çok ülke kaçtı gitti, yani ilişkilerini asgariye indirdi ya da koparttı.

 

ÖM: Son olarak da Arjantin tabii, kendi borçlarını da satın aldı, bir kısmını da Venezuela satın aldı ve bitirdi ilişkisini.

 

AB: IMF de kendi 20-25 yılını tartışıyor, gözden düşmüş bir kurum durumunda. Türkiye IMF’nin gözbebeği, çünkü iyi kötü bir IMF programı Türkiye’de işliyor. Bu programın temel esprisi de mali disiplin denilen olay, yani IMF’yi en rahat ikna edebileceğiniz olay. IMF’nin aradığı temel şey faiz dışı fazla vermesi ülkelerin. Bu nedir? Biz bir enflasyon nesliysek son 7-8 yılın nesli de faiz dışı fazla nesli bence. IMF’nin mali disiplin önermesinin temeli de, bütçelerinizde kamu maliyesinde, faiz harcamaları dışındaki harcamalarından kesinti yapacaksınız, bu şekilde denk bir noktaya doğru ilerleyeceksiniz. Ve tabii aynı zamanda faiz ödemelerinizi yerine getirmenizi sağlayacak ve faiz ödemelerini yerine getirdiğiniz oranda borçlanma kabiliyetiniz devam edebilecek, bu döngünün şartı faiz dışı harcamalarda faizleri ödeyeceksiniz tıkır tıkır, buna hiç dokunmayacaksınız, ama onun dışındaki harcamalarınızda fazla vereceksiniz ve bu harcama fazlasını milli gelirinizin %6,5’ları mertebesinde olacak ve bu dünyada genel kamu maliyesinde en yüksek faiz dışı fazla veren ülke konumunda olacaksınız. Bu esasa uyuyorsanız IMF için en önemli şartı yerine getirmiş oluyorsunuz, Türkiye de bunun ciddi şekilde yerine getiren bir ülke. Hem 2001 krizinden sonra, hem de AKP iktidarı döneminde, bu faiz dışı fazlaya uyduğunuz takdirde IMF size “uygundur” diyor, “uygundur” deyince uluslararası piyasalar IMF’yi veri kabul ettiği için siz borçlanma kabiliyetinizi sürdürebilecek önemli bir göstergeyi yerine getirmiş oluyorsunuz. Böyle bir ilişki var, başka yönlü ilişkileri de var ama en önemlisi IMF ile ilişkilerde faiz dışı fazla.

Son yılların faiz dışı rekortmeni bir ülke olarak, tabii bunun bir sosyal maliyeti var, ona değinmemiz lazım. Yani siz ülkenizde faiz geliri elde edenlerin, uzun yıllar boyunca vergisiz faiz geliri elde edenlerin faizlerini ve onların verdiği borçları katlanarak ödüyorsunuz. Bunu ödemenin maliyeti olarak da sosyal harcamalarınızdan, yatırım harcamalarınızdan ciddi fedakârlık ediyorsunuz, o yüzden okullarda 80 tane talebe bir yerde, eğitimin kalitesi, sağlık harcamalarındaki vahim durum gibi pek çok sosyo ekonomik sorunla da karşı karşıya kalıyorsunuz, yürürken kaldırımda çukura düşüyorsunuz, kamu yatırımları yeterince olmuyor, vs. Faiz dışı fazla esasına uyarsanız IMF de size “tamam” diyor. Bu noktada bir sorun yok, yani 2007 bütçesi açısından da yüksek bir faiz dışı fazla da anlaşılmış durumda. Hükümetler açısından, son seçim yılı olması nedeniyle yüksek faiz dışı fazla demek yeterince harcama yapamamak demek. Bu yıl 7.2 ile 7.7 seviyesinde hedef oranı da aşan bir performans izledik. Bu önümüzdeki yılda da devam edecek ama kamu maliyesinde, seviyesi 5.7-6 civarında bir faiz dışı fazla verilecek.

Türkiye ekonomisi zor bir ekonomi, çok iyi bir 3-4 yıl var ama bunun nedenleri belli. Faiz dışı fazla vererek 2001 yılındaki net kamu borcunun milli gelire oranı, bu kadar faiz dışı fazlalarla % 50 seviyesine çekildi. Eğer önümüzdeki dönemde de, 2010 yılına kadar büyüme hızı %5, faiz dışı fazla 6.5, reel faizler de % 8 civarında olacak şekilde ayarlarsanız, 2010 yılı itibariyle %30’lara çekileceği hesaplanıyor. Ama dış dünyadan gelen negatif bir şoklara çok açık bir ülkeyiz. Nitekim bu yıl yaşadığımız atağın bu yılın faiz harcamalarına ciddi bir katkısı oldu. Mesela 44.1 milyar YTL’den 53 milyar YTL’ye sıçrattı ve böyle bir faiz harcamasına neden oldu.

Dolayısıyla böyle yüksek iç ve dış borcu olan ülkelerin önüne IMF’nin öncelikle önerdiği birinci şart faiz dışı fazla vermesidir. Hükümet bu şarta 2007 yılında kendini biraz daha zorlayarak uymaya çalışıyor. Kamu finansmanı, kamu maliyesi açısından zor bir yıl, hem seçim var. Kamu maliyesi açısından, harcamalar kısmında kısıntı yapacak alanınız kalmamış durumda. Sosyal güvenlik harcamalarımız çökmüş bir durumda. 1990’ların başında Demirel ve Erdal İnönü hükümeti emekli olma yaşını düşürdü, ondan sonra aktöryel denge bozuldu, bir türlü sağladığınız primlerle ihtiyaçları, sağlık, emekli ödeneklerini karşılayamıyorsunuz, burada büyük bir açık çıkıyor. Nitekim faiz dışındaki en büyük harcama sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan harcama, %20’sine yaklaşıyor galiba. Nüfusu artan bir ülke, yoksul vatandaşlarınız var, yeşil kart vs. sistemde değişik şeyler devreye sokuyorsunuz, sağlık harcamalarınızda bir türlü kaçağı da kontrol edemiyorsunuz, bir yığın hadise çıkıyor, bir yığın yolsuzluk var orada, milyar dolarları bulan. Buralarda da fazla bir hareket kabiliyetiniz olamıyor. Sonra geliyorsunuz vergi kısmına, siz yıllardan beri doğru dürüst gelirden, kurumlardan ve servetten vergi almıyorsunuz ki. Nereden alıyorsunuz? Ali’nin, Ömer’in, Avi’nin tükettiği maddelerden alıyorsunuz. Katma değer vergisine yüklenmişsiniz, dolaylı vergilerden alıyorsunuz, akaryakıt tüketim vergisi diye bir verginiz var, dünyada benzeri yok, ikinci sıraya oturmuş durumda. Yeniden ithal içki, yerli içkiler, sigara vs. buradan bir medet umuyor. Bunlara dayalı yani dolaylı vergilere dayalı bir kamu maliyesi ayakta kalamaz,. Bir kere dolaylı vergilerin yükselmesi tüketime bağlı, o da ekonomik büyümeye bağlı, insanların gelirlerinin artmasına bağlı. En fazla girebileceğiniz alan dolaylı vergiler üzerinde bir takım yüklemeler yaparak dengeleri sağlamak. Çünkü bu yıl itibariyle faiz dışı fazlanın yine aynı oranlara yakın bir durumda devam etmesine karşın, bütçe açığı 2006 yılında tarihin en az noktasına tekabül etti, yani milli gelirin neredeyse binde 5’i gibi bir rakama. Bunun 2007’de 3 milyar YTL’den 16 milyar YTL’yi aşacağı öngörülüyor, yani bütçe açığı önümüzdeki yılda daha fazla artıyor.

Tabii hükümet seçime gidiyor, seçime giderken personel harcamalarında ayarlama yapması gerekiyor, çalışana en azından enflasyon kadar zam vermesi lazım. Ayrıca, personel harcamalarına baktığımızda oradaki artışın diğer artışlardan fazla olduğunu görüyoruz.

Şimdi bütün bu gelişmelerle IMF ilişkisine baktığımızda, IMF açısından olay şudur; “siz öngördüğünüz mali disipline, faiz dışı fazlaya uyduğunuz oranda benim makbulümsünüz” der IMF. Beşinci gözden geçirme tamamlanmadı, bu mali disiplini sağlayabilecek ek önlemler, harcama kısmında yapılabilecekler, bir de gelir kısmında yapılabileceklerin eğer  sunumu gerçekleşirse, niyet mektubu dediğimiz mektup doldurulur, o da yönetim kuruluna girer ve ilan edilir, “Türkiye ile yola devam ediyoruz” diye, piyasalar bundan memnuniyet duyarlar, bu klasik neoliberal mantık içerisindeki kurgulu hayatımız devam eder. Ne zamana kadar? Dış dünyadan gelecek negatif şoklarla yaşamak durumundayız, bu borçlarımıza ilişkin bir hiçbir zaman bir operasyon önlem düşünmedik, bizim ekonomik bürokrasimiz ve siyasal kadrolarımız, klasik IMF ile sadece ve sadece faiz dışı kalemlerle oynamakla iktisat politikası yürütmeyi şiar edindi. Öbür tarafta 20-25 yıl boyunca yüksek faizlerle ve vergilenmeyen faizlerle mükemmel bir servet edinen kesimler için hiçbir operasyon düşünülmedi. Bu düşünülmediği, iç ve dış borçlar üzerine, akıllı, uzlaşmacı bir politika konulmadığı için de biz yine böyle aynı faiz dışı fazla ile belki 2028 yılında yaşları 30’u bulmuş bir faiz dışı fazla nesliyle, biraz da kavruk olmuş bir faiz dışı fazla nesliyle hayatımızı sürdürebiliriz.

 

ÖM: Bu bütçe açığı ve faiz dışı fazlaları aslında meseleyi bir sonraki kuşağa devretmek, onlara yüklemek anlamına gelmiyor mu?

 

AB: Tabii ki, “siyasi iktidarlar, bütçede istediği gibi oynasınlar” demiyorum. Bir ülkede bir krizin maliyeti geniş toplumsal kesimlere bu derecede zehir zemberek içirilemez. Eğer bu ülkede toplumsal fedakârlık yapılacaksa bu mali olarak güçlü kesimlerden de yapılmalıydı, bu yapılmadı. Bu ülkede 79 milyon yaklaşık banka hesabı var, bu hesaplardaki mevduatın %33’ü 78.950 bin kişide. 50 bin hesap, mevduatın %67’sini kontrol ediyor. Böyle bir mevduat dağılımı dünyanın hangi kapitalist ülkesinde var bilemiyorum. Sadece mevduatta böylesine bir servet dağılımının olduğu bir ülkede krizin maliyetini, faiz dışı fazlalarla geniş toplumsal kesimlere ödetirseniz, o zaman siyasal hayatta da büyük dalgalanmalar oluyor, zaten siyasal hayatınız kırıklarla dolu. Bu anlamda bir karşı koyuş var. Bir toplumsal mutabakatla kriz üzerine reçeteler geliştirilmeliydi. IMF’nin böyle bir derdi yoktu, Türkiye’deki egemen iktisadın da böyle bir derdi yoktu, Türkiye’deki ekonomi büroksisinin de böyle bir derdi yoktu. Eğer böyle bir dert olsaydı, Arjantin’de olduğu gibi, Malezya’da olduğu gibi başka politika araçlarıyla oynamamız gerekirdi. Bu politika araçlarının hiçbiri gündeme getirilmedi, zinhar kabul edilmedi. Mesela 1929 bunalımı ile başlayan bir tasarruf politikası vardır, bugünlere çok fazladır belki, ama savunma harcamalarından kesmiştir, eğitim harcamalarından kesmiştir, pek çok harcamalardan kesip bir denk noktaya ulaşmaya çalışmıştır. Bugünün durumu farklı, biz yıllarca vergi almadığımız, faiz gelirlerini katlaya katlaya büyüttüğümüz kesimlere sahibiz, adil bir durum değil.

 

Önümüzdeki hafta itibariyle de önemli bir şeye dikkat çekmek istiyorum, 11 Kasım’da iktidar partisinin kongresi var, son yılına giriyor ve dördüncü yılın sonunda bu kongreyi olabildiğince izlemeye, aktarmaya çalışacağım.

 

ÖM: Çok mutlu oluruz, onun için özel bir program yaparız.

 

(30 Ekim 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan