Ekonomi
Politik – 136
Ömer
Madra:
Bugün AKP kongresini
konuşacağız.
Ali
Bilge: AKP
kongresi Ecevit’in cenazesinin gölgesinde
kaldı,
ama cenaze töreni olmasa da gölgede
kalabilecek bir kongreydi. Hatırlasınız, Açık
Radyo’da program yapmaya yeni başladığımız
günlerde, AKP ‘nin ilk kongresini de Açık Radyo
dinleyicileri için izlemiştim. Gölgede kalan ve gölgede
kalmaya mahkum bir kongreydi bu seferki. Bir güne
sıkıştırılmış bir kongreydi ve çok can alıcı
meselelere yoğunlaşmak yerine, alkışın, davulun
yer aldığı, genel başkanın ve merkezin kutsandığı
klasik bir kongre görünümündeydi.
AKP 2.
Olağan
Kongresi’ni iki
açıdan
değerlendirmekte fayda var; birincisi,
tüzük değişikliklerine ilişkin, genel merkezin
yetkilerinin otoritesinin arttırılmasına dönük
operasyonlar vardı. AKP, kurulduğundan bu yana
geçen 5 yıl içerisinde, 5 kez tüzük değişikliği
yapmış, tüzüğündeki 44 maddeyi
değiştirmiş, bu sefer de oldukça fazla ve ciddi
değişiklikler yapıldı. Yapılan tüzük
değişikliklerini sıralarsak; partinin alt
birimlerinin sahip olduğu yetkiler üst birimlere
devrediliyor, parti disiplin anlayışı ve cezaları
değişiyor, cezalar arttırılıyor. Yapılan bu
değişikliklerle parti içi demokrasi
azalıyor, partinin tavanı daha da
güçlendiriliyor. Kongrede,
AKP’de tabandan tavana doğru var olan
yetkileri
ve
karar süreçlerini yeniden
tanımlayan bir dizi tüzük değişikliği
oldu.
ÖM:
Bunların hepsi merkezin güçlendirilmesi ve
tabandan gelebilecek inisiyatiflerin bir ölçüde
kısıtlanmasına yönelik, öyle
mi?
AB:
Evet. Partinin alt birimlerine ait olan
fonksiyonlar azaltılıyor ya da kaldırılıyor, üst
birimlere aktarılıyor, örneğin parti organlarını
feshetme yetkileri. Bizim siyasi partilerimizin
hepsindeki hastalıktır, örneğin parti genel
merkezi, bir il veya ilçe yönetim kurulunu
feshediyor, daha sonra da genel merkez, bu
kurullara kendisi atama yapıyor, yeni tüzük, bu
atanan kurulun seçilmiş yönetim kurulu gibi işlev
yükleneceğini söylüyor. Bir teşkilatı
feshediyorsunuz, yerine atadıklarınızı genelde
geçici atarsınız, ayrıca seçilmişler kadar
yetkileri de
yoktur atanan kurulların. AKP tüzüğünde
yapılan değişiklik, “atananlar seçilmişlerin
hakkına sahiptir” diyor. AKP, geçen 4 yılda,
demokratikleşmeye yönelik
olarak, ülkenin siyasi ve hukuki hayatını
etkileyen, AB müzakere sürecine girerken
yapılması
gereken çok önemli reform paketlerinin
yasama sürecini tamamladı. Son 1,5 yılda
duraksamalar olmasına, reformların uygulanmasında
pek çok sorun yaşanmasına, 9. paket henüz
geçmemesine karşın, çok önemli
gelişmelere imza atan bir parti oldu. Çoğunlukla
da içerde ve dışarıda
şaşkınlıkla izlenerek, hatta reddi-
miras ederek, siyasi ve
hukuki yaşamımızı etkileyen
demokratikleşme hamlelerinde bulundu,
çoğunluğu kâğıt üzerinde kalsa
da.
Ancak
partinin içi bu içeriğin tam tersi, parti içinde
demokrasi azalıyor, merkez ve genel
başkan güçlendiriliyor. Oysa AKP’de genel
başkan bu yetkilere bile gerek duymaksızın tek
başına bir figür olarak algılanıyor. Geçen sürede
görüldü ki, bu partide başbakana
danışmadan, sorulmadan hiçbir şey
yapılamıyor.
“Ya
başbakan kızarsa”, bu partinin iç sloganı olmuş,
bir çeşit iç hastalık, bizim klasiğimiz..
Dolayısıyla, kimsenin fazla bir şey
söylemeye cesaret edemediği, tartışmayan bir parti
olma konumuna doğru hızla ilerliyor.
Bazı
tanıdıklarıma takılıyorum, “sizin partiniz, ya
başbakan kızarsa partisi” diyorum. İlk
kongreleri öncesinde de genel
başkanın yetkilerini artıran değişiklikler
olmuştu, yeni bir parti olmasından ve
beklentilerin güçlü olmasından dolayı pek fazla
üstünde durulmamıştı. Ancak biz, o zaman da, bu
gelişmeleri gündeme getirmiştik. Kongrede yapılan
tüzük değişikliklerinde sıklet merkezi, parti içi
demokrasinin azaltılmasına yönelik, polisiye
tedbirler ve farklı düşüncelere geçit verilmemesi
gibi konularda gerçekleşti. Peki tüm azaltılan
parti içi demokrasiye karşı delegeler
ne yaptı? Hiçbir şey, çıt yok .
Sadece karşı
çıkan tek
bir konuşma var, milletvekili Ersönmez
Yarbay’ın konuşması. Parti
kongrelerinde karşı çıkan tek bir kişi
olursa, ona da mahallenin delisi muamelesi
çekilir, çok önemsenmez ya da önemsenmez görülür.
Kongrede AKP’nin merkez
karar yürütme kurulunun ve genel başkanın zırh
kalınlığının arttırıldığını rahatlıkla
söyleyebiliriz. Hatta bana çok
ilginç
gelen gelişmelerden biri
de,
partinin programının değiştirilmesine dönük
yetkilerin de genel merkeze aktarılması oldu. Hani
tüzük değişikliğini anladım da, benim anlamadığım
program değişikliği. Parti programını değiştirme
yetkisini, merkez karar ve yürütme kuruluna
verdiler. Bu, bir partide olabilecek feci
şeylerden biridir, bir partinin programı tabanda
tartışılır ve kongrelerde değişiklikler kabul
edilir. Yani, en vasat partide bile bunu
görürsünüz, parti kongresinde program değiştirir.
Program değişikliği yapma yetkisi merkez karar ve
yürütme kuruluna verildi. Böyle bir şeyi pek
hatırlamıyorum, yanılabilirim ama
hatırlamıyorum.
ÖM:
İlginç. Bir de genel başkanlığa aday olabilmek
için de çok yeni zorluklar getirilmiş durumda
anlaşılan, delegelerin en az %20’sinden onay
alınıyor.
AB:
Bu
oran CHP’de de var, partilerin çoğunluğunda
da
vardır, parti genel başkanları,
partiyi batırana kadar başkanlığı
sürdürebilmek için ömrünü böylesi oranlarla
belirler.
%20 oranı ile genel merkezi ve başkanı
devirmek çok zordur, olağanüstü genel kurul
toplamak için delegenin %20’sinin imzasını
toplamak çok zordur, bu nedenle
partilerimiz içinde muhalefet etmek çok zordur. Ya
sizi atarlar, ya siz ayrılırsınız, ya da kıdemli
bir siyasetçi olmak istiyorsanız, sinersiniz,
kişiliğinizi parti girişindeki vestiyere
bırakırsınız, zaten bir süre sonra
vestiyere bıraktığınızı da unutursunuz, tekkeyi
bekler durursunuz, yıllar geçer, sonra size,
“siyasetin
duayeni” falan derler!
Kongrede
yapılan anti demokratik tüzük değişikliklerinden
biride şuydu: bir AKP’li, partinin herhangi bir
kuruluna, örneğin genel başkanlığa aday oldu,
merkez karar yürütme kuruluna aday olamıyor. Tek
bir yere aday olabiliyorsunuz, bu da feci bir şey.
Yani bir insan genel başkanlığa aday olur, ama
muhalefetini merkez karar yürütme kurulunda
sürdürür. Bu sert tedbirleri neden alıyorlar, bunu
anlamak lazım. Çünkü , Tayyip Erdoğan’ın hali
hazırda parti içinde zorlanması gibi bir durum
söz konusu değil. Bu tedbirlere gerek
duymaksızın,
parti içinde ciddi bir hakimiyeti,
otoritesi, dediğim dedik durumu söz konusu. Asıl
yanıtlanması gereken bu..
ÖM:
Ona rağmen, “ne olur ne olmaz” diye, geleceğe
yönelik bir hesap olduğu söylenebilir
mi?
AB:
Birincisi, cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin bir
zapturapt altına alma, yani muhtemel hareketliliği
önlemeye dönük olabilir. İkincisi de, Erdoğan
cumhurbaşkanlığına seçilirse,
kendisinden sonraki kişinin daha rahat
çalışmasını sağlamak üzere olabilir.
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı henüz tam
netleşmedi, kongrede sinyali
tam
alamadık ama bu tür spekülasyonlar yapmak
mümkün. Aslında, bir
tahammülsüzlük ve korkunun ifadesidir bu
tür anti demokratik maddelerin bir parti
kongresine
getirilmesi. Bu partide böyle bir durum
yok, garip olan bu. Dipten gelen bir dalga var da
biz mi göremiyoruz, bilemiyorum. Cumhurbaşkanlığı
seçimi öncesinde, parti içinde olması beklenen,
muhtemel, farklı yönde
hareketliliğe karşı önlem alma, gelecek
yeni genel başkana itiraz edeceklere
yönelik bir
caydırma harekatı. Tüm bunlar konuşmayan, tek tip,
adeta Stalinist bir parti gibi bir
partiyi tanımlıyor. Başkanın her hal ve koşulda
olağanüstü ağırlığının ve
hakimiyetinin olduğu bir parti. Çok sesliliğe
geçit yok!
Farklı sesleri olanlar da,
seslendirme konusunda fazla yürekli
değiller, en azından bu
aşamada.
ÖM:
Biraz eski Marksist, Leninist, Bolşevik partisinde
öngörüldüğü gibi, “demokratik merkeziyetçilik”
diye adlandırılan ama merkezi yönü çok ağır basan
bir sisteme doğru evriliyor.
AB:
Görünen manzara bu. Böyle kongrelere gittiğimde
gündeme şöyle bir bakarım, oradan önemli sonuçlar
çıkar çünkü. Tüzük ve program değişikliğini
gündemde görünce –henüz kongre başlamamıştı-
“bunlar nelerdir? verin bunları” dedim,
“yok” dediler. “Kardeşim bunlar nedir, neler
değişecek?” Kongre başlamak üzere, değişikliklerin
neler olduğu basına hâlâ verilmiyor. Ersönmez
Bey’in konuşmasından anladım ki, bırakın
bize,
parti teşkilatına bile tüzük
değişikliklerinin neler olacağı
bildirilmemiş, bir
gün
önce milletvekillerine dağıtılmış, o da
zorlamayla olmuş. Asker gibi olacaksın, itiraz
yok, parti içi demokrasinin pozisyonu
budur. Tayyip Erdoğan’ın tasarladığı, AKP’nin
parti içindeki demokrasi anlayışı bu
kadar.
Hatta,
“bir partili farklı bir görüş söyledi diye, niye ihraç
kararını getiriyorsunuz?” sorusuna,
bir
AKP yetkilisi, “biz bunu aslında ilk
tüzükte unutmuşuz, onu unuttuğumuz için şimdi
yerine getiriyoruz” diyebiliyor. Mesela Dengir
Fırat şunları söyledi “
demokrasi de o kadar fazla olamaz yani! Her şey de
konuşulur mu kardeşim, her önüne gelen aday mı
olsun?”
ÖM:
Her kafadan bir ses mi
çıkacak?
AB:
Evet. Öbürü de diyor ki; “biz konuşan parti
olamazsak biteriz.” Türkiye’de sağ- sosyal
demokrat –sosyalist
partilerinin çoğunluğunda yaşanan
hastalıklardır bunlar, 80 öncesindeki sosyalist
partiler de merkeziyetçi yapıdaydılar, farklı
konuşan istemezdi,
ÖM:
Demokratik Sol Parti de, rahmetli Ecevit’in
partisi de aynen böyleydi.
AB:
Tabii iki dudağının arasındaydı. Kongrenin bu
tarafına ciddi olarak bakmak gerekiyor,
yapılan
tüzük değişiklikleriyle, parti içinde
diktatoryal –merkeziyetçi durumun ortaya
konulması gerekiyor.
İkincisi de, bu parti ikinci döneme
hazırlık yapması gereken bir parti. Bu da
yok..
AH:
Ana akım gazeteler tam da bu ikisi arasında bir
bağlantı olduğunu söylüyorlar, bu sertleşme ile,
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olacağının
anlaşıldığı ve Abdullah Gül’ün ise başbakanlığının
bu şekilde garantilenmeye çalışıldığı iddiaları
var.
AB:
Cumhurbaşkanı adaylığı meselesi ilginç, bugüne
kadar da Turgut Özal’da da yaşadık, Süleyman
Demirel’de de yaşadık, “21,75’ le çıkarsın
çıkamazsın” tartışmalarını hatırlayalım. Süleyman
bey daha sorunsuz çıktıydı, Erdal beyin desteği
ile..
AKP ve Erdoğan cephesinde Cumhurbaşkanlığı
meselesi daha farklı, malum
nedenlerden, türban gibi nedenlerden. Özal ve
Demirel’in bürokratik statüko ile ilişkileri,
Erdoğan’dan farklıydı, dolayısıyla henüz
Erdoğan’ın kesinleşmiş bir adaylık pozisyonu
yok. Elbette istiyor, telkin ediliyor, ancak parti
içerisine
delegelere
baktığınızda da, bu konuda
çok hevesli olduklarını gösteren bir
izlenim edindiğimi söyleyemem. Dünkü kongrede
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını vurgulayan ne bir
slogan, ne de bir pankart vardı. Parti yönetimi bu
konuda önlem almıştır ama yine de bir şeyler
çıkabilirdi.
AKP, ancak 5 yıllık bir parti hali hazırda
ve yine de bir durağanlık ve donukluk hakim. İlk
kongreyi izlediğimde benzetmek yerindeyse, sulu erik
gibi, -can eriği derler ya-, öyle bir
parti izlenimi ediniyordunuz; beklentileri,
heyecanı yüksek. Ancak, bu
kongrede
sulu erik gitmiş, ağzınızı kamaştıran
ekşi
bir erik olmuş, ekşi bir parti
olmuş.
ÖM:
O zaman birinci tespit, seçimden çok atamanın yer
aldığı, merkeziyetçi yapının güçlendirildiği bir
kongre oldu. Bir de “Gül’e yakın olanlara
dokunmadı” diye bir haber veriyor Milliyet
gazetesinden Abdullah Karakuş bununla ilgili.
“Merkez karar ve yürütme kurulu listesinde Gül’e
yakın odaklı olanlara dokunulmadı, yeni isimleri
de Gül ile birlikte belirledi, dolayısıyla Mayıs
2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimine aday olmaya
hazırlandığını gösterdi, yerine de Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül’ü bırakacağının mesajlarını
verdi” diyor.
AB:
O mesajlar kongre öncesinde de var. Gül ilk 6 ay
başbakanlık yapmadı mı? Sonra teslim
etti.
AH:
Kongrede de böyle tanıtılmış
galiba?
AB:
Evet. “Ben Cumhurbaşkanı olursam, Abdullah Gül
Başbakandır” mesajı çok açık, kongre öncesinde de
açık .
ÖM:
58. hükümetin başbakanı.
AB:
İkinci adamın Abdullah Gül olduğunun altı bir kez
daha iyice çizildi orada, ikisi birlikte geldiler
ve Gül beş dakika önce girdi vs. , bu tür
sinyaller verildi ama Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı
hususunun
tam olarak çözümlenip çözümlenmediğinin
göstergesi olabilecek net
sinyallerin verildiğini söylemek pek mümkün değil.
Görüştüğümüz kişiler içinde de, “ bu iş tamam”
diyen yok.
Böyle bir merkeziyetçi yapıda bunların
zaten ortaya çıkması zordur, sadece başbakan ve
yakın çevresi içinde cereyan eder. Bazı ön sinyaller
verildi, doğrudur, böyle algılanabilir, ama “bu iş
böyle gerçekleşecek” demek için daha
erken.
ÖM:
“13 ayrı maddelik tüzük değişikliği var” dediniz,
il kongreleri de önceden çok sıkıntılı olmuş, bir
çok kavga varmış ve tek aday isteniyor hepsinden
anlaşılan. Ama düşüremeyince de ertelenmiş oluyor
kongreler. Bunlar aslında çok alışık olduğumuz
şeyleraslında, maalesef bir yandan reformları
yaparken bir yandan da kendi partisi içinde
demokrasi açısından sakıncalı bir gidişat var gibi
görünüyor.
AB:
Evet işin bu tarafı böyle. AKP, geçen 4 yılda
nasıl bir parti oldu? İslami siyaset kökeninden
gelen bir kadro , ilk kongrelerinde “muhafazakâr
demokrat”lık üzerine bir
broşür dağıtıldı. Muhafazakâr demokratlık
neyin nesi, bu şekilde mi olacak, merkeze mi
oturacak? Bunları pek anlayamadık. Bu kongrede
broşür de yok. Erdoğan, “merkez partisiyiz” diyor
ama hangi zeminde bir parti oldukları tam
anlaşılamıyor. 4 yılda nasıl bir parti oldular ve
olacakları hakkında net bir resim
çizemediler,
bu
parti
daha çok merdiven altı konuşmaları olan bir
parti, garaj partisi. Büyük merkez
partileri
organlarıyla yaşar, iyi kötü organlar
konuşturulur, organlar çalışır, bu parti daha çok
merdiven altında konuşuyor, ayaküstü konuşan
derinlik sunamayan bir parti.
Mesela siz iktidardasınız, 4 yılınızı
tamamlamışsınız, şu ya da bu şekilde AB sürecine
imza atmışsınız; öyleyse
ikinci döneme ilişkin bir şeyler
söyleyin, AB
konusunda bir netlik sunun, Kıbrıs
konusunda net olun. “Kürt sorunu vardır” dediniz,
sonra geri adım attınız, sosyal politikalar ne
olacak, istihdam, çözülememiş en önemli
sorunlardan
biri işsizlik,
erimiyor.
Delege
iki türlüdür, bir semirmişler vardır, onlar
geleceğe umutla bakıyor, bir önceki kongreden bu
kongreye şişmişler zaten. Bir de sönmüşler var
garibim, onlar yoksul Anadolu’dan gelmiş,
“Tayyip, Tayyip” diyor, ama gözler çukur.
Bunlarda, sönmüşlerin durumunda hiçbir gelişme de
yok, somut söyleyecek bir söz de yok. Birinci
dönemde beklenti neydi, neyin üzerine dayanarak
geldin? Yolsuzluklar üzerine dayanarak, AB
ipine
sarılarak geldin, şimdi yine birinci parti
olacaksın, öyle görünüyor, neye dayanarak birinci
parti olacaksın? Ortaya konan bir şey yok, bu
açıdan da gerçekten ikinci dönem hazırlığı olan
bir parti görünümünde değil, zeminsizler. Borç
ekonomisindesin, nasıl sonuçlandıracaksın pek çok
meseleyi, bunları ortaya koy. Bunlar yok. Yapılan
işler yok mu? Var, ama bölünmüş
yol vurgulayarak gelecek iktidarı tanımlayamazsın.
Temel meselelere ilişkin çözümün, sözün ne? İkinci
dönemine giriyorsun, sığsın,
sözün tekrardan öteye girmiyor, hedef dokümanın
yok, üstelik kendini doğru dürüst
tanımlayamıyorsun.
AKP, bu anlamda ekşi tat veriyor,
söylemek istediğim bu. Ne diyordun?
“Yolsuzluklarla mücadele,” diyordun, “hesap
soracağım” diyordun,
yolsuzluklarla ne kadar mücadele ettin?
Geliş sebebin bu değil mi? Yolsuzluk içerisindeki
merkez
batağı seni çıkarttı, iktidar yaptı,
ayrıca
AB perspektifi sunman
seni iktidarda dik tuttu. Ancak, AB projesini
nasıl taşıyacağız, Kıbrıs’ta
ne kararı verdin? Bunlar bir kongrede
konuşulmayacak da nerede konuşulacak? Bu anlamda
eksiklikleri çok olan bir parti, yani bir büyüklük
var ama, “dağ bir şey vermiyor” derler ya, işte
öyle . Evet, AKP birinci parti, ama küfede neler
var? Kurumuş zerzevat var. Enerjisi olan bir
kongre değildi, “can eriği” kongresi değildi. İlki ile
ikincisi arasında tespit edebildiğim farklar
bunlar sanırım.
ÖM:
Yine de bu kıyaslamalar çok
ilginç.
(13
Kasım 2006 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)