Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Hrant Dink Cinayeti Üzerine
23/01/2007

 

Ali Bilge: Konuştuğumuz konular sonunda değerli bir gazeteci arkadaşımıza uzandı ve hedef gösterilen bir kişi. Bizim yakın tarihimiz, hatta cumhuriyet tarihimiz pek çok gazeteci ölümleriyle, aydın ölümleriyle dolu. Bu ölümlerin büyük çoğunluğu da sizin ve benim yakından tanıdığımız insanlar. Albümlerimiz ölü fotoğraflarla dolu maalesef, bu kan gölü cumhuriyetinin en son hedeflerinden bir tanesi Hrant Dink oldu. Yakın tarihimizde, 1915 yılı olaylarında, aynı zamanda milletvekili de olan gazeteci Krikor Zorhap var öldürülen Ermeni gazeteci olarak, sonra Hrant Dink’i görüyoruz. Zohrap Efendi hem hukukçu, avukat, hem siyasetçi, hem edebiyatçı, şair ve gazeteci ve İttihat Terakki üst yönetimiyle de arkadaşlık ilişkileri derecesinde yakın ilişkileri olmasına karşın, bir gece ansızın gözaltına alınır, başka bir Ermeni milletvekili Varteks Efendi ile birlikte. Yolda İttihat Terakki çete timlerince, tetikçileriyle öldürülür. Gerçi Cemal Paşa bu işe kızar ve bu öldürenleri de astırır.

Bütün bu ortam nasıl yaratılıyor? 3 hafta önce Trabzon’daydım, Trabzon’da TOBB’nin yerel medya ve yerel iş adamlarına AB’ye ilişkin mevzuları anlatmak üzere panelistlerden biriydim. Trabzon’u geçmişi itibariyle biliyoruz ve 3 hafta önce ve bu panele katılanlar gazetecilerdi, yerel gazetecilerdi, yerel medya mensupları ve işadamlarıydı. Burada AB sürecine ilişkin, “Türkiye’nin doğrultusu, AB’den gelen her türlü olumsuzluğa karşın bu haklar manzumesidir” dediğimde, hatta biraz daha ileriye gidip “bu modeli Türkiye terk etmemeli” deyince ciddi bir müdahaleyle karşı karşıya kaldım. Trabzon, uzunca bir süredir milliyetçi, ülkücü membaa haline getirilmeye çalışılan bir bölge. Aslında bu yeni de değil, tabii Türkiye’de biz eski membaları biliyoruz, mesela Ağca’ların, Çatlı’ların zamanından Nevşehir’i, Malatyaları biliyoruz, Trabzon da da geçmişinde çok ciddi cinayetlere imza atmış bir kent. Örneğin hatırlarsınız 78 yılında Necdet Bulut’u orada yitirdik, değerli bir bilim adamıydı. Onun da failleri hiçbir zaman bulunamadı. Bugün Türkiye’de basında, “Trabzon niye böyle?” denilmiyor. Aslında o söz ettiğim toplantıda, Trabzon’un bölgesel kalkınmasıyla ilgili konular vardı, ciddi yapısal işsizliğin, kronik işsizliğin egemen olduğu bir bölge. Bizim cumhuriyetimiz, cumhuriyet öncesi ve sonrasında, Ermenilerin, Rumların yaşadığı bölgelere özel ihtimam göstermiş ve orada Türk milliyetçiliği üzerine özel çalışmalar yapmış; bunlardan biri de Trabzon. Trabzon’un 1912 yılındaki nüfus sayımı verileri elimde, 600 bin nüfusun yaklaşık 220 bini Ermeni ve Rum ve diğer Hıristiyan vatandaşlardan oluşuyor. Hatta bir dostumuz, “Trabzon’da 365 gün ayrı ayin yapılan klise mevcuttu” demişti ve buna çok şaşırmıştım. Dolayısıyla bizim iç devletimizin bu tür bölgelere özel bir ihtimam gösterdiği, bu bölgelerde milliyetçi çocuklar yetiştirmeye özen gösterildiği bilinir. Trabzon’a da böyle, son yıllarda ihtimam gösterilmiş ve bölgede işsizliğin had safhaya varması da etkili. Daha makro planda baktığımızda, son Şemdinli olaylarından buraya gelelim; sürekli iki yönlü geliştirilen bir milliyetçilik var; tüm siyasi partiler bu milliyetçiliği kamçılıyor, CHP’den diğerlerine kadar. Örneğin, Kıbrıs üzerinden gelen bir milliyetçilik geliştirilmeye çalışıldı. Kürt meselesi üzerinden geliştirilen, varolan bir milliyetçilik de zaten var. Son dönemde bir de buna Kerkük’ü ekliyoruz. Son 2-3 yıldır Ankara’nın alt geçitlerinde gördüğüm bir söz var; “Dünya Türk Olsun!” DTO filan. Asker emeklilerinin odaklaştırdığı, bir araya getirdiği ocaklar, dernekler, yapılanmaların, mahkemelerde 301’den yargılanan tüm aydınlarımıza mahkemelerde yaptıkları gösteriler, saldırganlıklar. Bu çerçevede yürüyen bir milliyetçilik var ve mevcut siyasi partilerin milliyetçiliklerini yeterli bulmayan bir hava içerisine geldik. Buna herkes ciddi katkıda bulundu, askeri bürokrasiden katkı da bulundu. Danıştay meselesinde, hem bürokrasinin, hem siyasal ortamın, muhalefetin, “bu kadar demokratikleşme yeter!” diyen, adına “sosyal demokrat” ekleyen bir ana muhalefetle karşı karşıyayız.

 

ÖM: Açık Radyo için AS Nielsen’ın yaptığı bir araştırmanın konusu medyanın güvenilirliği idi; Türkiye’de en saygın, güvenilir sayılan kurumlar arasında medya en sonda geliyor tahmin edilebileceği gibi, ama onun bir üstünde de %4’le mahkemeler geliyor. Mahkemelerin bağımsız yargı organı olmadığını üst düzey insanlar da söylüyorlardı, ama sadece Hrant Dink’le ilgili yapılan ayrımcı kararlara bakarak, bir ortaokul değil ilkokul mezununun bile rahatlıkla anlayabileceği bir cümleyi kasten yanlış anlayarak ve Savcı’nın, Yargıtay Başsavcısı’nın söylemesine rağmen mahkum etmelerine bakarak, rahatlıkla anlayabilir. Yani bir yanda medyanın bir yanda yargının itibarları yerlerde sürünüyor ve sonunda da buna şaşırıyoruz öyle mi?

 

AB: Kimse şaşırmasın, yargıda bugün karar verici düzeyde olan mahkemelere, savcılara, hakimlere, bu kuşağa bakınız, bu kuşak mukaddesatçı ve milliyetçi ortamda yetişmiş insanlardır. Bunların AB süreci içerisindeki yapılan değişiklikleri özümsemesi, anlaması, teknik olarak anlaması ve genel olarak dünyalarının değişmesi öyle kolay bir süreç değildir. Aynı şey bizim içişleri bakanımızda ve adalet bakanımızda yok mu? 301’i tıkayan bu ikisi değil mi?

Geçen programımızda MİT Müsteşarı’nın bildirisini değerlendirmeye çalıştık; MİT’in görevi ne bu ülkede? Hrant Dink ve diğer pek çok 301’den yargılanan insanlar hedef değil mi? Bu istihbarat kuruluşları, MİT, askeri istihbarat bu hükümete, başbakana her hafta rapor sunmaz mı? Bu ülkede 301 konusundaki insanların hedef gösterildiğini izlemez mi? Bu konuda hükümete bilgi gitmiyor mu? Hükümet niye var, niye istihbarat örgütleri var bu ülkede? İstihbarat örgütleri tüm vatandaşların güvenliği için kurulan örgütler değil mi?

 

ÖM: Bizzat vali yardımcısı yanına çağırıyor, isimleri hâlâ açıklanmamış olan iki emniyet mensubuyla beraber, birisi hiç susmamış, “öbürü de kaydediyordu” diyor. Bunlar inanılmaz şeyler.

 

AB: Başbakan tutup “32 saatte yakaladık” diyor, madem bu kadar gücün var bunu önleme gücün de var demektir.

 

Avi Haligua: Aslında burada çok daha geniş problemden bahsetmiyor muyuz? Önümde Neşe Düzel'in HrantDink'le yaptığı bir söyleşi açık; Hrant Dink’in söylediği bir laf var, o zaman da üste çekilmiş sözlerden biri: “cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bu topraklarda 300 bin Ermeni vardı, bugün 60 bine düştü. O yıllarda nüfus 13 milyondu, bugün 70 milyon. Türkiye çoğaldı da niye Ermeniler azaldı?” diye soruyor. Bütün bu konuştuklarımızın bununla bir bağlantısı yok mu?

 

AB: Zaten biz 1923’ten beri etnik kontrat yapıyoruz, tek taraflı, diyoruz ki “sizin hiçbir özel etnik kökeniniz yok, siz kendinizi Kürt, Ermeni, Rum görmeyeceksiniz, siz Türk göreceksiniz.” Bir kere böyle tek taraflı sözleşme ile gidiyoruz, baskıyla. Bizim gizli kararnamelerimiz yok mu? Tek parti dönemini bıraktım, çok partide, azınlıklar diye nitelendirdiğimiz kesimlerin Türk devşirme programları yok mu? Tek tip bir millet yapma projesi değil mi? Bunun sökmediği bugün görülmüyor mu? 70 yıl sonra itiraf ediyorsun, “evet Kürt vardır” diyorsun.

 

AH: Ama bugün ancak, Hrant Dink’in ölümünün ardından ilk günkü şaşkınlık geçtikten sonra, medyada gördüğüm kadarıyla, “Ermeni asılı gazeteci” olarak tanımlanmaya başladı mesela.

 

ÖM: Bir insanın Ermeni olma hakkı yokmuş gibi bir duygu.

 

AH: Aslı buysa sahtesi ne gibi? Başka türlü felsefi problemler de çıkıyor ortaya.

 

AB: “Emaneti koruyamadık” diyor siyasi parti yöneticisi. Ne emaneti yahu! Adam burada yaşıyor.

 

ÖM: Adam buranın senin kadar sahibi!

 

AB: Tabii.

 

ÖM: Başbakanlık müsteşarı Ömer Çelik o konuda farklı bir ses çıkaran tek kişi oldu görebildiğim kadarıyla. “Ne vekaleti, sahibi, aslisidir ve mutlaka Türk bayrağına sarılarak gömülmelidir cenazesi de. O bizden daha fazla yurt severdi” dedi. Bir emekli albay, Milliyet gazetesinde gördüğüm enteresan bir haber var, altına adını soyadını da yazarak Hrant’ın şehit sayılması önerisi vermiş, taziye defterine yazmış.

 

AH: Neyin şehidi ve kimin tarafından şehit edildiği gibi başka bir problematik de ortaya çıkıyor.

 

ÖM: Hrant’ın uzandığı yerde çiçekten tepecik yükseliyordu, hemen önünde mumlar... Meclise katılım istiyorum, devlet memuru istiyorum” diye bağırmış bir Ermeni. Mehmet Altan da soruyordu, “neden bugüne kadar bir tek kaymakam çıkmadı Ermenilerden?” diye. “Bu tuhaf değil mi?” diye soruyordu Mehmet Altan.

 

AB: Bütün tarihimiz boyunca bu köken araştırmasını yapmıştır Dışişleri Bakanlığı bile, Yakın bir Musevi arkadaşıma açıkça “sen bu sınava girme, hesap uzmanı olamazsın” denmiştir.


ÖM: “Devlet memuru olamazsın, diplomat olamazsın.”

 

AB: “Asker olamazsın”, ama Çanakkale Şehitleri Abidesi’ni gezerseniz, Ermeni ve Musevi vatandaşların mezarlarını görüyorsunuz orada. Osmanlı vatandaşlarının hepsini görüyorsunuz orada. 1923 ve sonrasında, Türkiye’nin etnik meselesi  çökmüştür. Lozan sonrasında, “azınlıklar” diye tarif edilen kendi vatandaşlarına, Rum, Ermeni ve diğer Musevi vatandaşlarına gösterdiği 80 küsur yıllık muamele sonucu, tek taraflı bir mukaveledir ve hiçbir içeriği kalmamıştır. 60-70 bin dolayında Ermeni vatandaşımız, bir kaç bin dolayında Musevi-Rum vatandaşımız kalmıştır bu topraklar üzerinde. Garabet Türk milliyetçiliği de Türkiye’yi her daim olmak üzere bu gün de karanlığa sevk etmekte. Bunu kullanan iç devlet mantığının nereye kadar bu işi sürdüreceği de soru işaretidir. Gerçekten bütün kökleriyle birlikte aramak lazım. İttihat Terakki, Kirkor Zohrab Efendi’yi nasıl katletmişse, cumhuriyet de pek çok Türk, Kürt, Ermeni aydını, en  son Hrant Dink’de olduğu gibi katletmiştir, suçlu aramaya falan gerek yok. Suçlu kendisi, bütünüyle yarattığı bu ortam. Cumhurbaşkanınız, Nobel kazanan edebiyatçınızı kutlamıyorsa, teröre alan yaratıyor demektir. Ana muhalefet partiniz 301’i kaldırmıyorsa, iktidar partimiz teröre alan yaratıyor demektir. Adamın biri elini kolunu sallayıp, bir emekli general, mahkemeleri basabiliyorsa... Susurluk’un sembolü isimler elini kolunu sallayıp ortalıkta dolaşabiliyorsa, o zaman ne diyebilirsiniz ki? Tek yapabileceğimiz sesimizi yükseltmektir.

 

ÖM: Bir tek o olabilir. O açıdan bir kez daha tekrarlamamızda yarar var, yarınki cenaze hayati öneme sahip. Bütün tarihte, bütün toplumlarda olduğu gibi, bu işin herhangi bir mücadelesini vermezseniz mümkün olmadığını görüyoruz. Aksi de her zaman mümkün, yani ünlü bir kültür antropologun sözündeki gibi, “kendini adamış düşünceli, duyarlı bir ufak grup her zaman dünyayı değiştirebilir, bir tek öyle bir grup değiştirebilir. Daima da böyle olmuştur, değiştirebilecek tek şey budur.” Bugün Prof. Arus Yumul’la yapılmış bir söyleşi var; Derya Sazak’la Milliyet gazetesinde Sohbet Odası’nda, Ermeni cemaatini ve Hrant Dink’i anlattığı. Hepsini okumak lazım ama, şöyle diyor; “toplum nasıl tepki veriyor?” sorusuna, “üç gün sonra unutuyoruz” demiş. İşte bu susmak ve unutmak, öldüren budur. “Ben Agos’taki yazısını öldürülmesinden bir gün önce okudum, “inşallah bir suikasta kurban gitmez” diye aklıma geldi, ilk düşündüğüm bu oldu. “Ürkek güvercin” tanımıyla bir psikolojik işkence altında yaşadığını dile getiriyordu, ama korunmadı. Hrant Dink’in o son yazısında söylediği bana fevkalade önemli bir söz var, “Sayın Adalet Bakanı Çiçek ve Sayın Dışişleri Bakanı Gül şunu dediler, ‘bakın gördünüz mü, 301’den mahkum olan kimse var mı?’

 

AH: Kimse bedel ödemiyor, halbuki daha başka bedeli olamaz mı?

 

ÖM: Üzerine yürünen, tükürülen, bozuk paralar atılan, ölümle tehdit edilen 2500’ün üzerinde, 2700 tehdit almış bir insandan bahsediyoruz.

 

AH: Şimdi incelenmeye başlanacakmış!

 

ÖM: Bu işkenceler yaşatılıyor ve ondan sonra, üç gün sonra unutacağız. “Peki cenazesinde 1 milyon kişi yürürse kararlı bir tutum olmaz mı?” diye sormuş Derya Sazak. “Tabii ki on binlerce kişinin yürümesi bir kere, Cuma akşamı cinayetleri protesto etmeleri önemli, ama insanlar yoruluyorlar sonuçta. Suikastlerin üstü kapatılıyor, bu da toplumu yoruyor, bıkkınlık geliyor, karşı çıkan muhalif kültür sonuçta susturuluyor.” Çünkü devlet ebed müebbet, emniyet müdürü değişiyor, vali değişiyor, başbakan değişiyor, MİT müsteşarları değişiyor ama onların hepsi hep aynı. Halbuki mücadele eden insanlar insan, yoruluyorlar, onu söylüyor. “Katil zanlısı yakalandı, kimse bu iş çözüldü demiyor” demiş.

 

AH: Hükümet kanadı hariç herhalde?

 

ÖM: Onlar da “çözüldü” demediler, ama kimin planladığı bilinmiyor. Yani dün televizyondaki bir çekime dikkat ettim, “bulundu, ne diyorsunuz” diye sordular, “hiçbir şey fark etmez” diyordu, CNN’de izledim yanılmıyorsam. Arkasında kimin olduğunu söylüyorlardı. Bu çok önemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor doğrusu.

 

AH: Problemin bir diğer ayağı da şu değil mi, Türkiye’nin etkin kimlik politikaları bu problemin bir ayağı, diğer ayağı ise Hrant Dink’in gazeteci olması ve ifade özgürlüğünü kullandığı için öldürülmüş olması. Mesela şimdi önümde bir liste var, 92 ile 2006 yılları arasında 18 gazeteci öldürülmüş Türkiye’de, dünyada 8. Hemen başında Irak var, Cezayir, Rusya, Kolombiya, Filipinler, Hindistan, Bosna ve ardından da Türkiye geliyor. Bu cinayetlerin hiçbirisi aydınlatılmamış, Türkiye’de toplam 62 gazeteci sadece gazetecilik yaptıkları için öldürülmüş. Bunun bir de ifade özgürlüğü boyutu var.

 

ÖM: Anna Politkovskaya’nın yeni yayımlanan Mesele dergisinde çıkan bir makalesi vardı. Aynı şekilde o da evinin önünde öldürüldü ve aynı şekilde görüntüleri yayımlandı. İnsan dehşete kapılıyor, şapkalı katilleri ikisinin de kameradan çıktı. Aynı ödülü de kazanmışlardı ikisi de, ifade özgürlüğü ödülünü ve Politkovskaya’nın yazdığı şu, “Benimle herkes görüşüyor ama gizli kalmak şartıyla. Biz de çok şikayetçiyiz bu memlekette, Rusya’daki bu korkunç çetelerden, vs. ‘Bak sana da bu bilgileri verelim, istersen gazetende yaz, ama bizim adımızı verme’ diyorlar ve senin için korkuyoruz.” Aynı şekilde emniyette, belki de emniyete çağıranlar da haksız değiller. Yani vali yardımcısı Hrant’ı çağırdığı zaman Hrant da basmamalıydı.

 

AH: Emniyetin buradaki görevi herhalde onu uyarmak değil, bununla ilgili önlemi almak ya da bununla ilgili istihbarat çalışmasını yürütüp, baştan bunu önlemek olmalıydı, yazmamasını istemekten öte.

 

ÖM: Çok büyük benzerlikler var Politkovskaya ile.

 

AH: Rusya ile Türkiye arasındaki benzerlikler de bu noktada dikkat çekici ayrıca.

 

ÖM: Çok da büyük bir fark var ama, Rusya “demokrasi” diye hiçbir yerde geçmiyor, ama Türkiye “demokrasi” olarak geçiyor. İşte aradaki temel fark bu, bence onun üzerinde durmalıyız.

 

AB: Birincisi yarınki cenazeye, Hrant Dink’e son görevlerimize en geniş bir şekilde katılmak, memleketin her tarafından insanların katılmasını sağlamak, Trabzon’dan da katılmasını sağlamak.

 

ÖM: Nitekim Trabzon’da da bir gösteri yapılmış, gözlerim yaşardı.

 

AB: Kesinlikle, ben de ondan etkilendim. Böyle bir buluşmayı sağlamak için katılmak gerekiyor. Hrant Dink’in öldürüldüğü gün, TÜSİAD’ın bir toplantısı vardı, 10 yıl önce kaybettiğimiz değerli bilim adamımız Bülent Tanör’ün anısına. Hatırlarsınız, 97 yılında Tanör demokratikleşme perspektifleri üzerine bir rapor hazırlamıştı. TÜSİAD Zafer Üçgül Hoca’nın liderliğinde kurulan bir kurul bunu güncelleştirdi. Bu güncelleştirmenin raporunun açıklandığı gündü aynı zamanda o gün. TÜSİAD’ın bunu güncelleştirmesi hoş, bu rapor da ileri demokrasiye ilişkin yapılması gereken düzenlemeleri, anayasal ve yasal düzenlemeleri tekrar gözden geçiriyor. Bülent Tanör’ün önerilerinin ne kadarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin bir dökümünü yapıyor ve bu 10 yıl içerisinde sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi ne kadar başardığımızı gözden geçirmek için. “Önemli gelişmeler olmasına karşın” diye hep başlıyoruz zaten bunlara, kamu yönetiminde, asker-sivil ilişkisinde, siyasal partiler ve anayasa, insan hakları, düşünsel özgürlükler konusunu gündeme getiriyor. Bunca kan gölüne ve yorgunluğuna karşın Türkiye’de önemli bir de demokrasi mücadelesi birikimi var. TÜSİAD’ın 20-30 yıl önce böyle raporlar hazırlaması mümkün değildi. 30 yıl öncesinde iş dünyasının kuruluşlarının AB’yi sahiplenmeleri mümkün değildi, demokratik hakların genişletilmesini onlardan bekleyemezdiniz. Önemli bir cephe açılmıştır, bu cepheyi de görmezlikten gelemeyiz, onun için “sonuna kadar demokratikleşme ve demokrasi” demekten başka mücadele sloganımız yok.

 

ÖM: Bir de şu aklıma geldi. TÜSİAD’ın şu anda başkanlığını yürüten de Sabancı adını taşıyor, onlar da bu korkunç teröre ailenin önemli isimlerinde birini kurban verdiler, onu da unutmamalıyız. Bu cinayet aydınlatıldı mı?

 

AB: Yoo... nerede? Bir de bunlar içiçe geçmiş şeyler, ne olduğu belirsiz. Güneydoğu raporunu açıkladı, ardından suikast geldi. Bir de bizim neyimiz var? Terörle Mücadele Kurulumuz var! Bu gizli teşkilat terörü mü engellemeye çalışıyor yoksa terör alanlarını mı yaratıyor ondan da emin değiliz. Bunun da başında Abdullah Gül var. Yani hükümetin aslında şu anda “32 saatte katili bulduk” başarısıyla ortalığa çıkmaması gerekiyor. Birincisi, 301’le ilgili de adım atmayı sağlaması ve herşeyden evvel bu adalet bakanından, eski ülkücülerden avukat, Yozgat’ın önemli milliyetçi çocuklarından, daha sonra ANAP’ta evrilmeye çalışmış bu adalet bakanından da kurtulması gerekiyor bu hükümetin ve Türkiye’deki kamuoyunun.

 

ÖM: Kesinlikle, Orhan Pamuk’un da söylediği gibi, 301’i savunanlar, hepimiz tabii ki sorumluyuz ama en çok da baş sıralarda yer alan onlar diyor.

 

AB: Tıkadılar, bu kadar net, bunu biliyor sayın Erdoğan.

 

ÖM: Herkes bile bile lades yapıyor zaten.

 

AB: Cemil Çiçek 301’e kadar iyi gitti, herkesi şaşırtıyordu, ama “bu gölün kefali bu kadar büyüyebiliyor” ve orada durdu. Aynı şey İçişleri Bakanı için de geçerli.

 

ÖM: Birdenbire ırkçılığa kayan bir milliyetçilik başını gösterdi oradan. Arus Yumul’la yaptığı konuşmadan bir ufak şey daha söylemek istiyorum. “Hrant, kendisini tanımayan, gerçek düşüncelerini bilmeyenlerin hedefi oldu. Sanki Türkiye aleyhine yazıp çizen biriymiş gibi. iki tarafı da sorgulayan, iki tarafı da makul çizgiye çağıran düşmanlık üzerinde söylem üretmeyen bir insandı. Hrant bu sınıflamaya girmediği için öldürüldü. Çeşitli devlet görevlileri bugün Hrant’ın ne kadar vatansever olduğunu söylüyorlar. Böyle iki tarafı da eleştirerek bağımsız bir duruş sergilerseniz o zaman tehlike arz ediyorsunuz. Ne içerde ne dışarıda olmak durumu kolaylıkla kabul edilebilir bir durum değildir. Arafta kalmaktır, arafta kalanlar saf kategorileri kirleten insanlar olarak görülürler, tehlike arz ederler.” “Hrant, arafta kaldığı için yok edildi öyle mi?” diyorsunuz deyince “evet, İstanbul Ermenileri araftadır zaten” diye cevap vermiş Arus Yumul. Bence dünyada da, biz yıl sonu değerlendirmesine de koymuştuk, belki tekrar daha sonra, bugün yayınlama fırsatı da buluruz o sesi. Dünyada belki de bir tek Türkiye’den, bu topraklardan çıkabilecek bir olağanüstü ilginçlikte bir olayın kahramanı olacaktı Hrant Dink. Çünkü “burada soykırım vardır” dediği için Fransa’da da kanun çıktıktan sonra...

 

AH: “Soykırım yoktur” deyip yasayı protesto edeceği için her iki ülkede de başka bi söylemi sebebiyle yargılanan tek insan olacaktı.

 

ÖM: Ve mahkum edilen. Bu olağanüstü tavrı dolayısıyla kendisini tebrik etmeyi başarmıştım. Hrant da bana “abartma” filan demişti. Ben “dünyada tek olacaksın, yeryüzünde bir benzerin olmayacak senin, onun için de seni kıskanıyorum” demiştim. “Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyorsun, onun için de büyüksün” demiştim. Son görüşmemizde de bana “Radyo için ne yapabilirim Ömerciğim?” demişti.

 

AB: Bir de tabii bağımsız medya, kendi gazetesi, kendi arkadaşlarının çıkarttığı gazetedeki mücadelesi de ayrıca son derece önemle üzerinde durulması gereken noktalardan.

 

ÖM: Tabii, bence muazzam bir örnek, yalnız gazetesi değil, yetimhane çalışmaları, devletin yetimhaneye el koyması vs. Önemli olan iyi bir alttan hareketle, bu milliyetçi, azgın, ırkçı, şoven ve faşist tepkilere karşı durabilmek tek kozumuz, bunu da göreceğiz, ne kadar gösterebiliyor Türkiye’de insanlar, yarınki cenaze töreni hayati önem taşıyor. İlk defa bu kadar niceliğe önem verdiğimi hatırlıyorum.

 

 

AH: Herhalde cenazenin ardından yapılması gereken 301 ve benzeri bütün maddelerin artık net bir şekilde kaldırılması için daha büyük bir tavır koymak gerekiyor.

 

ÖM: Bunları cenazeden sonra konuşalım diyorum. Bu cenaze çok önemli.



(22 Ocak 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan