Ali
Bilge:
Konuştuğumuz konular sonunda değerli bir gazeteci
arkadaşımıza uzandı ve hedef gösterilen bir kişi.
Bizim yakın tarihimiz, hatta cumhuriyet tarihimiz
pek çok gazeteci ölümleriyle, aydın ölümleriyle
dolu. Bu ölümlerin büyük çoğunluğu da sizin ve
benim yakından tanıdığımız insanlar. Albümlerimiz
ölü fotoğraflarla dolu maalesef, bu kan gölü
cumhuriyetinin en son hedeflerinden bir tanesi
Hrant Dink oldu. Yakın tarihimizde, 1915 yılı
olaylarında, aynı zamanda milletvekili de olan
gazeteci Krikor Zorhap var öldürülen Ermeni
gazeteci olarak, sonra Hrant Dink’i görüyoruz.
Zohrap Efendi hem hukukçu, avukat, hem siyasetçi,
hem edebiyatçı, şair ve gazeteci ve İttihat
Terakki üst yönetimiyle de arkadaşlık ilişkileri
derecesinde yakın ilişkileri olmasına karşın, bir
gece ansızın gözaltına alınır, başka bir Ermeni
milletvekili Varteks Efendi ile birlikte. Yolda
İttihat Terakki çete timlerince, tetikçileriyle
öldürülür. Gerçi Cemal Paşa bu işe kızar ve bu
öldürenleri de astırır.
Bütün bu ortam
nasıl yaratılıyor? 3 hafta önce Trabzon’daydım,
Trabzon’da TOBB’nin yerel medya ve yerel iş
adamlarına AB’ye ilişkin mevzuları anlatmak üzere
panelistlerden biriydim. Trabzon’u geçmişi
itibariyle biliyoruz ve 3 hafta önce ve bu panele
katılanlar gazetecilerdi, yerel gazetecilerdi,
yerel medya mensupları ve işadamlarıydı. Burada AB
sürecine ilişkin, “Türkiye’nin doğrultusu, AB’den
gelen her türlü olumsuzluğa karşın bu haklar
manzumesidir” dediğimde, hatta biraz daha ileriye
gidip “bu modeli Türkiye terk etmemeli” deyince
ciddi bir müdahaleyle karşı karşıya kaldım.
Trabzon, uzunca bir süredir milliyetçi, ülkücü
membaa haline getirilmeye çalışılan bir bölge.
Aslında bu yeni de değil, tabii Türkiye’de biz
eski membaları biliyoruz, mesela Ağca’ların,
Çatlı’ların zamanından Nevşehir’i, Malatyaları
biliyoruz, Trabzon da da geçmişinde çok ciddi
cinayetlere imza atmış bir kent. Örneğin
hatırlarsınız 78 yılında Necdet Bulut’u orada
yitirdik, değerli bir bilim adamıydı. Onun da
failleri hiçbir zaman bulunamadı. Bugün Türkiye’de
basında, “Trabzon niye böyle?” denilmiyor. Aslında
o söz ettiğim toplantıda, Trabzon’un bölgesel
kalkınmasıyla ilgili konular vardı, ciddi yapısal
işsizliğin, kronik işsizliğin egemen olduğu bir
bölge. Bizim cumhuriyetimiz, cumhuriyet öncesi ve
sonrasında, Ermenilerin, Rumların yaşadığı
bölgelere özel ihtimam göstermiş ve orada Türk
milliyetçiliği üzerine özel çalışmalar yapmış;
bunlardan biri de Trabzon. Trabzon’un 1912
yılındaki nüfus sayımı verileri elimde, 600 bin
nüfusun yaklaşık 220 bini Ermeni ve Rum ve diğer
Hıristiyan vatandaşlardan oluşuyor. Hatta bir
dostumuz, “Trabzon’da 365 gün ayrı ayin yapılan
klise mevcuttu” demişti ve buna çok şaşırmıştım.
Dolayısıyla bizim iç devletimizin bu tür bölgelere
özel bir ihtimam gösterdiği, bu bölgelerde
milliyetçi çocuklar yetiştirmeye özen gösterildiği
bilinir. Trabzon’a da böyle, son yıllarda ihtimam
gösterilmiş ve bölgede işsizliğin had safhaya
varması da etkili. Daha makro planda baktığımızda,
son Şemdinli olaylarından buraya gelelim; sürekli
iki yönlü geliştirilen bir milliyetçilik var; tüm
siyasi partiler bu milliyetçiliği kamçılıyor,
CHP’den diğerlerine kadar. Örneğin, Kıbrıs
üzerinden gelen bir milliyetçilik geliştirilmeye
çalışıldı. Kürt meselesi üzerinden geliştirilen,
varolan bir milliyetçilik de zaten var. Son
dönemde bir de buna Kerkük’ü ekliyoruz. Son 2-3
yıldır Ankara’nın alt geçitlerinde gördüğüm bir
söz var; “Dünya Türk Olsun!” DTO filan. Asker
emeklilerinin odaklaştırdığı, bir araya getirdiği
ocaklar, dernekler, yapılanmaların, mahkemelerde
301’den yargılanan tüm aydınlarımıza mahkemelerde
yaptıkları gösteriler, saldırganlıklar. Bu
çerçevede yürüyen bir milliyetçilik var ve mevcut
siyasi partilerin milliyetçiliklerini yeterli
bulmayan bir hava içerisine geldik. Buna herkes
ciddi katkıda bulundu, askeri bürokrasiden katkı
da bulundu. Danıştay meselesinde, hem
bürokrasinin, hem siyasal ortamın, muhalefetin,
“bu kadar demokratikleşme yeter!” diyen, adına
“sosyal demokrat” ekleyen bir ana muhalefetle
karşı karşıyayız.
ÖM:
Açık Radyo için AS Nielsen’ın yaptığı bir
araştırmanın konusu medyanın güvenilirliği idi;
Türkiye’de en saygın, güvenilir sayılan kurumlar
arasında medya en sonda geliyor tahmin
edilebileceği gibi, ama onun bir üstünde de %4’le
mahkemeler geliyor. Mahkemelerin bağımsız yargı
organı olmadığını üst düzey insanlar da
söylüyorlardı, ama sadece Hrant Dink’le ilgili
yapılan ayrımcı kararlara bakarak, bir ortaokul
değil ilkokul mezununun bile rahatlıkla
anlayabileceği bir cümleyi kasten yanlış anlayarak
ve Savcı’nın, Yargıtay Başsavcısı’nın söylemesine
rağmen mahkum etmelerine bakarak, rahatlıkla
anlayabilir. Yani bir yanda medyanın bir yanda
yargının itibarları yerlerde sürünüyor ve sonunda
da buna şaşırıyoruz öyle mi?
AB:
Kimse şaşırmasın, yargıda bugün karar verici
düzeyde olan mahkemelere, savcılara, hakimlere, bu
kuşağa bakınız, bu kuşak mukaddesatçı ve
milliyetçi ortamda yetişmiş insanlardır. Bunların
AB süreci içerisindeki yapılan değişiklikleri
özümsemesi, anlaması, teknik olarak anlaması ve
genel olarak dünyalarının değişmesi öyle kolay bir
süreç değildir. Aynı şey bizim içişleri
bakanımızda ve adalet bakanımızda yok mu? 301’i
tıkayan bu ikisi değil mi?
Geçen programımızda MİT
Müsteşarı’nın bildirisini değerlendirmeye
çalıştık; MİT’in görevi ne bu ülkede? Hrant Dink
ve diğer pek çok 301’den yargılanan insanlar hedef
değil mi? Bu istihbarat kuruluşları, MİT, askeri
istihbarat bu hükümete, başbakana her hafta rapor
sunmaz mı? Bu ülkede 301 konusundaki insanların
hedef gösterildiğini izlemez mi? Bu konuda
hükümete bilgi gitmiyor mu? Hükümet niye var, niye
istihbarat örgütleri var bu ülkede? İstihbarat
örgütleri tüm vatandaşların güvenliği için kurulan
örgütler değil mi?
ÖM:
Bizzat vali yardımcısı yanına çağırıyor, isimleri
hâlâ açıklanmamış olan iki emniyet mensubuyla
beraber, birisi hiç susmamış, “öbürü de
kaydediyordu” diyor. Bunlar inanılmaz
şeyler.
AB:
Başbakan tutup “32 saatte yakaladık” diyor, madem
bu kadar gücün var bunu önleme gücün de var
demektir.
Avi
Haligua:
Aslında burada çok daha geniş problemden
bahsetmiyor muyuz? Önümde Neşe
Düzel'in HrantDink'le yaptığı bir söyleşi açık;
Hrant Dink’in söylediği bir laf var, o zaman
da üste çekilmiş sözlerden biri: “cumhuriyetin
kuruluşundan bu yana bu topraklarda 300 bin Ermeni
vardı, bugün 60 bine düştü. O yıllarda nüfus 13
milyondu, bugün 70 milyon. Türkiye çoğaldı da niye
Ermeniler azaldı?” diye soruyor. Bütün bu
konuştuklarımızın bununla bir bağlantısı yok
mu?
AB:
Zaten biz 1923’ten beri etnik kontrat yapıyoruz,
tek taraflı, diyoruz ki “sizin hiçbir özel etnik
kökeniniz yok, siz kendinizi Kürt, Ermeni, Rum
görmeyeceksiniz, siz Türk göreceksiniz.” Bir kere
böyle tek taraflı sözleşme ile gidiyoruz,
baskıyla. Bizim gizli kararnamelerimiz yok mu? Tek
parti dönemini bıraktım, çok partide, azınlıklar
diye nitelendirdiğimiz kesimlerin Türk devşirme
programları yok mu? Tek tip bir millet yapma
projesi değil mi? Bunun sökmediği bugün görülmüyor
mu? 70 yıl sonra itiraf ediyorsun, “evet Kürt
vardır” diyorsun.
AH: Ama
bugün ancak, Hrant Dink’in ölümünün ardından ilk
günkü şaşkınlık geçtikten sonra, medyada gördüğüm
kadarıyla, “Ermeni asılı gazeteci” olarak
tanımlanmaya başladı mesela.
ÖM: Bir
insanın Ermeni olma hakkı yokmuş gibi bir
duygu.
AH:
Aslı buysa sahtesi ne gibi? Başka türlü felsefi
problemler de çıkıyor
ortaya.
AB:
“Emaneti koruyamadık” diyor siyasi parti
yöneticisi. Ne emaneti yahu! Adam burada
yaşıyor.
ÖM:
Adam buranın senin kadar
sahibi!
AB:
Tabii.
ÖM:
Başbakanlık müsteşarı Ömer Çelik o konuda farklı
bir ses çıkaran tek kişi oldu görebildiğim
kadarıyla. “Ne vekaleti, sahibi, aslisidir ve
mutlaka Türk bayrağına sarılarak gömülmelidir
cenazesi de. O bizden daha fazla yurt severdi”
dedi. Bir emekli albay, Milliyet
gazetesinde gördüğüm enteresan bir haber var,
altına adını soyadını da yazarak Hrant’ın şehit
sayılması önerisi vermiş, taziye defterine yazmış.
AH:
Neyin şehidi ve kimin tarafından şehit edildiği
gibi başka bir problematik de ortaya
çıkıyor.
ÖM:
Hrant’ın uzandığı yerde çiçekten tepecik
yükseliyordu, hemen önünde mumlar... Meclise
katılım istiyorum, devlet memuru istiyorum” diye
bağırmış bir Ermeni. Mehmet Altan da soruyordu,
“neden bugüne kadar bir tek kaymakam çıkmadı
Ermenilerden?” diye. “Bu tuhaf değil mi?” diye
soruyordu Mehmet Altan.
AB:
Bütün tarihimiz boyunca bu köken araştırmasını
yapmıştır Dışişleri Bakanlığı bile, Yakın bir
Musevi arkadaşıma açıkça “sen bu sınava girme,
hesap uzmanı olamazsın” denmiştir.
ÖM:
“Devlet memuru olamazsın, diplomat
olamazsın.”
AB:
“Asker olamazsın”, ama Çanakkale Şehitleri
Abidesi’ni gezerseniz, Ermeni ve Musevi
vatandaşların mezarlarını görüyorsunuz orada.
Osmanlı vatandaşlarının hepsini görüyorsunuz
orada. 1923 ve sonrasında, Türkiye’nin etnik
meselesi
çökmüştür. Lozan sonrasında, “azınlıklar”
diye tarif edilen kendi vatandaşlarına, Rum,
Ermeni ve diğer Musevi vatandaşlarına gösterdiği
80 küsur yıllık muamele sonucu, tek taraflı bir
mukaveledir ve hiçbir içeriği kalmamıştır. 60-70
bin dolayında Ermeni vatandaşımız, bir kaç bin
dolayında Musevi-Rum vatandaşımız kalmıştır bu
topraklar üzerinde. Garabet Türk milliyetçiliği de
Türkiye’yi her daim olmak üzere bu gün de
karanlığa sevk etmekte. Bunu kullanan iç devlet
mantığının nereye kadar bu işi sürdüreceği de soru
işaretidir. Gerçekten bütün kökleriyle birlikte
aramak lazım. İttihat Terakki, Kirkor Zohrab
Efendi’yi nasıl katletmişse, cumhuriyet de pek çok
Türk, Kürt, Ermeni aydını, en son Hrant
Dink’de olduğu gibi katletmiştir, suçlu aramaya
falan gerek yok. Suçlu kendisi, bütünüyle
yarattığı bu ortam. Cumhurbaşkanınız, Nobel
kazanan edebiyatçınızı kutlamıyorsa, teröre alan
yaratıyor demektir. Ana muhalefet partiniz 301’i
kaldırmıyorsa, iktidar partimiz teröre alan
yaratıyor demektir. Adamın biri elini kolunu
sallayıp, bir emekli general, mahkemeleri
basabiliyorsa... Susurluk’un sembolü isimler elini
kolunu sallayıp ortalıkta dolaşabiliyorsa, o zaman
ne diyebilirsiniz ki? Tek yapabileceğimiz sesimizi
yükseltmektir.
ÖM: Bir
tek o olabilir. O açıdan bir kez daha
tekrarlamamızda yarar var, yarınki cenaze hayati
öneme sahip. Bütün tarihte, bütün toplumlarda
olduğu gibi, bu işin herhangi bir mücadelesini
vermezseniz mümkün olmadığını görüyoruz. Aksi de
her zaman mümkün, yani ünlü bir kültür
antropologun sözündeki gibi, “kendini adamış
düşünceli, duyarlı bir ufak grup her zaman dünyayı
değiştirebilir, bir tek öyle bir grup
değiştirebilir. Daima da böyle olmuştur,
değiştirebilecek tek şey budur.” Bugün Prof. Arus
Yumul’la yapılmış bir söyleşi var; Derya Sazak’la
Milliyet gazetesinde Sohbet Odası’nda,
Ermeni cemaatini ve Hrant Dink’i anlattığı.
Hepsini okumak lazım ama, şöyle diyor; “toplum
nasıl tepki veriyor?” sorusuna, “üç gün sonra
unutuyoruz” demiş. İşte bu susmak ve unutmak,
öldüren budur. “Ben Agos’taki yazısını
öldürülmesinden bir gün önce okudum, “inşallah bir
suikasta kurban gitmez” diye aklıma geldi, ilk
düşündüğüm bu oldu. “Ürkek güvercin” tanımıyla bir
psikolojik işkence altında yaşadığını dile
getiriyordu, ama korunmadı. Hrant Dink’in o son
yazısında söylediği bana fevkalade önemli bir söz
var, “Sayın Adalet Bakanı Çiçek ve Sayın Dışişleri
Bakanı Gül şunu dediler, ‘bakın gördünüz mü,
301’den mahkum olan kimse var
mı?’
AH:
Kimse bedel ödemiyor, halbuki daha başka bedeli
olamaz mı?
ÖM:
Üzerine yürünen, tükürülen, bozuk paralar atılan,
ölümle tehdit edilen 2500’ün üzerinde, 2700 tehdit
almış bir insandan
bahsediyoruz.
AH:
Şimdi incelenmeye
başlanacakmış!
ÖM: Bu
işkenceler yaşatılıyor ve ondan sonra, üç gün
sonra unutacağız. “Peki cenazesinde 1 milyon kişi
yürürse kararlı bir tutum olmaz mı?” diye sormuş
Derya Sazak. “Tabii ki on binlerce kişinin
yürümesi bir kere, Cuma akşamı cinayetleri
protesto etmeleri önemli, ama insanlar
yoruluyorlar sonuçta. Suikastlerin üstü
kapatılıyor, bu da toplumu yoruyor, bıkkınlık
geliyor, karşı çıkan muhalif kültür sonuçta
susturuluyor.” Çünkü devlet ebed müebbet, emniyet
müdürü değişiyor, vali değişiyor, başbakan
değişiyor, MİT müsteşarları değişiyor ama onların
hepsi hep aynı. Halbuki mücadele eden insanlar
insan, yoruluyorlar, onu söylüyor. “Katil zanlısı
yakalandı, kimse bu iş çözüldü demiyor”
demiş.
AH:
Hükümet kanadı hariç
herhalde?
ÖM:
Onlar da “çözüldü” demediler, ama kimin planladığı
bilinmiyor. Yani dün televizyondaki bir çekime
dikkat ettim, “bulundu, ne diyorsunuz” diye
sordular, “hiçbir şey fark etmez” diyordu, CNN’de
izledim yanılmıyorsam. Arkasında kimin olduğunu
söylüyorlardı. Bu çok önemli bir nokta olarak
karşımıza çıkıyor doğrusu.
AH:
Problemin bir diğer ayağı da şu değil mi,
Türkiye’nin etkin kimlik politikaları bu problemin
bir ayağı, diğer ayağı ise Hrant Dink’in gazeteci
olması ve ifade özgürlüğünü kullandığı için
öldürülmüş olması. Mesela şimdi önümde bir liste
var, 92 ile 2006 yılları arasında 18 gazeteci
öldürülmüş Türkiye’de, dünyada 8. Hemen başında
Irak var, Cezayir, Rusya, Kolombiya, Filipinler,
Hindistan, Bosna ve ardından da Türkiye geliyor.
Bu cinayetlerin hiçbirisi aydınlatılmamış,
Türkiye’de toplam 62 gazeteci sadece gazetecilik
yaptıkları için öldürülmüş. Bunun bir de ifade
özgürlüğü boyutu var.
ÖM:
Anna Politkovskaya’nın yeni yayımlanan
Mesele dergisinde çıkan bir makalesi vardı.
Aynı şekilde o da evinin önünde öldürüldü ve aynı
şekilde görüntüleri yayımlandı. İnsan dehşete
kapılıyor, şapkalı katilleri ikisinin de kameradan
çıktı. Aynı ödülü de kazanmışlardı ikisi de, ifade
özgürlüğü ödülünü ve Politkovskaya’nın yazdığı şu,
“Benimle herkes görüşüyor ama gizli kalmak
şartıyla. Biz de çok şikayetçiyiz bu memlekette,
Rusya’daki bu korkunç çetelerden, vs. ‘Bak sana da
bu bilgileri verelim, istersen gazetende yaz, ama
bizim adımızı verme’ diyorlar ve senin için
korkuyoruz.” Aynı şekilde emniyette, belki de
emniyete çağıranlar da haksız değiller. Yani vali
yardımcısı Hrant’ı çağırdığı zaman Hrant da
basmamalıydı.
AH:
Emniyetin buradaki görevi herhalde onu uyarmak
değil, bununla ilgili önlemi almak ya da bununla
ilgili istihbarat çalışmasını yürütüp, baştan bunu
önlemek olmalıydı, yazmamasını istemekten öte.
ÖM: Çok
büyük benzerlikler var Politkovskaya ile.
AH:
Rusya ile Türkiye arasındaki benzerlikler de bu
noktada dikkat çekici
ayrıca.
ÖM: Çok
da büyük bir fark var ama, Rusya “demokrasi” diye
hiçbir yerde geçmiyor, ama Türkiye “demokrasi”
olarak geçiyor. İşte aradaki temel fark bu, bence
onun üzerinde durmalıyız.
AB:
Birincisi yarınki cenazeye, Hrant Dink’e son
görevlerimize en geniş bir şekilde katılmak,
memleketin her tarafından insanların katılmasını
sağlamak, Trabzon’dan da katılmasını
sağlamak.
ÖM:
Nitekim Trabzon’da da bir gösteri yapılmış,
gözlerim yaşardı.
AB:
Kesinlikle, ben de ondan etkilendim. Böyle bir
buluşmayı sağlamak için katılmak gerekiyor. Hrant
Dink’in öldürüldüğü gün, TÜSİAD’ın bir toplantısı
vardı, 10 yıl önce kaybettiğimiz değerli bilim
adamımız Bülent Tanör’ün anısına. Hatırlarsınız,
97 yılında Tanör demokratikleşme perspektifleri
üzerine bir rapor hazırlamıştı. TÜSİAD Zafer Üçgül
Hoca’nın liderliğinde kurulan bir kurul bunu
güncelleştirdi. Bu güncelleştirmenin raporunun
açıklandığı gündü aynı zamanda o gün. TÜSİAD’ın
bunu güncelleştirmesi hoş, bu rapor da ileri
demokrasiye ilişkin yapılması gereken
düzenlemeleri, anayasal ve yasal düzenlemeleri
tekrar gözden geçiriyor. Bülent Tanör’ün
önerilerinin ne kadarının gerçekleşip
gerçekleşmediğinin bir dökümünü yapıyor ve bu 10
yıl içerisinde sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi ne
kadar başardığımızı gözden geçirmek için. “Önemli
gelişmeler olmasına karşın” diye hep başlıyoruz
zaten bunlara, kamu yönetiminde, asker-sivil
ilişkisinde, siyasal partiler ve anayasa, insan
hakları, düşünsel özgürlükler konusunu gündeme
getiriyor. Bunca kan gölüne ve yorgunluğuna karşın
Türkiye’de önemli bir de demokrasi mücadelesi
birikimi var. TÜSİAD’ın 20-30 yıl önce böyle
raporlar hazırlaması mümkün değildi. 30 yıl
öncesinde iş dünyasının kuruluşlarının AB’yi
sahiplenmeleri mümkün değildi, demokratik hakların
genişletilmesini onlardan bekleyemezdiniz. Önemli
bir cephe açılmıştır, bu cepheyi de görmezlikten
gelemeyiz, onun için “sonuna kadar demokratikleşme
ve demokrasi” demekten başka mücadele sloganımız
yok.
ÖM: Bir
de şu aklıma geldi. TÜSİAD’ın şu anda başkanlığını
yürüten de Sabancı adını taşıyor, onlar da bu
korkunç teröre ailenin önemli isimlerinde birini
kurban verdiler, onu da unutmamalıyız. Bu cinayet
aydınlatıldı mı?
AB:
Yoo... nerede? Bir de bunlar içiçe geçmiş şeyler,
ne olduğu belirsiz. Güneydoğu raporunu açıkladı,
ardından suikast geldi. Bir de bizim neyimiz var?
Terörle Mücadele Kurulumuz var! Bu gizli teşkilat
terörü mü engellemeye çalışıyor yoksa terör
alanlarını mı yaratıyor ondan da emin değiliz.
Bunun da başında Abdullah Gül var. Yani hükümetin
aslında şu anda “32 saatte katili bulduk”
başarısıyla ortalığa çıkmaması gerekiyor.
Birincisi, 301’le ilgili de adım atmayı sağlaması
ve herşeyden evvel bu adalet bakanından, eski
ülkücülerden avukat, Yozgat’ın önemli milliyetçi
çocuklarından, daha sonra ANAP’ta evrilmeye
çalışmış bu adalet bakanından da kurtulması
gerekiyor bu hükümetin ve Türkiye’deki
kamuoyunun.
ÖM:
Kesinlikle, Orhan Pamuk’un da söylediği gibi,
301’i savunanlar, hepimiz tabii ki sorumluyuz ama
en çok da baş sıralarda yer alan onlar diyor.
AB:
Tıkadılar, bu kadar net, bunu biliyor sayın
Erdoğan.
ÖM:
Herkes bile bile lades yapıyor
zaten.
AB:
Cemil Çiçek 301’e kadar iyi gitti, herkesi
şaşırtıyordu, ama “bu gölün kefali bu kadar
büyüyebiliyor” ve orada durdu. Aynı şey İçişleri
Bakanı için de geçerli.
ÖM: Birdenbire
ırkçılığa kayan bir milliyetçilik başını gösterdi
oradan. Arus Yumul’la yaptığı konuşmadan bir ufak
şey daha söylemek istiyorum. “Hrant, kendisini
tanımayan, gerçek düşüncelerini bilmeyenlerin
hedefi oldu. Sanki Türkiye aleyhine yazıp çizen
biriymiş gibi. iki tarafı da sorgulayan, iki
tarafı da makul çizgiye çağıran düşmanlık üzerinde
söylem üretmeyen bir insandı. Hrant bu sınıflamaya
girmediği için öldürüldü. Çeşitli devlet
görevlileri bugün Hrant’ın ne kadar vatansever
olduğunu söylüyorlar. Böyle iki tarafı da
eleştirerek bağımsız bir duruş sergilerseniz o
zaman tehlike arz ediyorsunuz. Ne içerde ne
dışarıda olmak durumu kolaylıkla kabul edilebilir
bir durum değildir. Arafta kalmaktır, arafta
kalanlar saf kategorileri kirleten insanlar olarak
görülürler, tehlike arz ederler.” “Hrant, arafta
kaldığı için yok edildi öyle mi?” diyorsunuz
deyince “evet, İstanbul Ermenileri araftadır
zaten” diye cevap vermiş Arus Yumul. Bence dünyada
da, biz yıl sonu değerlendirmesine de koymuştuk,
belki tekrar daha sonra, bugün yayınlama fırsatı
da buluruz o sesi. Dünyada belki de bir tek
Türkiye’den, bu topraklardan çıkabilecek bir
olağanüstü ilginçlikte bir olayın kahramanı
olacaktı Hrant Dink. Çünkü “burada soykırım
vardır” dediği için Fransa’da da kanun çıktıktan
sonra...
AH:
“Soykırım yoktur” deyip yasayı protesto edeceği
için her iki ülkede de başka bi söylemi sebebiyle
yargılanan tek insan olacaktı.
ÖM: Ve
mahkum edilen. Bu olağanüstü tavrı dolayısıyla
kendisini tebrik etmeyi başarmıştım. Hrant da bana
“abartma” filan demişti. Ben “dünyada tek
olacaksın, yeryüzünde bir benzerin olmayacak
senin, onun için de seni kıskanıyorum” demiştim.
“Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabiliyorsun, onun için
de büyüksün” demiştim. Son görüşmemizde de bana
“Radyo için ne yapabilirim Ömerciğim?” demişti.
AB: Bir
de tabii bağımsız medya, kendi gazetesi, kendi
arkadaşlarının çıkarttığı gazetedeki mücadelesi de
ayrıca son derece önemle üzerinde durulması
gereken noktalardan.
ÖM:
Tabii, bence muazzam bir örnek, yalnız gazetesi
değil, yetimhane çalışmaları, devletin yetimhaneye
el koyması vs. Önemli olan iyi bir alttan
hareketle, bu milliyetçi, azgın, ırkçı, şoven ve
faşist tepkilere karşı durabilmek tek kozumuz,
bunu da göreceğiz, ne kadar gösterebiliyor
Türkiye’de insanlar, yarınki cenaze töreni hayati
önem taşıyor. İlk defa bu kadar niceliğe önem
verdiğimi hatırlıyorum.
AH:
Herhalde cenazenin ardından yapılması gereken 301
ve benzeri bütün maddelerin artık net bir şekilde
kaldırılması için daha büyük bir tavır koymak
gerekiyor.
ÖM: Bunları cenazeden sonra konuşalım
diyorum. Bu cenaze çok önemli.
(22 Ocak 2007
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)