Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Ekonomi Politik
21/03/2007

 

Ömer Madra: Piyasada dalgalanma vardı, Çin borsalarında başladı galiba ama Türkiye de etkilendi, IMF ile de bağlantı kurarak başlayalım isterseniz. Sonra General Evren’in açıklamaları üzerinde biraz durabiliriz.

Ali Bilge: Geçen hafta  gelişmiş  ve gelişmekte olan piyasalarda ciddi bir sarsıntı yaşandı , sarsıntının nasıl seyredeceğine ilişkin  yorumlamalar da  devam ediyor.  Sarsıntının nedenlerinden  bir tanesi,  ABD ekonomisindeki yavaşlama eğiliminin nasıl seyredeceğine ilişkin açıklamalardı. Amerikan ekonomisindeki  yavaşlamanın  sert mi yumuşak mı olacağına ilişkin  değerlendirmelerdi. Bu konuda  ABD eski merkez bankası başkanı Alan Greenspan’ın bir açıklaması oldu; Amerikan ekonomisinin resesyona girme olasılığının artığına yönelik bir açıklamaydı. Bu açıklama  bir anda  dünyayı  etkiledi. Tabii , Amerika’ya en fazla mal satan ülke Çin, Çin bütün dünyaya mal satıyor ama ABD’ye en fazla satıyor, 1 trilyon doları aşkın döviz rezervi var.  Amerikan ekonomisindeki yavaşlama tüm dünyayı etkileyen bir olgu ve  sürekli gelişen bir ekonomi olarak Çin’i de etkileyecek bir durum.

 

Beklenen, daha yumuşak bir şekilde resesyona- durgunluğa gireceği yönündeydi ama Greenspan  bunun daha sert olacağı yönünde bir değerlendirmede bulundu.

 

 

Avi Haligua: ABD Maliye Bakanı da ekonomiye güvendiğini açıklamış ki, bunu okuyunca ben hakikaten krizin geldiğini anladım. Bu da herhalde Amerikan bakış açısı ile alakalı, hemen her şey düşman kategorisine konuveriyor, Çin’in ekonomik düşman olmadığını, tersine Amerika’nın ekonomik ortağı olduğunu söylemiş, “kaygı yok” demiş.

 

AB: Çin ve Amerikan ekonomilerindeki gelişmelerin kanlı mı kansız mı sonuçlanacağını önümüzdeki yıllarda göreceğiz. ABD ekonomisine yönelik açıklamalar sonrasında Çin borsası da sarsıldı. Amerika’nın durgunluğa girmesi, Çin’in ABD’ye  daha az mal satması, Çin şirketlerinin kârlılığının  etkilenmesi demek. Sarsıntının  nedenlerinden bir diğeri de şu; Çin’e akan yabancı kısa vadeli yabancı sermayeye bazı kontrollerin uygulanacağına ilişkin Çinli yetkililerin  açıklamaları oldu,  bu açıklama da önemliydi. Ayrıca, Japon ekonomisinde faizler son derece düşük seyrediyordu, bu yıl içerisinde bir artış oldu, daha sonra yeni bir artış daha geldi, faizler % 0.5’e çıktı. Yen’in geleceğine ilişkin sorular da bu sarsıntının nedenlerinden biriydi. Saydığım tüm bu gelişmeler ve dünyada örgülü olan finansal sistemin akışkanlığı ve sistemin içinden gelen yapısal sorunlar nedeniyle, bir anda özellikle gelişmekte olan ülkelerden -bu sarsıntı  gelişmiş ülkeleri de etkiledi- ciddi  para çıkışları oldu.

Bunu hep söylüyorduk, yıllardır söylüyoruz, dünyada finansal oyun düzenine ilişkin ciddi  sorunlar var.  Türkiye gibi ülke ekonomileri  dışarıdan kaynak bulamadığı zaman iktisadi büyümelerini sağlayamıyorlar. Son yıllarda artan bir şekilde ekonomik  büyümesini dış kaynakla- borçla sağlayan bir ülkeyiz. Bildiğim kadarıyla 2006 yılında  gelişmekte olan ülkeler içinde en yüksek borçlanmayı, neredeyse yarısını, %40-50 kadarını Türkiye yapmış durumda. Bu borçlanmanın büyük bir bölümü de özel sektör kanalıyla yapılıyor. Uluslararası fonların bir ülkeye borç verirken baktığı en önemli  gösterge, ülkenin  riski ve getirisidir. Örneğin bu fonlar, düşük faizli ülkelerden, mesela Japonya’dan, düşük faizli borçlanıyorlar, bu borçlanmayı yüksek getirisi olan ülkelere borç verip, o ülkenin yerel parasındaki mali araçlarında değerlendiriyorlar. Diyelim ki; %3’ten borçlanıyorlar, %20’lik faizi olan ülkeye gidiyorlar, 20’lik getirisi olan o ülkede diyelim ki %8 ‘de enflasyon olsun, kaba bir hesapla 20-(8+3)= % 9  luk bir getiriyi bu fonlar cebe atıyorlar ve gidiyorlar. Sistem böyle işliyor, risk ve getiride de Türkiye son derece elverişli bir ülke, hâlâ dünyanın en yüksek reel faizini veren, aynı zamanda en çok borçlanan ülkelerinden biri. Borçlandığımız bu kaynaklar  Türkiye’ye geldikçe, hem cari açığımızı finanse ediyoruz, hem de büyümemizin finansmanını sağlıyoruz. Geçen hafta uluslararası alanda yaşanan bu sarsıntı Türkiye’yi de etkiledi ve İMKB  bildiğim  kadarıyla dünyada en  hızlı  düşen  borsa. Şu anda miktarını bilmiyorum, ama Türkiye’ den milyarlarca dolarlık kaynak çıkışı da oldu. Geçen haftanın dış kaynaklı sarsıntısının nedenlerini böyle özetlemek mümkün ,  gelişmiş ülkelerdeki ekonomik verilerin, beklentilerin, bu ülke ekonomilerindeki  gelişmelerin, bizim gibi ülkeleri hemen etkilediği bir dünyada yaşıyoruz. Bu tür gelişmeler ani  para çıkışlarına sebebiyet veriyor, para çıkışları da  ekonominizi altüst edebiliyor.

 

ÖM: Toparladı sonradan biraz galiba?

 

AB: Sarsıntının ne kadar süreceğine ilişkin çeşitli yorumlar devam ediyor. Hatırlarsınız, geçen Mayıs ayında da benzer bir durumla karşı karşıya kalmıştık. Kurlar savrulmuştu faizler yükselmişti. Türkiye’nin diğer ülkelerden farkı şu, Türkiye diğer ülkelere göre hem daha  borçlu, hem yüksek getiri vermek zorunda bir ülke. Riskiniz arttığında  getirinizi- faizlerinizi de yükseltmek zorundasınız. Böylesi bir döngü içerisinde oluyorsunuz. Ayrıca Türkiye’nin  diğer önemli risklerinden biri de şu; 2001 yılında daha çok kamu borçları kaynaklı bir krize girmiştik, borçlanmanın ağırlığı devlet borçlarıydı, hâlâ devletin iç ve dış borçları önemli, ama son yıllarda çılgınca bir özel sektör borçlanması yaşıyor Türkiye.

Asya krizi de bu özel sektör borçlanması nedeniyle çıkmıştı. Türkiye’de, hem yerel  paranın değerlenmiş olması, ihracatın kâr marjlarından önemli ölçüde fedakârlık ederek çalışılması, iç tasarruflarda yaşadığımız dengesizlik, cari açığın %3’ten %9’lara çıkması, dış ticaret açığının GSYİH’nin %12’sine gelmesi ciddi kırılganlıklar yaratıyor. Ayrıca finansal kuruluşlar önemli ölçüde kredi verdiler iç piyasaya, belki bu bankacılık sektörünün bilanço büyüklükleri ile karşılaştırıldığında oran olarak düşük,  ama bizim bankacılığımızda küçük. Ayrıca, son yıllarda özel sektörde özellikle  özelleştirmelerden yararlanmak için yapılan dış borçlanmaların da  yüksek boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu tür dış kaynaklı sarsıntılara hemen reaksiyon verme, hastanenin yoğun bakım servisine gitme olasılığı çok yüksek. Tabii bu alınan borçların reel sektör tarafından ne ölçüde verimli kullanılıp kullanılmadığı çok önemlidir. Şayet  aldığınız borçlarla, bu borcun  faizinin üzerinde bir büyüme- verimlilik sağlıyorsanız alınan borç yerini bulmuştur. Ancak Türkiye ekonomisi nazenin bir ekonomidir.

 

Bu nedenle,  bu tür şoklar karşısında panik olmaktadır, çünkü hem yüksek oranda borcumuz var, hem de yüksek reel faiz veriyoruz. Şu anda bildiğim kadarıyla, bir kaç Doğu Avrupa ülkesi bizim biraz altımızda yüksek reel faiz veriyor. Onların dışında dünyada en yüksek reel faizi veren ülkesiyiz.  Cari açığı da herhalde dünyada en yüksek olan ülkelerden biriyiz. İşte böyle bir ortamda da, IMF geldi yine Türkiye’ye altıncı gözden geçirme toplantıları için.

 

ÖM: Bakalım ne olacak?

 

AB: Artık IMF heyetleri eskisi gibi  heyecan vermiyor, çünkü IMF artık çok heyecan vermiyor dünyada, müşterisi de pek fazla kalmadı. Hatırladığım kadarıyla 3-4 sene öncesine kadar dünyada IMF kredilerinin toplamı 80-90 milyar dolar civarındaydı, şimdi 25 milyar dolar civarında, bunun da galiba 1/3’inden fazlası Türkiye’nin. Tek  önemli müşterisi biz olduğumuz için kıymete binmiş durumdayız, zaten Türkiye IMF’nin gözbebeği. Onlar da hem altıncı gözden geçirme, hem de “dördüncü madde konsültasyonu” dedikleri rutin bir değerlendirme bağlamında geldiler.  “IMF müşterisiz kaldı, ne olacak bu IMF’nin hali?” tartışmaları devam etmekte.

 

ÖM: Bir de geçen haftanın önemli bir sarsıntısı da, 12 Eylül askeri yönetiminin başı emekli orgeneral Kenan Evren’in 28 Şubat günü yayımlanan demeciydi Sabah gazetesinde.

 

AH: Ardından Milliyet’te de devam etti Hasan Cemal’in köşesinde.

 

ÖM: Türkiye Kürtleri hakkında şunları söyledi “Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız, aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? DTP’nin parlamentoya girmesi uzun vadede yarar getirir. Ortam yumuşar, kardeşçe geçinmeyi öğrenmeliyiz, Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir, bundan korkmamak gerekir” dedi. Iraklı Kürtler hakkında da “Irak içinde bir Kürt federe devleti artık bir gerçektir, aramızdaki sorunları halletmek için Iraklı Kürt liderlerle görüşmeliyiz. Türkiye Kerkük yüzünden Irak’a müdahale etmemeli, bu takdirde bütün dünyayı karşısına alır” dedi.  Son olarak da ertesi gün, Hürriyet gazetesine verdiği demeçte, Türkiye’nin 8 eyalete bölünebileceğini söyledi, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir ve Trabzon olarak. “Türkiye bir gün mutlaka bu adımları atacak, yoksa huzur bulmamız mümkün değil” dedi. Ne diyorsunuz?

 

AB: Elimde,  1982 yılında Kara Kuvvetleri matbaasında  “hizmete özel” olarak  basılmış bir kitap var. Kara Kuvvetleri yayını, yayın no 1, Başlığı: Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar. Kitabın 43. sayfasının başlığı: Kürtler. Okuyabilir miyim?

 

ÖM: Lütfen.

 

AB: “Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde, yaz ve kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların üzeri güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır. Camsı, parlak ve sert bir tabakayla kaplanır. Üst kısmı sert, alt kısmı yumuşak kardır, bu karın üzerinde yürüyünce ayağın bastığı yer içeriye çöker ve ‘kırt, kürt’ diye bir ses çıkarır. İşte bu sese izafeten, sıkışmış kara, yatkın kara ‘kürt kart’ ya da ‘kürtün’ denmektedir. Bugün hâlâ Anadolu’nun bir çok yerinde ve Azerbaycan’da fırtına ve rüzgârın sürükleyip getirdiği ve çukur yerlere doldurduğu sıkışık kara ‘kurtuk’, ‘kürtük’ veya ‘kürtün’  denmektedir. Yüksek yaylalarda ve karlı bölgelerde yaşayan Türklere ‘Kürdaklar’ denmiştir. Nitekim Sibir Türkler’i Altay dağlarında yaşayan soydaşlarına ‘kurdak’ ve ‘kürdak’ demektedirler.” Uzatmayayım,  böyle devam ediyor, 12 Eylül yönetiminin Kürt tanımı böyleydi. Cuntanın  başındaki kişi ise Kenan Evren’di.

 

ÖM: Görüşlerini değiştirmiş gibi görünüyor.

 

AH: Peki bu alıntı nereden yapılmış?

 

AB: Sözde, Macar Türkologları ve tarihçilerine atıfta bulunuyor, ama kaynak yok. Kürt sözünün sıkışmış kar olduğu anlamında birleşmektedirler, Kürt adı zamanla dağlarda yaşayan sert tabiatlı mücadeleci insanlar için kullanılmaktadır. Zeki Velidi Togan, “Türk tarihinde Kürt ‘Ekrat’tan gelir, Ekrat da Oğuzlar’ın bir boyudur” demektedir. Devam ediyor, “Orta Asya, Oğuz Khan destanında da ‘karlık’, ‘karluk’ diye adlandırılmıştır. Xenephon’un MÖ 401-400 yıllarında yazdığı Anabasis adlı eserinde, Van Gölü havzasında yaşayan toplulukları ‘karduk’ olarak adlandırılmıştır. Bu kavim Orta Asya’dan gelen Karluk Türkleridir” diyor.

 

ÖM: Türkler Kürttür diyor.

 

AB: Evet.

 

AH: Kürt diye bir şey yoktur diye de okuyabiliriz herhalde.

 

ÖM: Evet.

 

AB: Evet, öyle. Bu kitap o zaman  hizmete özel olarak yapılan bir  çalışma, ama 125 liraya satılmış, gizlilik derecesinin anlamı da şöyle; “bu kitap ve dokümanları hizmetin sürdürüldüğü şehrin dışına çıkarılmasına ve ilgili olmayan şahıslara verilmemesine azami dikkat gösterilmesi” gerekmekte.

 

AH: Hakikaten verilmese fena olmazmış, tarihe de böyle bir anekdot düşmeyebilirdi.

 

AB: “Aksi davranışın kovuşturmaya tabi olacağı” da belirtiliyor..

 

ÖM: Artık şimdi kovuşturma durumu yok herhalde bu belgeyi okuduğunuz için. Emekli orgeneral Kenan Evren’in bu görüşlerini değiştirmiş olduğu görülüyor ve buna mukabil kendisi hakkında soruşturma başlatılması gibi bir durumla da karşı karşıya kaldık.

 

AB: Evet 302’ye ilişkin değil mi?

 

AH: Evet öyleymiş, alışık da olduğumuz bir durum. Birileri bir şeyler söyler, soruşturmalar başlar, vs., ama Kenan Evren’le ilgili bir soruşturma açılacaksa, bundan önce, “10 altın soruşturma” diye de bir liste yapılabilir herhalde, bu da 11. olur.

 

AB: Tabii, ama biliyorsunuz ki, cuntanın 1980-83 arasındaki tüm tasarrufları hakkında hiçbir biçimde yargılama yapılamıyor, dokunulmuyor. O dönemin Milli Güvenlik Konseyi’nin üyelerinin tümü hakkında özel koruma halen devam ediyor. Demokrasimiz henüz bu meseleyi  halledemedi! 

Evren’in o günkü görüşlerinden bugünkü görüşlerine gelişini irdelemek gerekirse;  bu eyalet sistemine ilişkin, ben iki gündür kıvranıyorum ama bulamadım bir yol. 12 Eylül’de ben üniversite öğrencisiydim; darbenin ilk günlerinde aklımda kalan bir şey var, radyo ve televizyonda önce Evren’in  MGK bildirisi, sonra ardında sıkıyönetim komutanlıklarının bildirileri okunuyordu. Sıkıyönetim komutanlıklarından birisinde, sanıyorum Adana bölgesi sıkıyönetim komutanının bildirisinin altında, “Adana ve havalisi eyalet valisi” gibi bir imza vardı.
 

Çok şaşırmıştım, zaten çok kısa bir süre sonra da o “eyalet” lafı kalktı. Aslında kafalarda böyle bir şey var o devirde, ama maksadı farklı. Dersim isyanından sonra çıkarılan Tunceli Kanunu vardır biliyorsunuz, Tunceli bölgesine ilişkin meşhur bilinen kanun, baskıyı daha etkin kılabilmek içindir, ki olağanüstü yetkilere sahiptir vali,  hem sıkıyönetimdir, hem de mülki amirdir. Bölgelerde denetimin ve baskının daha etkin ve kolay sağlanabilmesine yönelik eyalet tipi  bir bölümlemenin daha iyi olacağına yönelik  bir düşüncenin o dönemde olduğunu biliyoruz. O zamanki mantık,  faşist cunta rejiminin daha etkin bir şekilde yönetilmesine yönelik. Ancak, Evren’in bugün geldiği yer, hidayete erdiği nokta  farklı. Bu tür insanlarda şöyle bir gelişim ve değişim olur, -biraz bürokrasi gözlemcisi sayılırım-  toplumsal-siyasal sorunlara karşı çok şiddet yanlısı bürokratlar, aslında meseleyi en iyi bilen, meselenin özünün farkında olan adamlardır; çünkü, baskı, tenkil ve asimilasyon rejiminin oluşmasını, güneydoğu ve doğudaki Kürt nüfusun görmezden gelinmesini, adların, yöre isimlerinin değiştirilmesini, köylerin taşınmasını, vs. tüm projeyi tasarlamak  için  meseleyi çok iyi bilemeleri gerekir. Ancak, top geri teptiğinde, ya yeni tür baskı rejimi, ya da  itiraflar başlar. Ağar’ın “dağdan insinler, siyaset yapsınlar” lafını, Evren’in son değerlendirmelerini, bu itiraf-bilinçaltı- psikolojisi içinde anlamak gerekir. Kürt sorununu  tenkille yönetmiş, mahvetmiş bir insanın ömrünün son yıllarında bu sözleri sarf etmesini  yaşlılığında  aramak yerine,  bunun bir bilinçaltının  itirafı olduğunu görmek gerekir. Ancak Evren, 1984 yılında eyalet sistemine ilişkin  düşünceleri, tasarımı Özal hükümetine devrederken, kafasındaki düşünce bugünkü  itiraflardan çok farklıdır, ilgisi yoktur; daha merkezi, daha totaliter bir yapının devamı anlamında bunu öngörmüş olabilir, ama bugünkü tavrı artık meselenin bu işle çözülemeyeceğini anlamış olmasıdır.

 

ÖM: Çok net olarak görülüyor.

 

AH: Peki bu Türkiye’ye özgü bir durum mu? Mehmet Ağar, Kenan Evren’in açıklamalarını okuduğum zaman benim de ilk aklıma gelen isim oldu, büyük değişim sebebiyle. Mehmet Ağar, bildiğim kadarıyla, Türkiye’de ‘polisin genelkurmay başkanı’ gibi bir lakabı da olan bir insan, çok önemli görevlerde bulundu, içişleri bakanlığı, adalet bakanlığı gibi, bunlar bittikten sonra bambaşka bir kimlikle karşılaştık. Kenan Evren biraz gecikerek de olsa, yeni bir kimlikle karşımızda. Bu Türkiye’ye özgü bir durum mu, yoksa genel olarak karşılaşılabilir mi? Bu kadar sorumluluk alıp, bu kadar büyük işlere imza attıktan sonra, bütün kendi yaptığı projeyi itip “bunlar yanlıştır” diyebilme durumu.

 

AB: Bence biraz da şöyle bir şeyle ilişkili; biz cumhuriyet rejimini  kurarken oluşturduğumuz bir denklem var, bu  denklem bozuldu, zaten denklemde zoraki bir eşitlik sağlanıyordu. Konuyu biraz da Kerkük tartışmalarına  bağlamak istiyorum. Malum, Kerkük müdahalesi gündemde ya... Kerkük’teki Türkmen nüfus hakkında bazı değerlendirmeler yapılıyor.  Merak ettim, aklıma geldi, rahmetli Seha Meray hocamızın kazandırdığı, önsözü İsmet İnönü tarafından yazılan, Lozan Konferansı Tutanakları ve Belgeleri’ne baktım; Musul-Kerkük meselesi nasıl konuşulmuş diye.  Ulaşmaya çalıştım, İsmet Paşa’nın bildirisini, Lord Curzon’un yanıtını, karşılıklı görüşmelerini okudum. Türkiye’de bütün siyasi parti yöneticileri, gazeteciler, herkes  okumalı. Şayet okuyan varsa da  tekrar okumalı..

 

ÖM: Evet, kimse okumuyor ki, onun üzerinde konuşuluyor, basmakalıp klişelerle.

AB: İnanılır gibi değil. Lozan’da İsmet Paşa’nın Lord Cruzon’u ikna etmek için, Musul eyaletine ilişkin sunduğu rakamlardan biraz bahsedeceğim. Burada Musul vilayeti, Süleymaniye sancağı, Kerkük sancağı ve Musul sancağından oluşuyor. Musul’un bize bağlanması, bizim sınırımızın içinde olmasını ileri sürerken, “burada Kürtler çoğunlukta , ikinci sırada Türkler yaşamaktadır, ikisi de bizim birlikte ulusal kurtuluş savaşını verdiğimiz unsurlar olduğu için bize bağlanmalıdır” diyor. Bakın o zamanki İsmet Paşa’nın sunduğu son resmi istatistikler, Kerkük sancağında 97 bin Kürt, 79 bin Türk, 8 bin Arap yaşıyor. Kerkük’ün 184 bin nüfusunun 97 bini Kürt. Musul ve tüm eyalette 264 bin Kürt, 147 bin Türk, 43 bin Arap, 18 bin Yezidi, Müslüman olmayan 13.503 toplam nüfus. Burada İsmet Paşa, “Türklerle Kürtlerin nüfusu çoğunluktadır, Araplar burada değildir, burası bize bağlanmalıdır” diyor.

 

ÖM: Bence bu çok ilginç ve önemli bir okuma, bunu bir sonraki programa rahatlıkla bırakabiliriz bence. İki konudaki görüşlerinizi de merak ediyordum. 12 Eylül rejimi, Türkiye’nin gördüğü en korkunç rejimlerden biri, belki de en korkuncu aslında, onun başı olan Kenan Evren’in, şimdi bir düşünce, fikir suçlusu, ifade özgürlüğü sanığı olarak karşımıza çıkması çok tuhaf. Ömür boyu naçizane yaptığım gibi, ifade özgürlüğünü savunarak, Kenan Evren’in de düşüncelerini serbestçe ifade etmesinin sonuna kadar arkasında olmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

AH: Tabii, darbecilikten yargılanmasına dair yasal problemler de ortadan kaldırılmalı.

 

ÖM: Tabii ki, ama mesela CHP’nin genel sekreter yardımcısı Oğuz Oya’nın, Kenan Evren’in ağır bir baskı rejiminin başında yer aldığını ve bununla ilgili yargılanmadığını belirtip, “Türkiye’nin Kenan Evren’in görüşlerine ihtiyacı yoktur” demesi hakkında ne düşünüyorsunuz? CHP’nin şimdiye kadar Kenan Evren’in baskı rejimi ile ilgili eleştiri getirdiğini pek hatırlamıyorum, ama şimdi ilk defa ifade özgürlüğü sanığı olma durumuna gelince, CHP’den bir eleştiriye uğruyor. Bu nasıl iştir?

AH: “Kerkük bir Türk kentidir” deseydi, CHP herhalde büyük bir açıklama ya da herhangi bir açıklamada bulunmayacaktı gibi bir hissiyat var içimde, tamamen öznel ama öyle hissettim.

 

AB: Burada benim dikkatimi çeken hususlardan biri, her şeye yanıt veren Genelkurmay’ın şu ana kadar  bir açıklama yapmaması.

 

ÖM: O da çok ilginç, buna mukabil CHP’nin Evren’i 12 Eylül’den bu yana ilk defa eleştirmeye şimdi karar vermesi. Bu da çok ilginç.

 

AH: Kısmet bugüneymiş!

 

AB: Evren’in açıklamalarına karşı Genelkurmay’ın sözcülüğünü, CHP sözcüsü yapıyor olabilir mi?

 

ÖM: O da ilginç.

 

AB: CHP yönetimi ve milletvekillerinin çoğu, 1923’le 50 arasındaki CHP milletvekillerine benziyor,  bir badem bıyıkları eksik yüzlerinde. Gerçekten izledikleri  çizgi hızla Türkiye’yi karanlığa doğru götürüyor. Bir ülkede muhalefet bu derecede olumsuz-kötü ve geri  bir çizgideyse, ülkenin gidebileceği alan da daralıyor. CHP’ye  zaten söyleyeceklerimiz belli, 1990’lı yıllarda 12 Eylül rejiminin koltuk değnekliğini yapan bir “sosyal demokrat hareket” olduğunu görüyoruz. 1990’ların ikinci yarısında, özellikle Tansu Çiller hükümetine verdikleri destekleri de hatırlayalım, o zamanki katliamları hatırlayalım, 1990’lı yılların karanlık yüzündeki iktidar ortaklığını,  Lice olaylarını hatırlayalım, 1993 sonrası Kürt meselesindeki etkinsizliğini, Sivas olaylarını, öldürülen aydınları, daha sonra devam eden suikastları ve  Susurluk’u hatırlayalım. Bu çerçevede gelişmelere  baktığımızda, bazı  milletvekilleri, ya da teşkilatların dışında, SHP ve CHP gruplarının çok ciddi olarak zafiyet içerisinde olduklarını gözlemleyebiliriz. Lice olaylarında hatırlarsanız ortak SHP idi. CHP’yi bugün değerlendirirken, geçen yıllarda, hem 12 Eylül’e, hem de neo-liberalizme bulunduğu koltuk değneği pozisyonunu değerlendirmeden geçemeyiz.

 

AH: Değerlendirmeden kastınız herhalde şu değil; “CHP de bu tip ağır sorumluluklara sahip bir partidir, bu sebeple artık siyaset yapmamalıdır” gibi bir mantık değil herhalde, çünkü “Evren madem ki ağır bir baskı rejimi kurmuştur, artık görüşlerine ihtiyaç yoktur” şeklinde bir kesip atma var CHP’nin açıklamasında.

 

ÖM: İnanılacak gibi değil doğrusu. Kenan Evren’i de düşünce suçlusu, mağduru olarak savunacağımız herhalde sizin de aklınıza gelmemişti, ama durum odur.

 

AB: Gerçekten gelemezdi. Askeri bürokraside sık rastlarsınız; adam, astığı astık kestiği kestiktir, bir yerin başkanıdır,  ya da bir yerde önemli bir mevkidedir, üniforması gider, emekli olur, sonradan karşılaşırsınız “ne var ne yok, ne oldu, neden orgeneral ya da  korgeneral olamadınız?” diye sorduğunuzda, ilk önce sessizce “tahmin ettiğiniz gibi beni Amerika engelledi” der, “bugüne kadar Amerika neredeydi sen yükselirken?” dersiniz, sessizliğe gömülür. Evren’in  ömrünün sonuna doğru da olsa bu  gelişme önemli bence.

 

 (5 Mart 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan