Ömer
Madra:
Piyasada dalgalanma vardı, Çin borsalarında
başladı galiba ama Türkiye de etkilendi, IMF ile
de bağlantı kurarak başlayalım isterseniz. Sonra
General Evren’in açıklamaları üzerinde biraz
durabiliriz.
Ali Bilge: Geçen
hafta
gelişmiş ve
gelişmekte olan piyasalarda ciddi bir sarsıntı
yaşandı , sarsıntının nasıl seyredeceğine
ilişkin
yorumlamalar da devam
ediyor.
Sarsıntının nedenlerinden bir
tanesi,
ABD ekonomisindeki yavaşlama eğiliminin
nasıl seyredeceğine ilişkin açıklamalardı.
Amerikan ekonomisindeki
yavaşlamanın sert mi
yumuşak mı olacağına ilişkin
değerlendirmelerdi. Bu konuda ABD eski
merkez bankası başkanı Alan Greenspan’ın bir
açıklaması oldu; Amerikan ekonomisinin resesyona
girme olasılığının artığına yönelik bir
açıklamaydı. Bu açıklama bir
anda
dünyayı etkiledi.
Tabii , Amerika’ya en fazla mal satan ülke Çin,
Çin bütün dünyaya mal satıyor ama ABD’ye en fazla
satıyor, 1 trilyon doları aşkın döviz rezervi
var.
Amerikan ekonomisindeki yavaşlama tüm
dünyayı etkileyen bir olgu ve sürekli
gelişen bir ekonomi olarak Çin’i de etkileyecek
bir durum.
Beklenen,
daha yumuşak bir şekilde resesyona- durgunluğa
gireceği yönündeydi ama Greenspan bunun daha
sert olacağı yönünde bir değerlendirmede
bulundu.
Avi
Haligua:
ABD Maliye Bakanı da ekonomiye güvendiğini
açıklamış ki, bunu okuyunca ben hakikaten krizin
geldiğini anladım. Bu da herhalde Amerikan bakış
açısı ile alakalı, hemen her şey düşman
kategorisine konuveriyor, Çin’in ekonomik düşman
olmadığını, tersine Amerika’nın ekonomik ortağı
olduğunu söylemiş, “kaygı yok”
demiş.
AB:
Çin ve Amerikan ekonomilerindeki gelişmelerin
kanlı mı kansız mı sonuçlanacağını önümüzdeki
yıllarda göreceğiz. ABD ekonomisine yönelik
açıklamalar sonrasında Çin borsası da sarsıldı.
Amerika’nın durgunluğa girmesi, Çin’in ABD’ye daha az
mal satması, Çin şirketlerinin kârlılığının
etkilenmesi demek. Sarsıntının
nedenlerinden bir diğeri de şu; Çin’e akan
yabancı kısa vadeli yabancı sermayeye bazı
kontrollerin uygulanacağına ilişkin Çinli
yetkililerin
açıklamaları oldu, bu
açıklama da önemliydi. Ayrıca, Japon ekonomisinde
faizler son derece düşük seyrediyordu, bu yıl
içerisinde bir artış oldu, daha sonra yeni bir
artış daha geldi, faizler % 0.5’e çıktı. Yen’in
geleceğine ilişkin sorular da bu sarsıntının
nedenlerinden biriydi. Saydığım tüm bu gelişmeler
ve dünyada örgülü olan finansal sistemin
akışkanlığı ve sistemin içinden gelen yapısal
sorunlar nedeniyle, bir anda özellikle gelişmekte
olan ülkelerden -bu sarsıntı gelişmiş
ülkeleri de etkiledi- ciddi para
çıkışları oldu.
Bunu hep söylüyorduk,
yıllardır söylüyoruz, dünyada finansal oyun
düzenine ilişkin ciddi sorunlar
var.
Türkiye gibi ülke ekonomileri dışarıdan
kaynak bulamadığı zaman iktisadi büyümelerini
sağlayamıyorlar. Son yıllarda artan bir şekilde
ekonomik
büyümesini dış kaynakla- borçla sağlayan
bir ülkeyiz. Bildiğim kadarıyla 2006 yılında gelişmekte
olan ülkeler içinde en yüksek borçlanmayı,
neredeyse yarısını, %40-50 kadarını Türkiye yapmış
durumda. Bu borçlanmanın büyük bir bölümü de özel
sektör kanalıyla yapılıyor. Uluslararası fonların
bir ülkeye borç verirken baktığı en önemli gösterge,
ülkenin
riski ve getirisidir. Örneğin bu fonlar,
düşük faizli ülkelerden, mesela Japonya’dan, düşük
faizli borçlanıyorlar, bu borçlanmayı yüksek
getirisi olan ülkelere borç verip, o ülkenin yerel
parasındaki mali araçlarında değerlendiriyorlar.
Diyelim ki; %3’ten borçlanıyorlar, %20’lik faizi
olan ülkeye gidiyorlar, 20’lik getirisi olan o
ülkede diyelim ki %8 ‘de enflasyon olsun, kaba bir
hesapla 20-(8+3)= % 9 luk bir
getiriyi bu fonlar cebe atıyorlar ve gidiyorlar.
Sistem böyle işliyor, risk ve getiride de Türkiye
son derece elverişli bir ülke, hâlâ dünyanın en
yüksek reel faizini veren, aynı zamanda en çok
borçlanan ülkelerinden biri. Borçlandığımız bu
kaynaklar
Türkiye’ye geldikçe, hem cari açığımızı
finanse ediyoruz, hem de büyümemizin finansmanını
sağlıyoruz. Geçen hafta uluslararası alanda
yaşanan bu sarsıntı Türkiye’yi de etkiledi ve
İMKB
bildiğim kadarıyla
dünyada en
hızlı
düşen
borsa. Şu anda miktarını bilmiyorum, ama
Türkiye’ den milyarlarca dolarlık kaynak çıkışı da
oldu. Geçen haftanın dış kaynaklı sarsıntısının
nedenlerini böyle özetlemek mümkün , gelişmiş
ülkelerdeki ekonomik verilerin, beklentilerin, bu
ülke ekonomilerindeki
gelişmelerin, bizim gibi ülkeleri hemen
etkilediği bir dünyada yaşıyoruz. Bu tür
gelişmeler ani para
çıkışlarına sebebiyet veriyor, para çıkışları
da
ekonominizi altüst
edebiliyor.
ÖM:
Toparladı sonradan biraz
galiba?
AB:
Sarsıntının ne kadar süreceğine ilişkin çeşitli
yorumlar devam ediyor. Hatırlarsınız, geçen Mayıs
ayında da benzer bir durumla karşı karşıya
kalmıştık. Kurlar savrulmuştu faizler yükselmişti.
Türkiye’nin diğer ülkelerden farkı şu, Türkiye
diğer ülkelere göre hem daha borçlu,
hem yüksek getiri vermek zorunda bir ülke.
Riskiniz arttığında
getirinizi- faizlerinizi de yükseltmek
zorundasınız. Böylesi bir döngü içerisinde
oluyorsunuz. Ayrıca Türkiye’nin diğer
önemli risklerinden biri de şu; 2001 yılında daha
çok kamu borçları kaynaklı bir krize girmiştik,
borçlanmanın ağırlığı devlet borçlarıydı, hâlâ
devletin iç ve dış borçları önemli, ama son
yıllarda çılgınca bir özel sektör borçlanması
yaşıyor Türkiye.
Asya krizi de bu özel
sektör borçlanması nedeniyle çıkmıştı. Türkiye’de,
hem yerel
paranın değerlenmiş olması, ihracatın kâr
marjlarından önemli ölçüde fedakârlık ederek
çalışılması, iç tasarruflarda yaşadığımız
dengesizlik, cari açığın %3’ten %9’lara çıkması,
dış ticaret açığının GSYİH’nin %12’sine gelmesi
ciddi kırılganlıklar yaratıyor. Ayrıca finansal
kuruluşlar önemli ölçüde kredi verdiler iç
piyasaya, belki bu bankacılık sektörünün bilanço
büyüklükleri ile karşılaştırıldığında oran olarak
düşük,
ama bizim bankacılığımızda küçük. Ayrıca,
son yıllarda özel sektörde özellikle
özelleştirmelerden yararlanmak için yapılan
dış borçlanmaların da yüksek
boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dolayısıyla
Türkiye’nin bu tür dış kaynaklı sarsıntılara hemen
reaksiyon verme, hastanenin yoğun bakım servisine
gitme olasılığı çok yüksek. Tabii bu alınan
borçların reel sektör tarafından ne ölçüde verimli
kullanılıp kullanılmadığı çok önemlidir.
Şayet
aldığınız borçlarla, bu borcun faizinin
üzerinde bir büyüme- verimlilik sağlıyorsanız
alınan borç yerini bulmuştur. Ancak Türkiye
ekonomisi nazenin bir ekonomidir.
Bu
nedenle,
bu tür şoklar karşısında panik olmaktadır,
çünkü hem yüksek oranda borcumuz var, hem de
yüksek reel faiz veriyoruz. Şu anda bildiğim
kadarıyla, bir kaç Doğu Avrupa ülkesi bizim biraz
altımızda yüksek reel faiz veriyor. Onların
dışında dünyada en yüksek reel faizi veren
ülkesiyiz.
Cari açığı da herhalde dünyada en yüksek
olan ülkelerden biriyiz. İşte böyle bir ortamda
da, IMF geldi yine Türkiye’ye altıncı gözden
geçirme toplantıları için.
ÖM:
Bakalım ne olacak?
AB:
Artık IMF heyetleri eskisi gibi heyecan
vermiyor, çünkü IMF artık çok heyecan vermiyor
dünyada, müşterisi de pek fazla kalmadı.
Hatırladığım kadarıyla 3-4 sene öncesine kadar
dünyada IMF kredilerinin toplamı 80-90 milyar
dolar civarındaydı, şimdi 25 milyar dolar
civarında, bunun da galiba 1/3’inden fazlası
Türkiye’nin. Tek önemli
müşterisi biz olduğumuz için kıymete binmiş
durumdayız, zaten Türkiye IMF’nin gözbebeği. Onlar
da hem altıncı gözden geçirme, hem de “dördüncü
madde konsültasyonu” dedikleri rutin bir
değerlendirme bağlamında geldiler. “IMF
müşterisiz kaldı, ne olacak bu IMF’nin hali?”
tartışmaları devam etmekte.
ÖM:
Bir de geçen haftanın önemli bir sarsıntısı da, 12
Eylül askeri yönetiminin başı emekli orgeneral
Kenan Evren’in 28 Şubat günü yayımlanan demeciydi
Sabah gazetesinde.
AH:
Ardından Milliyet’te de devam etti Hasan
Cemal’in köşesinde.
ÖM:
Türkiye Kürtleri hakkında şunları söyledi
“Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız, aynı haklar
tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? DTP’nin
parlamentoya girmesi uzun vadede yarar getirir.
Ortam yumuşar, kardeşçe geçinmeyi öğrenmeliyiz,
Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir, bundan
korkmamak gerekir” dedi. Iraklı Kürtler hakkında
da “Irak içinde bir Kürt federe devleti artık bir
gerçektir, aramızdaki sorunları halletmek için
Iraklı Kürt liderlerle görüşmeliyiz. Türkiye
Kerkük yüzünden Irak’a müdahale etmemeli, bu
takdirde bütün dünyayı karşısına alır” dedi. Son olarak
da ertesi gün, Hürriyet gazetesine verdiği
demeçte, Türkiye’nin 8 eyalete bölünebileceğini
söyledi, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum,
Diyarbakır, Eskişehir ve Trabzon olarak. “Türkiye
bir gün mutlaka bu adımları atacak, yoksa huzur
bulmamız mümkün değil” dedi. Ne
diyorsunuz?
AB:
Elimde,
1982 yılında Kara Kuvvetleri
matbaasında
“hizmete özel” olarak basılmış
bir kitap var. Kara Kuvvetleri yayını, yayın no 1,
Başlığı: Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü
Akımlar. Kitabın 43. sayfasının başlığı:
Kürtler. Okuyabilir
miyim?
ÖM:
Lütfen.
AB:
“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde, yaz ve
kış aylarında erimeyen karlar vardır. Bu karların
üzeri güneş açınca hafif eriyerek buzlaşır. Camsı,
parlak ve sert bir tabakayla kaplanır. Üst kısmı
sert, alt kısmı yumuşak kardır, bu karın üzerinde
yürüyünce ayağın bastığı yer içeriye çöker ve
‘kırt, kürt’ diye bir ses çıkarır. İşte bu sese
izafeten, sıkışmış kara, yatkın kara ‘kürt kart’
ya da ‘kürtün’ denmektedir. Bugün hâlâ Anadolu’nun
bir çok yerinde ve Azerbaycan’da fırtına ve
rüzgârın sürükleyip getirdiği ve çukur yerlere
doldurduğu sıkışık kara ‘kurtuk’, ‘kürtük’ veya
‘kürtün’
denmektedir. Yüksek yaylalarda ve karlı
bölgelerde yaşayan Türklere ‘Kürdaklar’ denmiştir.
Nitekim Sibir Türkler’i Altay dağlarında yaşayan
soydaşlarına ‘kurdak’ ve ‘kürdak’ demektedirler.”
Uzatmayayım,
böyle devam ediyor, 12 Eylül yönetiminin
Kürt tanımı böyleydi. Cuntanın başındaki
kişi ise Kenan Evren’di.
ÖM:
Görüşlerini değiştirmiş gibi görünüyor.
AH:
Peki bu alıntı nereden yapılmış?
AB:
Sözde, Macar Türkologları ve tarihçilerine atıfta
bulunuyor, ama kaynak yok. Kürt sözünün sıkışmış
kar olduğu anlamında birleşmektedirler, Kürt adı
zamanla dağlarda yaşayan sert tabiatlı mücadeleci
insanlar için kullanılmaktadır. Zeki Velidi Togan,
“Türk tarihinde Kürt ‘Ekrat’tan gelir, Ekrat da
Oğuzlar’ın bir boyudur” demektedir. Devam ediyor,
“Orta Asya, Oğuz Khan destanında da ‘karlık’,
‘karluk’ diye adlandırılmıştır. Xenephon’un MÖ
401-400 yıllarında yazdığı Anabasis adlı
eserinde, Van Gölü havzasında yaşayan toplulukları
‘karduk’ olarak adlandırılmıştır. Bu kavim Orta
Asya’dan gelen Karluk Türkleridir” diyor.
ÖM:
Türkler Kürttür diyor.
AB:
Evet.
AH:
Kürt diye bir şey yoktur diye de okuyabiliriz
herhalde.
ÖM:
Evet.
AB:
Evet, öyle. Bu kitap o zaman hizmete
özel olarak yapılan bir çalışma,
ama 125 liraya satılmış, gizlilik derecesinin
anlamı da şöyle; “bu kitap ve dokümanları hizmetin
sürdürüldüğü şehrin dışına çıkarılmasına ve ilgili
olmayan şahıslara verilmemesine azami dikkat
gösterilmesi” gerekmekte.
AH:
Hakikaten verilmese fena olmazmış, tarihe de böyle
bir anekdot düşmeyebilirdi.
AB:
“Aksi davranışın kovuşturmaya tabi olacağı” da
belirtiliyor..
ÖM:
Artık şimdi kovuşturma durumu yok herhalde bu
belgeyi okuduğunuz için. Emekli orgeneral Kenan
Evren’in bu görüşlerini değiştirmiş olduğu
görülüyor ve buna mukabil kendisi hakkında
soruşturma başlatılması gibi bir durumla da karşı
karşıya kaldık.
AB:
Evet 302’ye ilişkin değil
mi?
AH:
Evet öyleymiş, alışık da olduğumuz bir durum.
Birileri bir şeyler söyler, soruşturmalar başlar,
vs., ama Kenan Evren’le ilgili bir soruşturma
açılacaksa, bundan önce, “10 altın soruşturma”
diye de bir liste yapılabilir herhalde, bu da 11.
olur.
AB:
Tabii, ama biliyorsunuz ki, cuntanın 1980-83
arasındaki tüm tasarrufları hakkında hiçbir
biçimde yargılama yapılamıyor, dokunulmuyor. O
dönemin Milli Güvenlik Konseyi’nin üyelerinin tümü
hakkında özel koruma halen devam ediyor.
Demokrasimiz henüz bu meseleyi
halledemedi!
Evren’in o günkü görüşlerinden
bugünkü görüşlerine gelişini irdelemek
gerekirse;
bu eyalet sistemine ilişkin, ben iki gündür
kıvranıyorum ama bulamadım bir yol. 12 Eylül’de
ben üniversite öğrencisiydim; darbenin ilk
günlerinde aklımda kalan bir şey var, radyo ve
televizyonda önce Evren’in MGK
bildirisi, sonra ardında sıkıyönetim
komutanlıklarının bildirileri okunuyordu.
Sıkıyönetim komutanlıklarından birisinde,
sanıyorum Adana bölgesi sıkıyönetim komutanının
bildirisinin altında, “Adana ve havalisi eyalet
valisi” gibi bir imza vardı.
Çok
şaşırmıştım, zaten çok kısa bir süre sonra da o
“eyalet” lafı kalktı. Aslında kafalarda böyle bir
şey var o devirde, ama maksadı farklı. Dersim
isyanından sonra çıkarılan Tunceli Kanunu vardır
biliyorsunuz, Tunceli bölgesine ilişkin meşhur
bilinen kanun, baskıyı daha etkin kılabilmek
içindir, ki olağanüstü yetkilere sahiptir
vali,
hem sıkıyönetimdir, hem de mülki amirdir.
Bölgelerde denetimin ve baskının daha etkin ve
kolay sağlanabilmesine yönelik eyalet tipi bir
bölümlemenin daha iyi olacağına yönelik bir
düşüncenin o dönemde olduğunu biliyoruz. O zamanki
mantık,
faşist cunta rejiminin daha etkin bir
şekilde yönetilmesine yönelik. Ancak, Evren’in
bugün geldiği yer, hidayete erdiği nokta farklı. Bu
tür insanlarda şöyle bir gelişim ve değişim olur,
-biraz bürokrasi gözlemcisi sayılırım-
toplumsal-siyasal sorunlara karşı çok
şiddet yanlısı bürokratlar, aslında meseleyi en
iyi bilen, meselenin özünün farkında olan
adamlardır; çünkü, baskı, tenkil ve asimilasyon
rejiminin oluşmasını, güneydoğu ve doğudaki Kürt
nüfusun görmezden gelinmesini, adların, yöre
isimlerinin değiştirilmesini, köylerin
taşınmasını, vs. tüm projeyi tasarlamak için meseleyi
çok iyi bilemeleri gerekir. Ancak, top geri
teptiğinde, ya yeni tür baskı rejimi, ya da itiraflar
başlar. Ağar’ın “dağdan insinler, siyaset
yapsınlar” lafını, Evren’in son
değerlendirmelerini, bu itiraf-bilinçaltı-
psikolojisi içinde anlamak gerekir. Kürt
sorununu
tenkille yönetmiş, mahvetmiş bir insanın
ömrünün son yıllarında bu sözleri sarf
etmesini
yaşlılığında aramak
yerine,
bunun bir bilinçaltının itirafı
olduğunu görmek gerekir. Ancak Evren, 1984 yılında
eyalet sistemine ilişkin
düşünceleri, tasarımı Özal hükümetine
devrederken, kafasındaki düşünce bugünkü
itiraflardan çok farklıdır, ilgisi yoktur;
daha merkezi, daha totaliter bir yapının devamı
anlamında bunu öngörmüş olabilir, ama bugünkü
tavrı artık meselenin bu işle çözülemeyeceğini
anlamış olmasıdır.
ÖM:
Çok net olarak görülüyor.
AH:
Peki bu Türkiye’ye özgü bir durum mu? Mehmet Ağar,
Kenan Evren’in açıklamalarını okuduğum zaman benim
de ilk aklıma gelen isim oldu, büyük değişim
sebebiyle. Mehmet Ağar, bildiğim kadarıyla,
Türkiye’de ‘polisin genelkurmay başkanı’ gibi bir
lakabı da olan bir insan, çok önemli görevlerde
bulundu, içişleri bakanlığı, adalet bakanlığı
gibi, bunlar bittikten sonra bambaşka bir kimlikle
karşılaştık. Kenan Evren biraz gecikerek de olsa,
yeni bir kimlikle karşımızda. Bu Türkiye’ye özgü
bir durum mu, yoksa genel olarak karşılaşılabilir
mi? Bu kadar sorumluluk alıp, bu kadar büyük
işlere imza attıktan sonra, bütün kendi yaptığı
projeyi itip “bunlar yanlıştır” diyebilme
durumu.
AB:
Bence biraz da şöyle bir şeyle ilişkili; biz
cumhuriyet rejimini kurarken
oluşturduğumuz bir denklem var, bu denklem
bozuldu, zaten denklemde zoraki bir eşitlik
sağlanıyordu. Konuyu biraz da Kerkük
tartışmalarına bağlamak
istiyorum. Malum, Kerkük müdahalesi gündemde ya...
Kerkük’teki Türkmen nüfus hakkında bazı
değerlendirmeler yapılıyor. Merak
ettim, aklıma geldi, rahmetli Seha Meray hocamızın
kazandırdığı, önsözü İsmet İnönü tarafından
yazılan, Lozan Konferansı Tutanakları ve
Belgeleri’ne baktım; Musul-Kerkük meselesi
nasıl konuşulmuş diye. Ulaşmaya
çalıştım, İsmet Paşa’nın bildirisini, Lord
Curzon’un yanıtını, karşılıklı görüşmelerini
okudum. Türkiye’de bütün siyasi parti
yöneticileri, gazeteciler, herkes okumalı.
Şayet okuyan varsa da tekrar
okumalı..
ÖM:
Evet, kimse okumuyor ki, onun üzerinde
konuşuluyor, basmakalıp klişelerle.
AB:
İnanılır gibi değil. Lozan’da İsmet Paşa’nın Lord
Cruzon’u ikna etmek için, Musul eyaletine ilişkin
sunduğu rakamlardan biraz bahsedeceğim. Burada
Musul vilayeti, Süleymaniye sancağı, Kerkük
sancağı ve Musul sancağından oluşuyor. Musul’un
bize bağlanması, bizim sınırımızın içinde olmasını
ileri sürerken, “burada Kürtler çoğunlukta ,
ikinci sırada Türkler yaşamaktadır, ikisi de bizim
birlikte ulusal kurtuluş savaşını verdiğimiz
unsurlar olduğu için bize bağlanmalıdır” diyor.
Bakın o zamanki İsmet Paşa’nın sunduğu son resmi
istatistikler, Kerkük sancağında 97 bin Kürt, 79
bin Türk, 8 bin Arap yaşıyor. Kerkük’ün 184 bin
nüfusunun 97 bini Kürt. Musul ve tüm eyalette 264
bin Kürt, 147 bin Türk, 43 bin Arap, 18 bin
Yezidi, Müslüman olmayan 13.503 toplam nüfus.
Burada İsmet Paşa, “Türklerle Kürtlerin nüfusu
çoğunluktadır, Araplar burada değildir, burası
bize bağlanmalıdır” diyor.
ÖM:
Bence bu çok ilginç ve önemli bir okuma, bunu bir
sonraki programa rahatlıkla bırakabiliriz bence.
İki konudaki görüşlerinizi de merak ediyordum. 12
Eylül rejimi, Türkiye’nin gördüğü en korkunç
rejimlerden biri, belki de en korkuncu aslında,
onun başı olan Kenan Evren’in, şimdi bir düşünce,
fikir suçlusu, ifade özgürlüğü sanığı olarak
karşımıza çıkması çok tuhaf. Ömür boyu naçizane
yaptığım gibi, ifade özgürlüğünü savunarak, Kenan
Evren’in de düşüncelerini serbestçe ifade
etmesinin sonuna kadar arkasında olmamız
gerektiğini düşünüyorum.
AH:
Tabii, darbecilikten yargılanmasına dair yasal
problemler de ortadan kaldırılmalı.
ÖM:
Tabii ki, ama mesela CHP’nin genel sekreter
yardımcısı Oğuz Oya’nın, Kenan Evren’in ağır bir
baskı rejiminin başında yer aldığını ve bununla
ilgili yargılanmadığını belirtip, “Türkiye’nin
Kenan Evren’in görüşlerine ihtiyacı yoktur” demesi
hakkında ne düşünüyorsunuz? CHP’nin şimdiye kadar
Kenan Evren’in baskı rejimi ile ilgili eleştiri
getirdiğini pek hatırlamıyorum, ama şimdi ilk defa
ifade özgürlüğü sanığı olma durumuna gelince,
CHP’den bir eleştiriye uğruyor. Bu nasıl iştir?
AH:
“Kerkük bir Türk kentidir” deseydi, CHP herhalde
büyük bir açıklama ya da herhangi bir açıklamada
bulunmayacaktı gibi bir hissiyat var içimde,
tamamen öznel ama öyle
hissettim.
AB:
Burada benim dikkatimi çeken hususlardan biri, her
şeye yanıt veren Genelkurmay’ın şu ana kadar bir
açıklama yapmaması.
ÖM:
O da çok ilginç, buna mukabil CHP’nin Evren’i 12
Eylül’den bu yana ilk defa eleştirmeye şimdi karar
vermesi. Bu da çok ilginç.
AH:
Kısmet bugüneymiş!
AB:
Evren’in açıklamalarına karşı Genelkurmay’ın
sözcülüğünü, CHP sözcüsü yapıyor olabilir mi?
ÖM:
O da ilginç.
AB:
CHP yönetimi ve milletvekillerinin çoğu, 1923’le
50 arasındaki CHP milletvekillerine benziyor, bir badem
bıyıkları eksik yüzlerinde. Gerçekten
izledikleri
çizgi hızla Türkiye’yi karanlığa doğru
götürüyor. Bir ülkede muhalefet bu derecede
olumsuz-kötü ve geri bir
çizgideyse, ülkenin gidebileceği alan da
daralıyor. CHP’ye zaten
söyleyeceklerimiz belli, 1990’lı yıllarda 12 Eylül
rejiminin koltuk değnekliğini yapan bir “sosyal
demokrat hareket” olduğunu görüyoruz. 1990’ların
ikinci yarısında, özellikle Tansu Çiller
hükümetine verdikleri destekleri de hatırlayalım,
o zamanki katliamları hatırlayalım, 1990’lı
yılların karanlık yüzündeki iktidar
ortaklığını,
Lice olaylarını hatırlayalım, 1993 sonrası
Kürt meselesindeki etkinsizliğini, Sivas
olaylarını, öldürülen aydınları, daha sonra devam
eden suikastları ve Susurluk’u
hatırlayalım. Bu çerçevede gelişmelere
baktığımızda, bazı
milletvekilleri, ya da teşkilatların
dışında, SHP ve CHP gruplarının çok ciddi olarak
zafiyet içerisinde olduklarını gözlemleyebiliriz.
Lice olaylarında hatırlarsanız ortak SHP idi.
CHP’yi bugün değerlendirirken, geçen yıllarda, hem
12 Eylül’e, hem de neo-liberalizme bulunduğu
koltuk değneği pozisyonunu değerlendirmeden
geçemeyiz.
AH:
Değerlendirmeden kastınız herhalde şu değil; “CHP
de bu tip ağır sorumluluklara sahip bir partidir,
bu sebeple artık siyaset yapmamalıdır” gibi bir
mantık değil herhalde, çünkü “Evren madem ki ağır
bir baskı rejimi kurmuştur, artık görüşlerine
ihtiyaç yoktur” şeklinde bir kesip atma var
CHP’nin açıklamasında.
ÖM:
İnanılacak gibi değil doğrusu. Kenan Evren’i de
düşünce suçlusu, mağduru olarak savunacağımız
herhalde sizin de aklınıza gelmemişti, ama durum
odur.
AB:
Gerçekten gelemezdi. Askeri bürokraside sık
rastlarsınız; adam, astığı astık kestiği
kestiktir, bir yerin başkanıdır, ya da bir
yerde önemli bir mevkidedir, üniforması gider,
emekli olur, sonradan karşılaşırsınız “ne var ne
yok, ne oldu, neden orgeneral ya da korgeneral
olamadınız?” diye sorduğunuzda, ilk önce sessizce
“tahmin ettiğiniz gibi beni Amerika engelledi”
der, “bugüne kadar Amerika neredeydi sen
yükselirken?” dersiniz, sessizliğe gömülür.
Evren’in
ömrünün sonuna doğru da olsa bu gelişme
önemli bence.
(5 Mart
2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)