Avi
Haligua:
Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim; Irak
civarındaydık yanlış
hatırlamıyorsam?
Ali
Bilge:
Evet, özellikle Türkiye’de Musul ve Kerkük
konuları günlük siyasetin içerisinde hararetli bir
tartışma konusu haline getiriliyor zaman zaman.
Kerkük meselesinden kalkarak da bir milliyetçilik
pompalanıyor, Kerkük’e ve Musul’a kadar uzanmaktan
söz ediliyor.
Bu çerçeve içerisinde, acaba
yakın tarihte, Osmanlı’dan cumhuriyete bu sorun
nasıl gelişti ve Lozan’da konuya nasıl yaklaşıldı,
Lozan sonrasında ne oldu diye bakalım? Bol bol
atıfta bulunacağımız iki tane belge var, Sevr
anlaşması ve Lozan. Bu konuda da, münevver kesimin
de dahil olmak üzere, yeterince bilgilenmediği
açık. Ben bu çerçevede merak ettim araştırdım;
Kerkük ve Musul eyaletinin Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e geçerken, Birinci Dünya Savaşı öncesi
ve sonrasında durum nasıldı, oradaki nüfus yapısı
nasıl gelişmişti? Geçen hafta da bahsettim, Seha
Meray’ın 1969 yılında Türkçe’ye kazandırdığı ve
İsmet Paşa’nın da önsözüyle Siyasal Bilgiler
Fakültesi yayınlarından çıkan tutanaklara baktım.
Bu konu nasıl görüşülmüş, heyetler arası
müzakerelerde diye.
AH: Bu
konuda elde demografik veriler vardı değil
mi?
AB:
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki durum, Osmanlı
kayıtlarından, özellikle askere alımlar nedeniyle
biliniyor. Nitekim İsmet Paşa da Lozan’daki
takdiminde istatistiklerinin doğruluğunu bu
kayıtlara bağlıyor. İngilizler de işgal ettikleri
süre boyunca ve bu sürede bir takım çalışmalar
yaptıklarını söylüyorlar. 1918 yılı sonu
itibariyle Mondros silah bırakışması yapılıyor.
Türkiye’nin güneyindeki sınırlar daha önce Fransa
ve İngiltere tarafından paylaşılıyor, Musul
bölgesi daha önce Fransızların elinde gözüküyor,
sonra onların kendi iç dengelerindeki
değişiklikler yüzünden İngilizlere bırakılıyor.
Tam Mondros silah bırakışmasından daha sonra
İngilizler bu bölgeyi işgal ediyorlar. Bu arada
bir de Misakı Milli’nin ulusal sınırlara ilişkin
yayınladığı bir bildiri var 1920 yılında malum, o
sınırlar içerisinde sayılıyor burası. Bugün de
bölgenin demografisine etnik yapısına ilişkin bir
takım tartışmalar var malum. Burada Türklerin,
Türkmenlerin, Arapların ve Kürtlerin yaşadığını
biliyoruz tarih boyunca. Bu vaziyetten kalkarak da
Kerkük’ün idare ediliş tarzına ilişkin referandum
gündeme getiriliyor ve bir süre referandumun
ertelenmesi mevzusu var.
AH:
Ancak Türkiye şu anda bildiğim kadarıyla
referandumun ertelenmesini istiyor değil mi? Çünkü
şu anda orada nüfusla ilgili bazı değişikliklerin
yapıldığını, bu sebeple yapılacak referandumda
sonuçların olması gerektiği gibi çıkmayacağını
söylüyor.
AB:
Evet, Türkiye’nin tezi bu. 1923’te de Türkiye
orada referandumun yapılmasını istiyor aslında.
Tabii Irak’ın en değerli petrol havzası bu bölge.
Lozan’da İngiliz tezi, bu bölgede Arapların da çok
ciddi olarak bulunduğunu ileri sürüyor. Biz
Türkiye olarak ise, tezimizi şu kurgu üzerine
yapıyoruz; burası Türkler’in ve Kürtler’in
yaşadığı bir bölgedir, Kürtler ve Türkler de
ortaklaşa bir ulusal kurtuluş savaşı vermişlerdir
ve bugün de bunu inşa etme aşamasındadırlar, bu
savaşı yürüten Millet Meclisi de Kürtler’in ve
Türkler’in ortak meclisidir. Bu topraklarda, Musul
vilayetinde Türkiye’nin ortaya koyduğu rakamlara
göre, 503 bin kişi yaşıyor. Burada 3 tane sancak
var; Süleymaniye, Kerkük ve Musul. Toplam nüfusun
264 bini Kürtlerden
oluşuyor.
AH:
Kabaca yarısı diyebiliriz
herhalde.
AB: 147
bin Türk, 43 bin Arap yaşıyor diyoruz. Yezidiler
ve Müslüman olmayanlar da var. Yani büyük bir
çoğunluğun Kürt nüfus olduğu, o gün İsmet Paşa
tarafından, “Etnografik Nedenler” başlığı altında
sunuluyor. Deniliyor ki; Kürtlerin ve Türklerin
yoğun yaşadığı bir bölgedir, Irak’a bağlanamaz, bu
bölge, tarihsel süreçlerde bile zaten büyük
imparatorlukların sınırları içinde olmadığı için
de bağımsız bir karakteri vardır. Türkiye’nin
Lozan tezinin ana ekseni bu bağımsız karakter ve
Kürt ve Türk nüfusunun yoğunluğu çerçevesinde
kurulmuş oluyor. Bizim orada dayandığımız tez
şöyle; burada birinci sırada Kürtler vardır,
ikinci sırada Türkler vardır, Araplar ve Müslüman
olmayanları da topladığınızda burada azınlık
konumunda kalanlar bu kesimdir. Dolayısıyla Bağdat
vilayeti gibi, Basra vilayeti gibi, Musul vilayeti
de Irak sınırına dahil edilemez.
AH:
Bugün Türkiye’nin tezi galiba bazı noktalarda
biraz daha farklı, artık Irak’ın bir parçası
olduğu ve Arap nüfusun da yoğun olduğu, ancak son
olarak Kürtler’in bölgeye akıtıldığı yönünde bir
iddia var bildiğim
kadarıyla.
AB:
İsmet Paşa’nın karşısında, Lord Cruson gibi,
İngiliz ve dünya siyasetinin en kurt adamlarından
bir tanesi var, İngilizler’in sunduğu rakamlarda
da Kürtler birinci sırayı alıyor, onlar Arapları
ikinci sıraya koyuyorlar, Türkleri azaltıyorlar,
onların sundukları nüfus resimlerinde bu var.
İngilizler daha fazla, göçebe nüfusu da dahil
ediyorlar. Tartışmalar oluyor. T.C. daha henüz
kurulmuş değil, Ocak 1923 Lozan görüşmelerinde,
deniliyor ki; burada bulunan Kürtler tarih boyunca
Türklerle birlikte yaşamışlardır ve Kürtlerin
kaderleri ile Türklerin kaderleri aynıdır.
İngilizler de Kürt halkının İran kökenli olduğunu
ileri sürüyor, biz de Turan kökenli olduğunu
söylüyoruz.
AH:
Kürtlerin kökenine dair tartışma o dönemde de var
yani?
AB:
Tabii. Farklılıkları vurgulamak açısından İsmet
Paşa’nın ortaya koyduğu yaklaşımlar şöyle; mesela
diyor ki İsmet Paşa, “tamam bizim tezimize göre
Türklerin ve Kürtlerin toplamı %85, ama sen kendi
yaklaşımında Kürtlerin çoğunlukta olduğunu kabul
ediyorsun, Kürtler ile Türkler birlikte hareket
ettiler, bu savaşı birlikte kazandılar, bu meclisi
birlikte kurdular, dolayısıyla o topraklarda ortak
hakları söz konusudur.” Bunun karşısında Lord
Cruson Kürt meselesini şöyle gündeme getiriyor;
“bu tezlerinize inanmıyoruz, siz Kürtlerin memnun
olduğu gibi bir izlenim sunuyorsunuz, ama son
savaşta Kürtler savaşmadı, size yeterince destek
olmadı, onlar da farklı bir şekilde var olmak
istiyorlar, siz buna izin vermiyorsunuz.” Böyle
bir tartışma var; Kürtlerin, soy, inanç ve töre
bakımından Türk yönetimi altında bulunmaktan mutlu
oldukları Türkiye tarafından söyleniyor, buna
gerekçe olarak TBMM’deki Kürt milletvekilleri
gösteriliyor, bunlar Kürtlerin meşru
temsilcileridir, ülkenin yönetimine ve hükümetine
katılmaktadırlar.
AH:
Kürtlerin siyasete katılımıyla ilgili kurulmakta
olan Türkiye’de, bu konuda problem olmadığı ve
ülkenin Kürtlerle birlikte kurulduğu üzerinden
kuruluyor tez.
AB:
Tabii. Açıkça söylüyor, Millet Meclisi ortak
meclisleridir, burada Kürtlerin varlığının tescili
var. Biliyorsun ondan sonra “kart-kurt”a kadar
geliyoruz. 70’lerde, 1921-37 arasında 17 tane mi
ne Kürt isyanı var, Dersim’e kadar. Bunun hemen
sonrasında Şeyh Sait isyanı başlıyor, Şeyh Sait
isyanı da “Kürtlerle Türkler barış
içerisindedirler ve ortak bir projeyi
yürütmektedir ve bu ortak projenin gereği Musul da
bize katılmalıdır” tezini
önemli ölçüde desteksiz bırakıyor.
AH:
Ciddi yarıyor Şeyh Sait isyanı İngiliz tezine,
zaten İngilizlerin kışkırtmasıyla çıktığı, her
satırın başında kesinlikle yer alır.
AB: O
coğrafya içerisinde bir sorun var, o sorunu
görmezden geliniyor ve petrol bölgesine hakim
olmak isteyen İngilizlerin buna karışmaması mümkün
değil.
AH:
Tabii.
AB:
Diyor ki bir yerde İsmet Paşa, tutanaklarda
dikkatimi var, “Kürtler kendi istekleriyle Türk
yönetimi altına geçmişlerdir, kaderlerini
Türkiye’ye bağladıklarını bugünkü durum da
göstermektedir. Yüzyıllar boyu, bu iki halk, soy,
inanç ve töre bakımından olduğu kadar gelenek ve
görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş
olarak tam bir bünye içinde yaşamaktadırlar.
Yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı, Musul
vilayetinde oturan kardeşlerim anayurttan
ayrılmaya razı değildirler. Böyle bir ayrılmaya
engel olmak için Kürt halkı bütün fedakârlıklara
katlanmaya hazırdır. Musul vilayetinde de
Anadolu’da da Kürtlerle Türkler birbirlerini
tamamlarlar, bunun için ortak mücadele etmekten
gayrı bir yolları yoktur. Dayanılan tez nüfus
yoğunluğu açısından bu şekilde. Burada Kürtler’e
ilişkin yapılan tanımlamalar şöyle: “Kürtler
Türkiye’de her zaman yurttaşlık haklarından
yararlanmışlardır, siyasal ve sosyal bakımdan her
zaman işbirliği yaptıkları Türk hükümetini hiçbir
zaman yabancı bir hükümet saymamışlardır. TBMM’de
milletvekilleri vardır, hükümet yönetim işlerine
etkili olarak katılmaktadırlar.” Ardından gelen
cümle şu; “kullanılan ad ne olursa olsun, gerçekte
bir sömürge olacak bir ülkede, yabancı bir
devletin uyruğu durumuna geçmek üzere şimdiki
durumunu değiştirmek isteyecek tek bir Kürt bile
yoktur.” O zaman bu bölge, İngilizler’in mandası
altına verilmek isteniyor, hatta 25 yıllık
Cemiyet-i Akvam’dan böyle bir karar çıkıyor.
“Yabancı bir ülke boyunduruğuna tahammül
etmeyeceklerdir Türklerle birlikte yaşamayı tercih
edeceklerdir, tarih boyunca birlikte yaşadılar”
diyor ama, yıllar sonra Amerikan işgalini
onaylayan Kürtleri göz önüne
getirdiğimizde...
AH:
90’lar bunun tam tersini gösterdi
galiba?
AB:
Evet. Türkiye’nin kullandığı yaklaşımda bir kere
şu kabul ediliyor; Kürtlerin nüfus olarak en yoğun
olduğu bu bölgede, bu eyalette, Müslüman olan ve
olmayan Arapların azınlıkta olduğu. Bu Türk
tezinin içinde var zaten, Burası ortak bir
bölgedir, dolayısıyla bize verilmek durumundadır.
Günümüzde getirdiğimizde bu hususu, nüfusa ilişkin
gerçekçi olmak lazım. Kendi belgelerimize
uzandığımızda geriye dönük olarak, 1923 Ocak’ında,
burada Kürtler’in yoğun yaşadığını tespit etmiş
durumdayız. Dolayısıyla bir tez oluşturulacaksa,
buna tarihsel olarak bakmak gerekiyor. Tabii o
zaman Kürtlerin birlikteliği ile Arapların ve
İngilizlerin Musul vilayetinden çıkmasını
sağlamaya dönük olan teze kıyasla, yıllar
içerisinde Kürt politikasında gelinen noktaya
bakarsak, Türkiye’nin kendi Kürtleri ile
dışarıdaki yaşayan Kürtlerle olan ilişkilerinde
önemli ölçüde nasıl inisiyatifi kaybettiğini de
görüyoruz. Daha sonra nasıl gelişti bu süreç?
Lozan görüşmelerinde İngilizler özellikle petrolün
varlığı nedeniyle dönemin en güçlü ülkesi olarak,
meseleyi o zamanki BM ayarındaki Cemiyet-i Akvam’a
taşıyorlar. Burada da tabii ki İngilizler
Cemiyet-i Akvam’ın tapusunu elinde
bulunduruyorlar.
AH:
Bugünküne benzer bir durum, ama ülke ve kuruluş
isimleri farklı.
AB:
Öyle. Cemiyet-i Akvam’da İngiliz etkisi çok güçlü.
İstanbul’da Haliç Konferansı adı altında 1924’te
bir toplantı yapılıyor. “Önümüzdeki bir yıl
içinde, 9 ay içerisinde çözüm bulunacaktır Musul
sorununa” diyorlar. İstanbul’daki Haliç
Konferansı’a başkanlık eden Cumhuriyet’in kurucu
kadrolarından Ali Fethi Okyar Bey şöyle bir
konuşma yapıyor, diyor ki; “burası zaten Türk ve
Kürt halklarının ortak malıdır, zaten Anadolu’da
verilen mücadelede Türk ve Kürt halklarının ortak
mücadelesi olarak verilmiştir.” Bu süre içerisinde
yaklaşım bu, zaten pek çok kayıtlara baktığımızda,
mesela Takrir-i Sükûn öncesinde, Lozan devam
ederken, Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Kasrı’nda,
İstanbullu Bab-ı Ali’li gazetelerin sahipleri ve
başyazarları ile yaptığı 16-17 Ocak görüşmeleri
vardır; iki gün süre ile gelecekte rejimin
mahiyetini irdeleyen görüşmelerin yapıldığı,
soruların sorulduğu bir toplantıdır. Orada da
Kürtlük meselesinde, Cumhuriyet tarihinin
1925’ten sonra kabul ettiği Kürtlük meselesine
bakışın, Kürtlerin varlığı hususunun tam dışında
bir yaklaşımla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.
Mesela o toplantıda, Ahmet Emin Yalman Bey’in
Mustafa Kemal Paşa’ya yönelttiği Kürt meselesi
hakkındaki soruya, “iç içe geçmiş bir nüfus
yoğunluğudur, sınır çizmek çok zordur, nüfusun
yoğun olduğu bölgelerde özerklik esası
tanınacaktır” diyor.
AH:
İlginç.
AB: Bu
kayıtlarda, belgelerde var. 25’te de Şeyh Sait
isyanı çıkınca İngilizler diyor ki; “hani
Kürtlerle kardeştiniz, gördünüz mü işte dediğimiz
gibi siz zaten onları baskı altına alacaksınız”
vs. Daha
sonra Türkiye Cemiyet-i Akvam’dan çıkıyor,
Mustafa Kemal Paşa çok sert eleştirilere uğruyor,
Lozan’da İsmet Paşa ile Rauf Orbay aralarındaki en
sert münasebetlerden birinin, başbakanlık ile
dışişleri bakanı arasında geçen konuların başında
bu geliyor. Musul meselesi Mustafa Kemal Paşa’yı
ölene kadar çok rahatsız eden bir husus olur.
Hatta Hatay meselesindeki direncini de ona
borçlu.
AH: Bir
Musul meselesi daha yaşamamak
için.
AB:
Evet. Türkiye’nin temel kurucu belgelerine
başvuruyoruz, Lozan’a göre diyoruz,’e göre
diyoruz, Türkiye’yi bölen Sevrciler oluyoruz.
AH: Bu
konuda da çok ciddi bir dalga var anladığım
kadarıyla? Cumartesi günü kurulan yeni bir milli
dernek daha oldu kendine ‘vatansever’ diyen. Yine
bir kısım eski emekli subay, “temel amacımız,
Sevr’i savunanlara karşı Lozan’ı savunmaya
ilelebet devam etmektir” demişler. Benim gördüğüm
kadarıyla Sevr savunusu filan gibi bir tartışma
pek gündemde yok, en azından gazetelere yansıdığı
kadarıyla.
AB:
Aslında bunu söyleyenler Lozan’ı da doğru dürüst
okumuyorlar herhalde, bu temel belgelere gerçekten
iyi bakmak lazım, bunlar yazıyor orada. Bugün
politika oluştururken geçmişle olan bağlantısını
kurmak durumundayız. O dönemde, Türkiye’nin ortaya
koyduğu tezlerde özellikle Kürtlerin varlığı kabul
ediliyor, 25’ten sonra Şeyh Sait ayaklanmasıyla,
Kürtlerden Türk yapma projesine geçiyorsun.
Musul-Kerkük de arada eriyor zaten, bir daha bir
savaşı göze alamıyorsun. Bu arada İtalyan faşizmi,
Alman nazizmi geçiyor, ona karşı T.C. haklı olarak
bir dengeleme çabasıyla İngilizlere yakınlaşıyor.
İngilizlerle yakınlaşınca bu sorun külleniyor.
İtalyanların ve Almanların ilerlemeleri,
Arnavutluk’u İtalyanların işgal etmesi, genç T.C.
ile İngilizleri yan yana getiriyor. Zaten doğuda
Kürtler’e ilişkin ciddi bir sorun var. Bu mevzu
bir takım böyle esaslara bağlanıyor, 25 yıl süre
ile İngiliz mandası altına geçişme kararı çıkıyor,
ama 32’de Irak belli bir ölçüde bağımsızlığını
kazanıyor. Daha sonra izlediği mali hükümler
çerçevesi içerisinde son müdahaleye kadar tartışma
konusu olan belli bir yüzdenin alımı devam ediyor.
Önce bir para alınıyor, 500 bin sterlin, ardından
oradaki petrol gelirlerinin %10’u oranında bir
bütçeye irat, gelir kaydedilmesi sorunu geliyor, o
da kayboluyor, vs. Böyle tarihsel perspektif
içerisinde özetlemek mümkün.
AH:
Benim kafamı karıştıran bir nokta var, 90’lara
kadar bildiğim kadarıyla az önce bahsettiğiniz
Musul petrollerinden alınamayan ya da bir kısmı
alınan tazminat konuşulurken, 90’lardan sonra,
özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra bir artı değer
elde edilmesi konuşulmaya başlandı galiba.
AB:
Evet, “bir koyup üç alma.”
AH:
Bugün, “Musul’u almak, Erbil’in kaderini Ankara’ya
bağlamak”, vs. diye geçen hafta DYP partisi Mehmet
Ağar’ın açıklamaları vardı. Daha sonra bunun bir
mecaz olduğunu, ama yine de kaderin bir olduğunu,
büyüyen bir Türkiye’nin buraları da kendine
bağlayacağı gerçeğinin ortaya konduğunu söyledi.
Bu olabilecek bir şey mi? Yani Türkiye’nin Musul’u
alabilmesi ve burada barış ve kardeşlik havası
esmesi. Çünkü bunlar da konuşuluyor, “Osmanlı
döneminde bakın bunlar olmuyordu, Osmanlı gitti
şimdi Arap ülkelerinin durumu ortada, özellikle bu
Kürt bölgesinin de durumu ortada” deniliyor.
Mümkün müdür sizce?
AB:
Bizim güneyimizde, ‘bağımsız Kürdistan, bağımsız
Irak’ değil ki söz konusu olan, güneyde stratejik
ortaklığımız olan Amerika ile
komşuyuz.
AH:
Bittiydi galiba, bitmedi mi?
AB: O
ortakla bir komşuyuz, hiç bir zaman Kürtler de
kendileri bir şey yapamazlar ki, başkasının eliyle
bir bağımsızlık kazanmak ne kadar meşru bir şey,
onu da anlayamıyorum. Kürtlerin dayandığı yaklaşım
zaten, “Türkiye buraya müdahale etti mi Amerika
ile bir şekilde savaşmayı göze alacak kadar
ileriye gitmek zorundadır.” Yani 300 km.
güneyinizde burası sizin.
AH: Çok
ciddi bir yığınak gerekiyor herhalde burayı elde
tutabilmek için?
AB:
Kesinlikle, böyle bir yaklaşım gerçekçi mi, askeri
olarak ya da siyasi olarak anlamak pek mümkün
değil. Tamam Türkiye’nin her zaman Kerkük’e
ilişkin siyasi çalışmaları olmuştur, bu bölgeye
ilişkin siyasi çalışmaları vardır. Bu bölgede Türk
istihbaratı, askeri kanat, siyasi çalışmalar,
Dışişleri Bakanlığı, uzun yıllardır yapmakta. Bu
da normaldir, komşu bir ülkede, size yakın bir
nüfus yoğunluğu
içerisinde...
AH:
İran-Irak savaşından beri büyük de bir karmaşa
olan bir bölge.
AB: “Bu
bölgeyi işgal ederim, oradaki kuyuları alırım”
demek çok gerçekçi değil. Herhalde bu daha çok
mecazi anlamda söyleniyor, Türkiye’de
biliyorsunuz, böyle Kıbrıs üzerinden Kürt
üzerinden, Ermeni üzerinden, şimdi de Kerkük
üzerinden milliyetçilik ciddi olarak gündeme
getiriliyor. Eskiden buradan pompalanan
milliyetçilik sınırlı bir milliyetçilikti, çünkü
hafıza o kadar güçlü değildi. Bunu siyasette
malzeme olarak kullanmak, sınırları genişletme
sevdası ne kadar gerçekçi? Hakların aranması ayrı,
Türkiye’nin uluslararası tarihsel haklarının
aranmasına itirazım yok, ama bu işgali
gerektirebilir mi ve böyle bir askeri harekatın
getirecekleri, götürecekleri ne ölçüde
hesaplanmıştır onu bilemiyorum. Bu temelde şunu
gösteriyor; Türkiye’nin hem kuzey Irak’a ilişkin
geliştirdiği, zaman zaman dalgalara göre değişen
bir politikası olduğunu görüyoruz. Kendi içinde
Kürt meselesine bakışından da kaynaklanan bir
uzantıdır bu, bazı bocalamalar
oluyor.
AH: Herhalde bu son çıkışları da biraz
seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte okumakta fayda
var gibi geldi bana, çünkü çok büyük büyük laflar
ediliyor. Dün mesela Habertürk’te Basın Odası’nda
Mehmet Ali Talat konuktu, gazeteciler hakikaten
kendisini haşladılar görebildiğim kadarıyla. “Niye
Anavatan terimini kullanmıyorsunuz? Niye tek
devlet istiyorsunuz?” gibi neredeyse Annan
Planı’nı bir hainlik belgesi olarak koyarak.
(19 Mart 2007
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)