Ömer
Madra:
Emekli
oramiral Özden Örnek’in tartışma yaratan günlüğü
konusunu konuşacağız. Nokta dergisinde çok
kapsamlı bir haber yayımlandı.
Ali
Bilge:
2000 sayfalık bir hatırat, 1957 yılından itibaren,
Özden Örnek’in askeri eğitime katıldığından
itibaren tuttuğu iddia edilen, anı- günlük
demetinin içerisinden son yılların siyasi
meselelerine dönük, darbeleri de içeren 50
sayfalık kısmını,
Nokta dergisi gündeme getirdi.
Günlüklerin sahibi olduğu söylenen, dönemin Deniz
Kuvvetleri Komutanı olan Özden Örnek yalanladı,
bir yalanlama da Cumhurbaşkanlı’ğından geldi.
AH:
Cumhurbaşkanlığı neyi
yalanladı?
AB:
Anılarda,
Cumhurbaşkanı’nın da yer aldığı
bazı görüşmeler ve konuşmalar bulunuyor,
Cumhurbaşkanı, “böyle konuşmalar olmadı”
dedi. Ancak Cumhurbaşkanı dışında
bir yığın aktör var günlüklerde , dönemin
Kara Kuvvetleri Komutanı, Jandarma
Genel Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı,
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök gibi pek çok isim
var.
Hatıratın sahibi Özden
Örnek ve Necdet Sezer dışındakilerden, şu ana
kadar benim bildiğim, bir yalanlama gelmedi.
Onları da çok merakla
bekliyorum
doğrusu.
ÖM:
Hepimizin beklediği bir şey bu. Cumhurbaşkanı’nın
yalanlaması da bir cümlelik anladığım
kadarıyla.
AB:
Anılar
önce internet sitesinde yayınlanıyor,
ardından tamamı Nokta’ya geliyor, Alper
Görmüş de çok güzel bir şekilde ifade ediyor ,
“ele geçirdik” demiyor, “gönderildi” diyor. Ön
yazısı da son derece hoş, zarif bir yazı .
Bizim
tarzı hayatımız darbeler tarihidir, cumhuriyet
tarihimiz,
Tanzimat’tan bu yana siyasi tarihimiz
önemli ölçüde darbeler
toplamıdır. Ülkemizde, darbe sektörü bayağı iyi
çalışan bir sektör, bir türlü bunalıma girmiyor,
resesyonu yok bu sektörün. Sürekli devinim
içerisindeki bu endüstri, aslında askerler kadar
akademisyenlere ve gazetecilere de inanılmaz bir
deneyim, okuma, çözümleme
alanı yaratıyor. Türkiye’nin
darbeleriyle, darbe girişimleriyle ,
‘darbemsi meselelerle’
Türkiye’de yaşayan insanlar, yakından
ilgilenmek durumuyla karşı karşıya kalıyorlar.
Geriye dönük baktığımızda, 1950’den sonraki
dönemde,
3 tane darbemiz, 6-7 tane darbe girişimimiz
var.
ÖM:
1960’taki darbeden sonra bir başbakan, bir
dışişleri bakanı, bir de maliye bakanı asıldı.
AB:
Evet idamlarımız da çoktur. Enteresandır, idamları
yapan asker, idam ettiği kişilerin itibarı iade
edilirken selam durur! Çoğunlukla çok partili
demokrasiye geçildikten sonra darbelerden söz
edilir. 1938’le 1950 ve
1923-38 arasındaki
meseleler pek konuşulmaz. Bu dönemlere ilişkin
yapılmış bazı araştırmalar az da olsa
bulunuyor. Özellikle, Silahlı Kuvvetler içindeki
gizli örgütlenmeleri anlatan 1938-50
dönemine yönelik bazı
çalışmalar var.
1923-38
dönemi daha
kapalı bir dönem, bu döneme ilişkin çok fazla
şey bilmiyoruz. Ancak Cumhuriyet, çoğunlukla asker
kökenli insanların kurduğu bir yönetim olduğu
için, asker
ve İttihat Terakki kökenli bu insanlar
sürekli birbirlerini kollarlar. Dikkat ederseniz,
bu tür sızmalar, yani darbe girişimlerinin
dışarıya sızması aralarında uyumsuzluk
başladığında oluyor. Tarihte de hep
böyledir.
En eski askeri darbe girişimi ne zaman
olmuş biliyor musunuz? 1859 yılında olmuş, ama çok
komik, darbeyi yapanlar arasından birisi padişaha
jurnalde bulununca, darbenin başındaki kişi,
Tanzimat’ın Âli Paşası’dır, aynı zamanda soruşturma
kurulunun da başkanı olmuş. Ve birbirlerini,
kendilerini soruşturmuşlar! Yine bir kaç kelle
gitmiş. 1960 darbesinde de, aralarından birisi,
Samet Kuşçu, gider darbe yapılacağını
iktidara
ihbar eder. Darbeci arkadaşları, yani ihbar
edilenler önce gözaltına alınır, serbest
bırakılır, darbe olacağını ihbar eden Samet Kuşçu
tutuklanır, mahkum olur ve hapis
yatar. Benzer bir durum 12 Mart’ta da vardır,
darbeciler birbirlerine düşerler, bunu siz de ben
de biraz biliyoruz, malum 12 Mart öncesindeki, 9
Mart darbesi akamete uğrar.
ÖM:
Faruk Gürler.
AB:
Evet, Faruk Gürler ve Muhsin Batur ve
Cumhuriyet gazetesinin de seçkin
temsilcilerinin, dönemin ‘sol’ liderlerinin,
içinde yer aldığı Baasçı bir darbe
planlanırken, yine iktidar
paylaşılamaz, kimin cumhurbaşkanı, kimin başbakan,
kimin ne olacağı konusunda askerler arasında bir
birlik sağlanamaz ve darbe daha çok , Faik
Türün,
Memduh Tağmaç kontrolüne girer, ama 9 Mart
içinde yer alan kimi asli
unsurlar 12 Mart’ın da asli unsurları olurlar. Bir
kısım 9 Martçılar da diğer
arkadaşlarını “satışa getirmiş” olurlar. 9 Mart
generalleri de yargılanır, Madanoğlu, Celil
Gürkan, gibi generaller... Türkiye darbeler
alanında
ciddi bir külliyata sahiptir. Tanzimat’tan
bu yana araştırılırsa bilinmeyen daha neler neler
çıkar. 60
darbesinden sonra,
ihtilalin ilk çekirdek kadrosunda bulunan Talat
Aydemir, kendisinin kadroya dahil edilmemesini
içine bir türlü
sindiremez.
ÖM:
İkinci bir darbe denemesi.
AB: İki
kez darbe yapar. Burada komik hikâyelerden bir
tanesi şu, Ankara’da Saraçoğlu mahallesini
bilirsiniz, devlet erkânının lojmanları buradadır.
1940-85 arasında en üst düzey bürokratların
mekânıdır. 22 Şubat 1962’de ve 23 Mayıs 1963‘te
darbe girişiminde bulunan ve daha sonra Binbaşı
Fethi Gürcan’la birlikte idam edilen Harp Okulu
Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir’le dönemin
Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay aynı binada
oturmaktadırlar, Alt katta Talat Aydemir,
üstte de Genelkurmay Başkanı Sunay oturuyor.
Yani
sonuçta, alt komşu
üst komşuya darbe yapıyor! Komik bir durum yani, siz
siz olun alt komşuya hep dikkat edin, ne olur ne
olmaz! Böyle enteresan durumlar da olabiliyor.
Dolayısıyla, Özden Bey’in günlükleri ve orada
yazılanlar yakın tarihi biraz gözden geçirmiş
olanlar için kesinlikle şaşırtıcı
sayılmaz.
AH:
Burada ilginç bir nokta daha yok mu? Aslında demin
söylediklerinizden sonra çok ilginç bir yanı
kalmadı ama yine de bana ilginç gelmeye devam
ediyor. Genelkurmay Başkanı bypass edilerek kuvvet
komutanlarının yaptığı bir darbe, Genelkurmay
Başkanı bundan haberdar oluyor ve bir çeşit kulak
çekme ile konu kapatılıyor. Yani kendisine karşı
da yapılacak bir darbe anladığım kadarıyla
bu.
AB:
Manzarayı şöyle okumak lazım; mesela İkinci
Başkanı ve Kara Kuvvetleri’ni yanına
almadan darbe yapamazsın, İkinci Başkan önemli. 12
Eylül’de darbenin beyni, Genel
Kurmay 2. Başkanı Org.
Haydar Saltık’tır. Günlükleri incelediğinizde gerçekten
kuvvet komutanları arasında ciddi bir
uyumsuzluk var. Her şeyden evvel, günlüklerdeki
darbe planlamalarının olduğu süreçte, biz Açık
Radyo’da, darbe ve benzeri
gelişmeleri ve olasılıkları hep konuştuk. Açık
Radyo ya 2003’te katıldım sanıyorum ve
hatırlarsanız bu süreç hep böyle diken üstünde
geçti. Benim naçizane bir değerlendirmem vardı
Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkında, belki
Özkök üzerine ilk değerlendirmelerden biridir.
Hilmi Özkök’ün “dönem açısından bir şans olduğunu”
söylüyordum. Hem altına ayar çekmeye çalışıyor –bu
lafı kullandığımı hatırlıyorum- “hem de üstte
hükümete ayar çekmeye çalışıyor” demiştim .
“Cumhurbaşkanı’nın yapmadığı fonksiyonu Özkök
üstlendi” demiştim. Gerçekten Cumhurbaşkanı daha
çok taraftı ve gerginlik üzerine çalıştı. Hilmi
Özkök, bu zor görevi 4
yıl boyunca
yürüttü, bu süreci yönetmeye çalıştı,
günlüklerde bu durum
anlaşılıyor, ne kadar zor bir görev.
Sürekli her yemekte darbe yapalım diyen bir komuta
konseyi var. Tabii burada tonlar farklı, yani
Özden Bey ile Aytaç Bey’in yaklaşımıyla, Uygur’la
Fırtına’nın
yaklaşımları farklı, ciddi uyumsuzluk ve çözülme
var. Yani “nerede eski darbeler!” dedirtecek bir
çözülme ve uyumsuzluk var, Darbe için bir model
kuramıyorsunuz, gerekçe oluşturmakta sıkıntı
içindesiniz, darbe yapmak suretiyle destek bulan
bir
siyasal güce dönüşemiyorsunuz. Askeri,-
silahlı
güç,
siyasal güce dönüşemiyor. Günlükler, Özkök
yorumumuzda bizi haklı çıkarttı. Özkök
faktörünü bu nedenle hatırlatmak istedim. 2006
Ağustosu’nda
Hilmi
Özkök’ün, Genel
Kurmay Başkanlığı’nı bırakırken yaptığı veda
konuşmasında dikkatimi çeken bir husus vardı;
programlarımızda bu konuşmayı da değerlendirmişiz.
Konuşmasında diyor ki; “Geçmişe yönelik detaylı
bir değerlendirme ve özeleştiri yapmayacağım.
Modern
teknolojinin yönetilenler gözünde liderleri, her
yaptığı bilinen bir konuma getirdiği, bu teknoloji
çağında geçmişte olup bitenleri herkes
bilmektedir. Komuta ettiğim dönemin
değerlendirilmesini TSK’na mensuplarına
bıraktım.” Hemen arkasından da Özkök, 2
yıl boyunca konuşmayacağına basına
söylemişti.
Darbe
günlüklerinin geçtiği dönem
halen devam eden dönemdir, alerjik bir
dönemdir,
2002 sonunda AKP
iktidara geliyor, geçmişte siyasi İslam
bağlantıları gündemde, değiştiğine kimse
inanmıyor. 2 Kasım 2002 günü
seçimler oldu, 5 Kasım günü “bu işi nasıl
devirebiliriz” diye toplantılar başladı hem askeri
cenahta , hem sivil cenahta. Ancak, TSK’nın 2003
sonrasında, 28 Şubat benzeri bir model
üretemediğini günlüklerden anlıyoruz. Yapamıyorlar
bir türlü mutabakat sağlayamıyorlar, aslında
üzerinde durulması gereken, analiz edilmesi
gereken,
önemli olan budur. Bir gerekçe ve
model üretemiyorlar ve bir çözülme söz konusu.
Ancak, bazı önemli farkındalıklar da var. Mustafa
Kemal’e ilişkin yorumlar enteresan, kendi
içlerindeki kapanıklığı da tahlil ediyor. Tabii
bunlar sayın Örnek tarafından yalanlanıyor, ancak
üç aşağı beş yukarı, TSK içindeki dönemin
generallerinin -yaklaşık 200 küsur general
var-
emekli olduktan sonraki açıklamalarında ve
eylemlerinde bu halet-i ruhiyeyi görebiliriz. Pek
çok üst generalin ‘darbe ve darbemsi işlerin’
sözcülüğünü üstlendiğine bizzat şahit
olmuştuk. Ancak günlükler, kendi aralarındaki itiş
kakışların da ciddi bir profilini veriyor. Elbette
diyalogların düzeyi ve kalitesi hakkında
da..
ÖM:
Peki Özden de “günlük yoktur, mevcut değildir”
diyor öyle mi?
AB:
Evet, “komutanlık süresi içindeki randevu
defterimdeki bilgilerden derlenmiş toparlanmış”
diyor. Şimdi böyle bir iddia ortaya konmuş, iddia
da “darbe”, hem de 2 darbe, birileri -ki içerden
birileri olmadan olmaz-, darbe
iddialarını içeren günlükleri bir yayın
organına
getirmişler, bunlar yayımlanmış, ortalığın
yıkılması lazım, meselenin soruşturulması lazım,
hem kamuoyu araçları tarafından hem de esasen
hukuki olarak. Ancak merkez medyada olması gereken
ses çıkmadı bu günlüklere ilişkin. Hukukçular da
sessiz bir vaziyette. Örneğin barolar nerede? Bu
iddiaların soruşturulması
gerekmiyor mu? Sonuçta önemli bir haftalık dergi
bunu gündemine taşımış, bağımsız
bir yayın politikası olduğunu da görüyoruz,
bağımsız bile olmasa iddialar
çok önemli dikkate alınması gerekmiyor mu?
Hukukçuların konuyu incelemesi
soruşturması
gerekmiyor mu?
ÖM:
Milliyet köşe yazarlarından Hasan Cemal de
bu konuda bir şey yazmış “Nokta’nın bu
yayınına kayıtsız kalınamaz diyor. Emekli
oramiralin bu günlüğü tutmadığını varsaysak bile
yine de yayına kayıtsız kalınamaz çünkü yargı bu
işe yarar” diyor.
AH:
İşlenmiş olan suç nedir acaba? Aslında biliyorum
ama...
AB:
Şimdi ikimiz aynı radyoda program yapıyoruz,
ikimiz de AKP’den hoşlanmıyoruz, iktidara
karşıyız, kafa kafaya verip bir darbe
planlamasına girişiyoruz, Darbenin adına da
“açıkgöz” diyoruz
diyelim. Yaptığımız
her şey gizli, gizli bir örgüt kurup, böyle bir
darbe girişiminde bulunduğumuzda, hukuksal ve
siyasal olarak, demokratik sistemi, anayasal
sistemi
kaldıran yapılandırmalar içerisinde
oluyoruz, değil mi? Bir süre
sonra
durum ortaya çıkıyor ve yargılanıyoruz.
Şimdi darbeciler olarak biz
yargılanıyoruz da , bunu asker yapınca niye
yargılanmıyor? Niye soruşturma kapsamına
alınmıyor, alınması çok özel izne
bağlı?
28
Şubat’ta,
Batı Çalışma Grubu’nu ve faaliyetlerini ,
gözümüzün önünde açıkladılar, TSK içerisinde gizli
örgüt kurmak mubah bir şey midir? TSK görev ve
yetkilerinde darbe yapmak ve
gizli örgüt kurmak sayılmış mıdır? Batı
Çalışma Grubu kimdi, neydi, neler yaptı? Bütçesi
var mıydı? Bütçesini kimler harcadı? vs. Gizli
bir örgüt
değil miydi? Nokta dergisinin
yayımladığı
günlüklerde yazılanlar ve daha sonraki
“Ayışığı” darbesine ilişkin çizelgeler, ciddi bir
mesai harcandığının
göstergesi.
Pek
çok kişi ciddi bir zaman harcıyor, teşkilat
var,
enerji var, harcama
var, örgüt var ve gizli yapılıyor işler. Neden
yapılıyor? Seçimle gelen ve beğenmediğiniz
iktidarı uzaklaştırmak için. Efendim,
ben de beğenmiyorum, darbe mi yapmalıyım, gizli
örgüt mü kurmalıyım? Çok ayrıntılı işlerdir
bunlar..
ÖM: Çok
ayrıntılı şeyler var. 2003 sonlarına doğru Erdoğan
hükümetine karşı, 1997’de yapılan ve ‘post modern’
diye adlandırılan darbenin bir yenisini yapmak
üzere hazırlık yapıldığı iddiası var bu sayfaların
arasında. Medya ile temas var, bazı işadamlarının
da nabzı yoklanmış.
AH:
Sadece bununla kalınmamış, aslında planlamanın
bence en tehlikeli yanlarından biri belki de ‘halk
hareketi’ başlatılması. Üniversitelerin,
sendikaların sokağa dökülmesi, ‘Cumhuriyet elden
gidiyor’ şeklinde bir durumun yayılması, ardından
darbe yapılması ki şu anda Atatürkçü Düşünce
Derneği’nin başkanı o dönemin Jandarma Genel
Komutanı Şener Eruygur bu tip kampanyalar yapmaya
devam ediyor, eğer doğruysa günlükte şöyle
geçiyor; darbe durumu ortaya çıktıktan sonra, illa
ve illa devam etmek isteyen, Şener Eruygur olmuş
yine.
ÖM:
Cumhurbaşkanı ile ilgili olarak ne söylendiğini
bilmiyoruz tabii, ama, “akşam Cumhurbaşkanı’nın
yemeğine gittik, sanki ümidini kaybetmekte
olduğuna dair intiba uyandı” şeklinde ifadeler
var, hatta eşi de Kara Kuvvetleri Komutanı’na
eğilerek, “siz de gidince ne olacak?” demiş gibi
bir açıklama var. Sezer’den de “Nokta
dergisinde yazılanlar gerçeği yansıtmamaktadır”
şeklinde çok kısa bir açıklamayla yalanlama
geldi.
AB: İki
tane yalanlama var, biri günlüğün sahibinden, biri
de cumhurbaşkanından. İkisinin dışında günlüklerde
bir bölük insan var, gazeteciler, üniversite
rektörleri, işadamları... Bunların hiçbirinden ses
yok şu ana kadar, bu nedenle
halihazırda günlüklerin önemi daha da artıyor.
Günlüklerde
saptanması gereken önemli hususlardan bir tanesi
de şu: TSK’nın kendi iç bünyesi içerisinde
gerekçeli bir darbe modeli üretemediğini
görüyorsunuz. 28 Şubat modeli bile iş
yapamıyor.
“Darbeyi sivillerin
üzerinden yapalım” mantığı geçerli, fakat
işleyemiyor. Günlüklerdeki darbecilikle 28
Şubat’ın farkı ne? 28 Şubat’ta, ‘STK’ denilen
TİSK, TÜSİAD, TOBB, TURKİŞ gibi kuruluşların ve
diğerlerinin desteğini alıyorsunuz, -elbette,
bunlarda
nasıl sivil toplum kuruluşlarıysa, bütün
tarihleri boyunca darbelere onay verdiler, darbe
anayasalarını onayladılar, üstelik bunların çoğu
çıkar örgütleridir, hatta kimileri, vergi benzeri
katılım bedelleri alırlar, emekli askerlere
harcarlar, bu nedenle de sivil değildirler- bu
sefer bu örgütlerin bile desteğini
alamıyorsunuz, yanaşmıyorlar, dolayısıyla ‘hain’
oluyorlar. Basın da yanaşmıyor. Basının da
meseleye çok katkıda bulunacak bir konumda
olmadığını görüyorsunuz. Dolayısıyla ittifak
toplayamıyor. Yandaşı nereden toplamaya çalışıyor?
Asker dışı diğer güvenlik bürokrasisinden , yargı
bürokrasisinden, yüksek öğrenim bürokrasisinden -
kusura bakmasınlar ben
bunlara ‘akademisyen’ diyemiyorum- bir rektör
gidiyor bir kuvvet komutanına “abi, YÖK
başkanlığına
aday olayım mı?” diyor, Komutan da
diyor ki “ biz komite konseyinde konuştuk, falanca
olacak, sen olma, bekle” diyor.
Düşünebiliyor musunuz durumu? İnsanın tüyleri
diken diken oluyor; rektörsünüz, YÖK’e başkan
olmak istiyorsunuz, Kuvvet Komutanı’na gidip “aday
olayım mı?” diye soruyorsunuz, “yok, olma” diyor o
da. Bunlara akademisyen, bilim insanı falan denir
mi?
ÖM:
Aslında bir de Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın
basının TSK’ye karşı tutumunu ‘olumlu’ ve
‘olumsuz’ diye not edip, olumsuz olanları da
akredite etmemesi, şeklinde bir andıç vardı. Andıç
doğrudur, 12 Ekim’de çalındı, siyasi ortam dikkate
alınarak bekletildi ve 8 Mart’ta devreye sokuldu
deniyor.
AB:
Andıç hazırlamak, TSK’nın görev ve hizmet
kapsamında bir şey mi, böyle bir şey biliyor
musunuz? Yani TSK andıç hazırlar, sivil kuvvetler
andıç hazırlamaz, Ali Bilge andıç hazırlarsa
mesela, ‘vatansever generaller’ ve ‘vatan sevmeyen
generaller’ gibi bir ayrım yapsam. Doğru bir şey
mi yapmış olurum?
ÖM:
Asıl sormak istediğim şeylerden bir tanesi de,
bunca darbeden sonra, sayısız insanı çok ciddi
olarak bir olumsuz şekilde etkileyen, ölüm, hapis,
işkence, işsizlik ve pek çok ciddi manevi soruna
da yol açan bu darbelerin sonunda, Türkiye’de bir
türlü işleyen iyi bir demokrasi de kurulamadığı da
göz önüne alınırsa, neden sürekli olarak darbede
ısrar ediliyor? Darbe işe yarayan bir şey değil
gibi görünüyor çünkü sürekli olarak yenilerinin
yapılmasına yol açıyor. Bir tanesinden sonuç
alınsa mesela, harika bir rejim kursalardı
darbelerden bir tanesinde, mükemmel bir demokrasi
getirseydi darbeciler o zaman belki iyi olurdu ama
yapamadılar.
AB: Bu
umman bir konu.Türkiye Cumhuriyetinin kurucu
kadrolarına baktığımızda,
Osmanlı’nın son döneminde görev almış,
geçen yüzyılın ilk yıllarında serpilmiş askeri
bürokrasisinin egemenliğini görürüz. Paşaların
oluşturduğu askeri yapı, cumhuriyeti kurmuştur.
Öncelikle kuruluştan gelen meseleler, yaklaşımlar
var.
Temel de askeri kadrolar ‘malın
sahibi biziz,
cumhuriyetin sahibi biziz,
demokrasiden ziyade cumhuriyet önemlidir,
sahipliğimiz
kolay kolay da kalkmaz” diyorlar.
Siyasi
ve iktisadi bir güç
odağı haline gelmişler. 82 anayasası ile birlikte
veto ve vesayet altında bir parlamento
kurgulamış,
yasama ve yürütme cılız ve yetersiz. Dikkat
çekilmesi gereken diğer önemli husus da şu;
günlüklerde yazılan darbe
mesaisi
sırasında, askerin
yönetim içinde etkisinin azaltıldığı, demokratik
adımların ivme kazandığı AB süreci işliyor.
Ve darbeci günlüklerine göre,mevzi
kaybediyorlar, gerilemek
zorunda kalıyorlar. Askerin sistem
içindeki etkinliğinin azaltılmasına yönelik
gelişmelerin, yani demokratik gelişmelerin,
askerin gerilemesinin, darbe pozisyonlarının
polarize olmasında, çözülmesinde, topyekûn hareket
etme kabiliyetini yitirmesinde, son olarak deşifre
olmasında ciddi katkısı olduğunu düşünüyorum. AB
süreci, TSK’yı hem darbeye teşvik ve sevk
etmiştir, hem de darbenin gerçekleştirilmesine
engel olmuş, darbecilerin çözülmesine, gerekçeli
model üretememelerine neden olmuştur. Ayrıca AB süreci
kadar; darbe günlüklerinin tutulduğu dönem
içindeki 3 devedişi konuyu kenara
bırakarakmeseleyi analiz etmek yanlış olur. 1-
Kıbrıs’ta çözüm arayışları 2- Irak tezkeresi, ABD
ilişkileri, Kürt sorunu 3- AB gelişmeleri. Bu
konuları ve yapılamayan darbeleri birlikte
değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.
Tabii
burada bir gazeteci olarak beni en
fazla
heyecanlandıran, aklımdan çıkaramadığım şu;
‘gazetecilik’ şu anda Hilmi Özkök’ü ve
Aytaç Yalman’ı
konuşturmaktır. Çünkü önemli aktörlerden
ikisi
onlardır. Özkök
hakkında söylenenleri
anımsayalım, ismi ‘gerici’ye, ‘gavur
paşa’ya çıkarılmıştı, nitekim anılarda da görülüyor,
Özkök çok önemli, girift bir konumda. Bundan
sonraki aşamada, yeni
gelişmeler ve açıklamalar beklemek lazım, ama
zamanını tayin etmek pek mümkün değil. Önümüzdeki
günlerde Cumhurbaşkanlığı konusu var.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri genelde sancılıdır.
Düşünün, Atatürk vefat etmiş, Meclis’te İsmet
Paşa’nın
Cumhurbaşkanlığı oylaması yapılıyor, Meclis
askerler tarafından kuşatılmış durumda. Kolay
değildir bu işler, hep böyle asker işin içindedir.
1973 cumhurbaşkanlığı görüşmeleri yapılırken,
askerler tarafından Meclis koridorları
basılmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 15 gün
var, -ki
bundan sonraki
programımız sanıyorum adayın belirlenmeye
çalışıldığı günlerde olacak. Şu günlerde, iktidar
darbe günlüklerine kayıtsız gibi görünüyor.
Elbette, cumhurbaşkanlığı sürecinde psikolojik
olarak günlüklerden
yararlanmaya çalışacaktır. Günlükler,
Meclis’e getirilmesi gereken bir konu aslında,
gerçekten böyle planlar var mı, bir
araştırma
komisyonunun kurulması lazım, en önemlisi
yargının incelemesi lazım.Danıştay baskını, Hırant
Dink cinayeti gibi mevzularla rejimi kollayan,
sivil olan ve olmayan örgütlenmelerin bağlantısı
nedir? Hırant Dink olayında bütün devletin
kurumlarının içinde yer aldığını, iktidar karşıtı,
rejim koruyucusu ‘sivil’ örgütlenmelerin içinde
bulunduğu, siyasal partilerin gençlik
uzantılarının, resmi örgütlerin içinde bulunduğu
ortaya yavaş yavaş çıkmaktadır. Dolayısıyla, darbe
günlüklerine ilişkin meseleyi bu bakış içinde
değerlendirmekte fayda var. Bizim, gazetecilerin,
akademisyenlerin yakından
izlemesi
gereken bir
durum, hiç
gündemden düşürmeden kovalamalıyız. Ayrıca
günlükler, TSK’nın entelektüel zaviyesini,
ciddiyetini, terbiyesini, mesai kalitesini anlamak
için de önemli belgeler aynı zamanda. TSK’nın
farkındalıklarını
anlaşılması ve sorgulanması için de önemli
bir doküman. Bizim görevimiz sorgulamak, zaten biz
bu işi bu süre içerisinde yaptık, yani sivilleşme
yanlılarıyla,
Türkiye’de yönetimde askerin etkinliğinin
devam etmesini isteyenler arasındaki
çatışma-mücadele devam ediyor. Hayatımız zor,
bunları konuşmak da zor.
(2 Nisan 2007
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)