Ömer
Madra:
Bugün konuşacak çok fazla şeyimiz var; Cumartesi
günkü 370 bin ila 400 bin kişinin katıldığı
Cumhuriyet mitingi, Genelkurmay Başkanı’nın
konuşması ve Cumhurbaşkanı’nın Harp
Akademileri’nde yaptığı konuşma. Ayrıca
Nokta baskını ve cumhurbaşkanlığı
tartışmaları, Erdoğan’ın adaylığı... Nereden
başlasak?
Ali
Bilge:
Gerçekten bunaltıcı bir süreç, Cumhurbaşkanı’nın
açıklamasının olduğu Cuma günü bir toplantıdaydım,
diğer arkadaşlara ben aktardım Cumhurbaşkanı’nın
konuşmasını. Herkes birbirine bir baktı,
“gerçekten böyle bir tehdit altında mıyım?”
İktidar yanlısı milletvekilleri ve bürokratlar da
vardı o panelde. Hiç kimse kendi hayatında böyle
bir tehdidi algılamadığını söyledi, ama böyle bir
kesim olmakla birlikte, mitingde de gördüğümüz
üzere, Türkiye’de çok ciddi, dikkate alınması
gereken, laiklik üzerine hassasiyeti son derece
yüksek bir kitle de var. Bunu
da dikkate almak gerekiyor ve bu görmezlikten de
gelmemek gerekiyor her şeyden evvel. Doğru
bulursunuz bulmazsınız o ayrı. Cumartesi günkü
toplantı bu anlamda siyasi karar yapıcılar
açısından dikkate alınması gereken bir olay, medya
açısından da öyle ama medyanın bir kısmı bu
meseleyi çok fazla önemsemez göründü. Bu meseleyi
bir kenara derkenar etmek gerekiyor; katılırsanız
katılmazsınız o ayrı. Çünkü Türkiye’de benim
şahsen kuşağımı en fazla etkileyen şeylerden biri,
1980 darbesinin toplumdaki kabulü ve daha sonraki
82 anayasa oylamasının %92 oy oranıyla kabulüdür.
1 Mayıs mitinglerine katılan insanlar bile bu
anayasaya karşı çıkmamışlardı; çünkü Türkiye’de
böyle askerin her daim başında bulunmasını,
rejimin başında bulunmasını isteyenler, zaman
zaman bozulmasını isteyenler, cumhuriyeti
demokrasinin önüne koyan kesimler var. Onlara
sorduğunuzda, ki bunu çok yaşıyorum, son dönemde
28 Şubat sonrasında bu son derece arttı,
“cumhuriyet bir demokrasi mi, demokrasi mi
cumhuriyet?” şeklinde, her daim cumhuriyetle
ilgili önceliklere bakan, demokrasiyi hiçe sayan
toplumsal kesimler var. Bu bir olgu, böyle
bakanlar insanlar da var. Hatta o mitingi
televizyondan izlerken gözümüzün önünden pek çok
şerit geçti; 1970’lerin önemli bir meydanıydı,
şimdi pek bi özelliği de kalmadı Tandoğan’ın, ama
orada konuşan arkadaşlarımıza, hocalarımıza
baktığımızda, “nereden nereye geldik, orada
faşizme karşı mitingler yapılırdı, demokrasi
cephesi faşizme karşı oluşturulan mitingler
yapılırdı” diye geçirdim. Şimdi arkadaşların
çoğunun darbeci olduğunu gördük, aslında böyle bir
yarılmanın varlığını hep görüyoruz Türkiye’de,
özellikle 28 Şubat bir turnusol oldu bu konuda
önemli ölçüde. Yani, Türkiye’de kendini ‘aydın ve
demokrat’ olarak tanımlayan kesimlerde bir değişim
ve yarılma yaşanıyor, milliyetçiliğin hortladığı,
ulusalcılık denilen bir hareket başladı.
Ayrıca Cumhuriyet Mitingi’nde siyaset
yoktu, toplumsal proje yoktu, heyecanı yüksekti
ama böyle bir mitingin sahibinin bir siyasi akım
olması lazım. Arkada siyasal bir temel görünmüyor
...
Avi
Haligua:
Olmaması için de özel bir çaba sarf edildiği belli
oluyor, herhangi bir siyasi partinin ya da
herhangi bir siyasi grubun ne bir pankart
taşımasına ne de bildiri yapmasına, kendini
tanımlamasına izin verilmemiş. Tartışmalı bir
durum sayılabilir belki bu anlamda.
AB:
Tabii tartışmalı bir durum, çünkü böyle bir
söylemi siyasetleştirmek gerekir, sadece
‘devlet’le olmaz, yani katılın katılmayın içinde
siyasetin olmasını yakalamanız lazım. O zaman,
rejimin siyasetle olan bağlantısını
kuramadığınızda da varolan o 370 bin, 400 bin,
kimilerine göre 1 milyon tepkinin siyasetleşmeden
orada bulunması açıkçası
bu konumu zedeliyor. Bunun siyasetleşmesi lazım,
bir olgu karşısına bir proje koymak gerekiyor,
onun için siyasetle bağının da olması lazım. Bu
büyük bir eksiklik bence, ama diğer unsur da bunu
görmezlikten gelmek, bu olguyu hiçe saymak. Böyle
bir duyarlılık var, evet, Türkiye’de orada homojen
bir kitle yok, içinde her türlü kesimden gelen
insanlar var, ama bunların bir ortak noktası var.
Mesela onlarla konuştuğumuzda “darbe istemiyoruz
ama işte...” diyorlar. Türkiye’de, özellikle
kentlerde yaşayan ‘beyaz Türkler’ kesiminde askeri
rejim konusunda çok ciddi bir istek vardır, her
daim de olmuştur.
ÖM:
Evet, pek çok sorun var, bütün eski hükümetler
döneminde olduğu gibi yine yolsuzlukların devam
ediyor olması, ormanların korunmamasından çevre
kirliliğine kadar her konuda “ordu göreve!” diye
düşünmek galiba mümkün oluyor. Başörtüsünden
duyulan rahatsızlığın ya da Cuma günleri çalışan
devlet memuru bulunamamasından şikayetin dile
getirildiğini, New York Times’ın “Türkiye
ikiye bölünmüş manzara arz ediyor” şeklindeki
yorum haberinde de okuyoruz. Herkesin bir başka
şikayeti var ama nasıl bir alternatif istendiği
yolunda fazla bir bilgi yok
herhalde?
AB:
Benim “siyasetle bağ kurmak” derken demek
istediğim o.
ÖM:
Cumhuriyet gazetesi bugün “bir miladın
başladığını” söylüyor ki onu görmek çok kolay
değil. Ya da “büyük bir ulusal uyanış” olduğunu
dün yazmıştı.
AB: Bu
kesim olduğu kadar, rejimin bir tehdit altında
olmadığını ileri süren, AKP’nin böyle bir rejim
tehdidi yaratmadığını söyleyen çok geniş de bir
kitle var. Bu mitingi Atatürkçü Düşünce
Derneği’nin başkanı olan zatın, aynı zamanda son 2
haftadır bir darbeci iddiasıyla karşı karşıya
kalması ve bu konuda bir söz söylememesi, bu
konuda herhangi bir araştırmanın yapılamaması ile
maalesef bu mitingi darbecilerin mitingi haline
getirilmiştir. Dikkat çeken hususlardan biri de bu
kişinin konuşmaması.
AH:
Nokta dergisinde çıkan son haberlerden
beri, Şener Eruygur, Atatürkçü Düşünce Derneği
adına, gördüğüm kadarıyla pek bir açıklamada
bulunmadı. Daha çok başkan yardımcısı düzeyinde
açıklamalar, basın açıklamaları birbirini izledi.
AB:
Sonuçta bu onların da kendileri açısından zor bir
duruma karşılık geldiğini gösteriyor. Yani
Türkiye’de şöyle bir şey var, meclis kurulalı 87
yıl olmuş, cumhuriyet 85 yaşına gelmiş,
cumhuriyetin kuruluşuna ilişkin bir takım doğum
hataları da var. Cumhurbaşkanı diyor ki “rejim
tehdit altında”, peki o
zaman soramaz mıyız, “85 yıl boyunca rejimin
tehdit altında geldiği bu noktada, madem böyle bir
itiraf var, bunca yıl rejim nasıl tehdit altında
yaşatıldı?”.
Halbuki
Türkiye’nin bugün konuşması gereken, başlangıçtaki
doğum hatalarına ilişkin hususlar. Bir kısım diyor
ki “laiklikle ilgili hususları tartışalım”,
Aleviler bunu söylüyor, Sünniler bunu söylüyor,
“bu devlet değil mi?” diyen var, “bunu bir
tartışalım, burada bir doğum hatası var” diyor,
öbür tarafta “etnik hususla ilgili bir doğum
hatası var” diyor birileri. Siz 70 yıl sonra
realite tanıyorsunuz, 80 yıl sonra “sorun vardır”
diyorsunuz ama bunları tartışmıyorsunuz. Öbür
tarafta azınlıklar problemi, “bunlar Sevr”
diyorsunuz, bu doğum hatalarını masaya yatırması
gereken Türkiye bir yarılma yaşıyor. Bunu böyle
görmeyen, Türkiye’de laiklik kavramına sadece 1923
kontratı ile bakan ve bu etnik meseleye 1923-24
kontratıyla tek taraflı konulmuş kontratlarla
bakan, azınlıklarla ilgili meselelere de böyle
bakan bir statüko oluşturulmuş. Statüko bunu
tartışmaya gelmiyor, çünkü bununla yaşıyor,
bununla besleniyor, bunun konuşulmasına tahammül
ettiği zaman Türkiye’de bunu değiştirmeye
çalıştığı vakit varlığı kayboluyor. Dolayısıyla
bütün mesele burada tıkanıp kalıyor, rejim de bu.
Dolayısıyla bütün bu gelişmelere baktığımızda
burada bir yarılma var.
ÖM:
Başka bir teknik problem de var, başbakanlıkta
aşağı yukarı beşinci senesini tamamlamakta olan
bir siyasi kişilik var, “Erdoğan 5 yıldır başbakan
olmasından sonra cumhurbaşkanlığı yapamaz,
başbakan olabilir ama cumhurbaşkanı olamaz”
diyorsunuz. Burada bir teknik izaha muhtaç çok
önemli bir soru var.
AH:
Anladığım kadarıyla teknik bir yaklaşım yok, daha
çok hissi bir yaklaşım var, çünkü “eğer Başbakan
Erdoğan cumhurbaşkanı olursa şu, şu, şu sonuçları
doğurur” gibi bir şeyi söyleyen kimseyi görmedim,
sadece “rejim tehdit altına girer” gibi daha
muğlak, daha çerçevesi belirsiz ifadeler
var.
ÖM: Ama
ilginç bir tartışma konusu değil mi bu
şimdi?
AB:
Kesinlikle. Ben şöyle bir şeyle karşılaştım; -isim
vermek olmaz kişilerin onayını almadan- 28 Şubat
zamanı çok üst düzey bir bürokratımızla, saygın
bir hukukçumuz olan bürokratımızla konuşuyorum,
Susurluk da patlak vermişti ondan kısa bir süre
önce ve her şey ortalığa dökülüyordu, dedim ki o
kişiye, “bunca tecrübenize rağmen, bakın bu
Susurluk meselesinin üzerine gitmek
durumundasınız, Türkiye’nin gerçeği burada
yatıyor.” “Şunu söyleyeyim sana, bu devlette
Kürtçüleri ve dincileri engellemek gerekiyorsa,
Susurluk benim mubahımdır” demişti. Hiç unutmam,
öyle bir bakış açısı vardır Türkiye’de. Yıllar
yılı bu devleti bu bakış açısı yönetti, statüko
dediğimiz kavram bunun içerisinde, bu tür
insanlardan oluşuyor zaten.
Dolayısıyla,
siz seçimle gelen ve her şeyi emanet ettiğiniz
kişinin cumhurbaşkanlığına “hayır” diyorsunuz.
Neye geliyor olay, “karısının başı kapalı”
noktasına geliyor. “Evet, başı kapalı olmasa
rahatlayacağım” diyenlere de rastlıyoruz, böyle
bir ruh hali, psikolojik bir engel, alerjik bir
durum var meseleye böyle bakan insanlarda. Tanrı
aşkına gelin, şöyle bir bakın, milli gelirin 1/3’ü
bankacılık sistemiyle hortumlandı, siz bu konuda
hiçbir tepkide bulunmuyorsunuz, sosyal ve siyasal
haklarımız, demokratik haklarımız konusunda
tepkide bulunmuyorsunuz, buraya gelince “hayır
olmaz!” Türkiye’de böyle bir kesim var,
demokrasiyi öncelikli gören değil, sadece
cumhuriyetin temelini, laiklikle etnik yapıyı tek
başlık altında gören, ve bunun dışına çıkamayan,
böyle düşünen aydınlar, kadınlar, erkekler, vs.
neyse böyle bir kesim var. Bunların bakış açısı
böyle, “hayır olamaz” diyor.
ÖM:
Evet, ilginç, bu tepki konusunda bir şey gözüme
çarptı, Ahmet İnsel’in Radikal 2’deki
yazısında imzasının kime ait olduğunu vermediği,
internette dolaşan bir metinden bahsediyor, ünlü
bir tiyatro sanatçısı ve güldürü ustasının
imzasının altında bulunduğu bir metinden, “bu
iktidarı Çankaya’da görmektense ölmeyi isterim.
Hiçbir boka tepki göstermemiş bir millet olarak
buna da tepki koymayacağız. Umarım ordu buna izin
vermez, bütün askeri darbelere karşı olmuş bir
insan olarak canım darbe istiyor. Yobazlıktan çok
sıkıldım, yarın askeri darbe olsa çok mutlu
olurum. Bunlar camilerine gitsinler, beni de
askere alacaklarsa alsınlar anasını satayım,
Arabistan mıyız biz?” demiş. Hepsini de hapse
atsınlar diyor sonradan. “Bunların hepsi hapse,
yarın sabah bile çok geç!”.
AH:
Aslında
bu cumhuriyet yürüyüşü bağlamında yapılmış bir
açıklama değil. Yaklaşık 2-3 ay önce yapılmış ama
tabii yine aynı.
AB: Bu
zihniyet var ya... Ben 10 yıldır bu tip insanlarla
yaşıyorum, özellikle Ankara’da bunu her iki adım
başında görürsünüz, inanamayacağınız kişilerle,
siz de o mitingde eski arkadaşlarınızı gördünüz.
ÖM:
Görmedim de duydum, ben de katılamadım çünkü
mitinge, katılmadım daha
doğrusu.
AB:
İnanamayacağınız derecede böyle bir ayrışma söz
konusu ve bu psikoloji içerisinde, farklı
düşünceler içerisinden gelen 370 bin kişi doldurdu
orayı. Türkiye’de siyaset yapanların, karar
vericilerin, siyasi karar alıcıların bu meseleyi
görmezden gelmesi mümkün değil. “Rejim tehdit
altında” diyenler, rejimi bu anlamda tehdit
altında görüp, buna inananlar, hatta çılgınca
buradaki mevzuya iman edenler, tartışmaya bile
yaklaşmayanlar, konuşmayan bir kesim var
Türkiye’de ve bu kesimin saikleri üniversite
içerisinde, yargı bürokrasinin içerisinde, askeri
bürokrasi içerisinde, sivil bürokrasinin
içerisinde de güçlü bir
konumdadırlar.
ÖM:
Evet, “ellerindeki aritmetik böyle olmasını
gerektiriyor, ne yapalım, susalım mı?” demiş
mesela aynı metinde bu ünlü tiyatro sanatçısı ve
güldürü ustası. “Eğer bu hükümet Çankaya’ya
çarşaflarıyla, türbanlarıyla çıkacaklarsa ben bu
Türkiye için boşuna mı sanat yapmışım, öleyim daha
iyi” diyor. Burada ben bir de şeyi anlamıyorum,
tartışmamız gereken noktalardan bir tanesinin şu
olduğunu düşünüyorum; %34 oyla mesela %66’lık,
yani 2/3’lük çoğunluğa Meclis’te sahip olunduğu
gerekçesiyle, daha ilk seçim günlerinden beri
devam etmekte olan bir tartışma bu.
AH: AKP
ile CHP de bunun kötü olduğunu söylüyorlardı,
seçimin ardından konu her ne kadar gündeme
gelmediyse de onlar açısından.
ÖM:
2002’den beri bu tartışma var. Benim anlamakta
hakikaten güçlük çektiğim bir nokta var, bu yeni
genel seçimleri kazanan iktidara gelen AKP, bu
siyasi partiler kanununu ve bu düzeni kendisi
getirmemişti, hatta bundan mağdur olduğunu da
söylüyordu.
AB: Biz
bunu 15 yıldır tartışıyoruz.
ÖM:
Geldikten sonra da gerek seçim barajı, gerekse bu
eşitsizliklere yol açan sistemin devamına, her iki
parti de, yani muhalefet partisi olan CHP de ve
buna karşı olan basın organları da hiç karşı
çıkmadılar. Şimdi nasıl şikayet ediliyor?
“Aritmetik böyle olmasını gerektiriyor, ne
yapalım, susalım mı?” diyor, elbette susmamalılar
ama bunun gösterisinin yapılması filan da gayet
yerinde, iyi bir şey böyle gösteri yapılması buna
karşı, ama bundan sonra da “o zaman ordu darbe
yapsın, Büyükanıt darbe yapsa sabah erkenden
kalkıp, davul, çalıp kutlarım. Askeri düzene
razıyım, faşist olarak algılanmak istemiyorum, ama
bulunduğumuz duruma bakınca askeri düzene de
razıyım” zihniyeti biraz tuhaf
yani.
AB:
Tuhaf tabii, bunu siyaseten açıklamanın, siyasi
dille açıklamanın yanı sıra biraz sosyal psikoloji
ile toplumsal psikolojik kavramlarla açıklamak
lazım. Çünkü gerçekten bu psikoloji bir cinnet
halini de yaratabiliyor. Ben Cumartesi günkü
toplantının en azından kazasız belasız geçmiş
olmasından dolayı mutluyum, Türkiye’de biz o
meydanlarda neler yaşadık, ne kanlı olaylar
gördük, bir gece içerisinde Türkiye’de insanlar
şehirleri kana boyadılar, Maraş olaylarını, Çorum
olaylarını, Sivas olaylarını, Tokat olaylarını,
Kayseri olaylarını unutmayalım. Baltalarla adam
kesildi bu ülkede, bir anda, bir kıvılcım
çaktığınız anda birbirine girer, bunları göz
önünde bulunduralım. Ülkede bu yarılmanın
varolduğunu, siyaseten bu sürecin nasıl, hangi
mecralarda değiştirilebileceğini, ya da yolunun
nasıl demokratik bir mecra içine çekilebileceğini
düşünmemiz gerekiyor. Yoksa bu ruh haliyle, alt
komşu üst komşuya darbe de yapar, keser de, ben
bunu çok net, yıllardır burada yaşıyorum,
birbirimizle konuşma dilini kaybediyoruz. Bundan
dolayı da gerçekten son derece mutsuzum, onun için
siyasi karar vericilerin ve medyanın ve kamuoyu
oluşturacak kesimlerin bu yarılmayı, bu
derinleşmeyi göz önünde bulundurarak siyasi karar
alma süreçlerine girmesi
gerekiyor.
ÖM:
Murat Belge’nin Cumartesi ve Pazar günleri,
Radikal gazetesinde yazdığı, “Tuhaf günler”
ve “Gergin ilkbahar” başlıklı iki yazısında da
böyle bir kaygı var. Yani “aynı kelimeleri
kullanarak birbirinin tam karşıtı sözler söylemek
mümkün, zaten çoğumuz bunu yazıyor” dedi. Avi’yle
de daha önce tartıştığımız bir meseleydi bu.
“Örneğin ben de Türkiye’nin hiçbir zaman bu kadar
ciddi tehdit altında bulunmadığını söyleyebilirim,
ama Sezer’in kastettiklerinin tam karşıtını
düşünerek” diye yazmış. “Türkiye’de ciddi bir
tehdit olduğunu söyleyebilirim, yani bu ortamda
sokakta ve kitlesel görünümlü olan şeyi demokratik
olanla özdeşleştirmek, eğer gerisinde bilinçli bir
saptırma niyeti yoksa çok eksik bir durum
değerlendirmesi demektir. Biz kendi tarihimizin
özelliklerinden ötürü sokağa çıkan her kalabalığa
demokrasi işareti gibi bakmaya koşullanmış
olabiliriz, ama İtalya’da faşizm ve Almanya’da
nazizm de kitle hareketleri ile iktidar oldu.
2007’nin Türkiye’si, 1920’lerin İtalya’sını bu
anlamda yakalamıştır artık” diye
bitiyor.
AB: Çok
güzel, benim söylemek istediğim bu 370 bin kişilik
kitlenin içerisinde siyaset, demokrasi, yani bir
talep, proje, yok ortaya konulan, sadece “Tayyip
Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın!” diyorlar ve bir
kısım da küreselleşmeye ilişkin ve anti-Amerikancı
görüşlerin buluştuğu tınılar var. Demokratik
sistem içerisinde insanların görüşlerini, böyle
kitlesel bir biçimde dile getirmesi son derece de
yararlı bir taraftan. Ama Türkiye demokrasisine bu
mitingin bir katkısı yok bana göre, darbe isteyen
insanlar olabilir, darbemsi işler isteyen insanlar
olabilir, o anayasanın devamını isteyen insanlar
olabilir ve bu iktidarı istemeyen, bu iktidarın
başındaki kişiyi cumhurbaşkanı olarak görmek
istemeyenler olabilir. Bu ülkede ulusalcılar,
milliyetçiler, faşistler de olabilir ama bu ülkede
bunları istemeyenler de ciddi bir
çoğunluktur.
ÖM:
Doğrusu tuhaf günlerden geçtiğimizi söyleyen,
“hatta geçiyor muyuz, o da çok belli değil” diye
biten ikinci yazısında da Murat Belge’ye kısmen
katılmak mümkün olabilir.
AB: Şu
anda viraja girmiş durumdayız, bu virajı doğru
dürüst alabilirse Türkiye, -bunun emarelerini de
görüyorsunuz ama virajın içindeyiz, devrilebilir
de-, yaralı bereli de tekrar yola devam edebilir.
Bütün bunların sonucunda yine demokratik sürecin
kazançlı çıkacağını düşünüyorum, bu gerilimi, bu
yarılmayı, bu toz-dumanı sonrasında belki
hissedemeyeceğiz, bunlar bizi çok yoruyor, çok
bunaltıyor. Bu süreci tamamen yıpranmadan atlatmak
tabii ki tümüyle mümkün değil, ama ben kazançlı
çıkacağını düşünüyorum.
Bu arada
Nokta dergisindeki arkadaşlarımızın
yaşadıklarına da değinmeden geçmek mümkün değil.
Bu konuda medya duyarsızlığını vurgulamak lazım,
aynı şekilde Şemdinli meselesinde hükümetin
izlediği tavrı, AKP’nin demokratlığını
tartışmıştık hatırlarsınız, ne kadar demokrat olup
olmadığını Şemdinli olaylarında yorumlamıştık.
Savcının apar topar meslekten ihraç edilmesini
hatırlıyoruz, siz o süreçte bu tavrı alırsanız,
günlükleri yayımlayan Nokta yöneticilerin
sorgulanmasını ve derginin basılmasını
göğüsleyemezsiniz.
ÖM:
Orada yargı ikiliğinin de ciddi problem olarak
ortaya çıktığını söylememiz
mümkün.
AH:
Olan biten her şey savcının nezaretinde oldu,
sadece izniyle değil, o yüzden haberi olmaması
mümkün değil olan bitenden.
AB:
Tabii.
ÖM:
Nokta dergisinin son sayısında Ahmet
Altan’ın yazdığı gibi, “Şemdinli olaylarında
savcının meslekten alınmasına hiçbir şekilde karşı
çıkmayıp göz yumduğumuz zaman, artık hukuku
savunmak daha güç olabiliyor” diyordu. Onu da
dikkate almak gerekir. Yalnız Türkiye Gazeteciler
Cemiyeti, Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler
Derneği, bağımsız olarak da çeşitli radyo,
televizyon ve gazetelerden gelenler dayanışma
gösterdiler basın özgürlüğü açısından, bu da
pozitif bir şey.
AH:
Gazetelerde büyük bir tantana da çıkmadığını
söylemek lazım.
AB: 12
Eylül sürecinde görülen uygulamalardan bir
tanesidir bu tür
yaklaşımlar.
ÖM:
Evet, bir tür polis devleti görüntüsü çizildiğini
inkâr etmemize imkân yok
doğrusu.
AB:
Zaten bütün hepsine, yani 3-4 başlık altında bir
arada baktığınızda, gerçekten o virajın içerisinde
olduğumuzu tespit ediyoruz, ama bu gerilimin
nereye yöneleceğini, nereye boşalacağını, nasıl
gelişeceğini herhalde önümüzdeki günlerde
göreceğiz. Herkes kilitlenmiş durumda, her sözün
altından “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olacak,
olmayacak mı?” mevzusu çıkıyor, ama herhalde
önümüzdeki konuşmamızda bu iş netleşmiş olacak.
ÖM:
Evet, virajın içinde biraz savrularak gidiyoruz.
(16
Nisan 2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)