Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
TOBB Genel Kurulu'ndan İzlenimler
31/05/2007

Ömer Madra: Dün TOBB’nin toplantısına katılarak Açık Radyo adına da izlemiş olmanız bizi çok sevindirdi. İsterseniz oradan başlayalım. Daha sonra da 27 Nisan elektronik açıklamasının -ya da muhtırasının- da üzerinden tam bir ay geçmişken, bir ayda olup bitenleri, sizin deyiminizle “virajın içinde savrularak geçen” bir ayda neler olup bittiğini özetleyelim.

 

Ali Bilge: Dün, Açık Radyo  adına TOBB Genel Kurulu’nu izlemeye gidişimin nedenlerinden biri de, “acaba son  bir ayın  özetini görebilir miyim?” düşüncesiydi.

 

ÖM: Gördünüz mü?

AB: Kötü bir özetini gördüm, TOBB  muhtıradan  sonra ilk defa  liderleri bir araya  topladı. Son bir ay içinde çeşitli  törenler dışında ilk defa bir araya geldiler. Geçen sene TOBB’un genel kurulunda dört lider el ele  kürsüye  gelmişlerdi, hatırlarsınız basında epey yer etmişti bu fotoğraf. Son bir aydır, Türkiye, Ankara, nefret ve şiddet hakimiyeti içinde yaşıyor. Hem şiddet var, hem  nefret hakim, hem de  korku. Korku  zaten başından itibaren var, geliştirilen büyük korku tünellerinden geçerek  cumhuriyet mitinglerine ve muhtıraya, muhtıradan sonraki bu siyaseten hakimiyetsiz duruma geldik. TOBB Genel Kurulu da böyle bir ortamda gerçekleşti.

TOBB  ortamı  yumuşatmaya çalışıyor, ciddi gerginlik var,  bu süreç  sert geçiyor.  Şiddet ve  nefret artıyor, masasının üstüne konmuş  silah var, Türkiye  bu şekilde viraj almaya çalışıyor. TOBB’un Türkiye siyasetinde özel bir yeri vardır. AKP iktidarı  döneminde, programlarımızda bir kaç kere değerlendirmiştik TOBB’u. TOBB, son beş yıl içerisinde önemli ilerlemeler kaydeden bir kuruluş, atağa geçti, eskiye göre daha çağdaş bir anlayışa kavuştu. Muhafazakârlıktan liberalliğe doğru adım attı, yerelden, korumacılıktan dışa ve rekabete dönük anlayışlara doğru ilerledi; en azından tepe yönetimi için bunları söyleyebiliriz. TOBB, AKP’nin iktidar süresi boyunca, hükümet ederken, teknik yardım aldığı, feyz aldığı en önemli kuruluşlardan biriydi. AKP’nin TÜSİAD’la gelişmiş münasebeti yoktu. Çevreden gelen siyasi hareketin TUSİAD’la   yoğun teması olmamıştı, olması da beklenemezdi. MÜSİAD’la da ilşkileri elbette vardı, ama bu kuruluş yeterli değildi, MÜSİAD zaten çok küçük bir kuruluş. Dolayısıyla, 3 Kasım  2002 seçimi sonrasında kurulan hükümetlerin yakın destek aldığı kurumların başında TOBB geliyordu. TOBB da, eskiye göre, kaba saba fikirler yerine, daha rafine, entelektüel sermaye üretmeye, siyasi partilere fikri sermaye üretmeye ve  duruş sergilemeye başladı ve bu yeni duruşuna uygun yapılanmalar içinde oldu. Dolayısıyla, AKP iktidarı, TOBB’dan çok önemli bir destek aldı, kendine yakın buldu. Destek sadece bundan ibaret kalmadı, AKP ile iç devlet mekanizmaları arasında olmayan irtibatların kurulmasında, çözülemeyen konulara ilişkin adımlarının atılmasında kimi aracılıkların yapılması biçiminde de gelişti, özellikle ilk 3 sene daha yakın mesaileri oldu. Aslında TOBB, genelde sağ partilerin çok ciddi bir aday deposudur, uzun yıllardan beri, Demokrat Parti’li yıllardan itibaren böyle devam etmiştir. TOBB’un genel sekreterleri, TOBB’un başkanları, yönetim kurulu üyeleri siyasetin içinde olmuştur. TOBB’un iller ve ilçelerdeki başkanları siyasi partilerin yönetimlerinde yer almışlardır. Aslında  politik bir  kuruluştur, belirleyicidir. İktidar süresince, zaman zaman TOBB-AKP ilişkilerinde, AKP’lileri bile rahatsız eden boyutlarda yakınlık olduğu da dile getirilmiştir.

 

Ancak, son bir buçuk yıl içinde AB sürecinin de tavsamasıyla birlikte, ülkede  bazı afaki gelişmeler yaşanmaya başladı. Şırnak olayları, Danıştay  saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması ve ardından gelen cinayetler. Aslında başından itibaren  AKP’nin geriletilmesi gerekiyordu, AKP’ye tahammülün zerresi yoktu, ancak ilk üç yıl boyunca, AB süreci ile dünyanın gözü Türkiye’deydi, sular AB yönünde akıyordu, üstelik  beklenen iktisadi kriz de bir türlü gelmiyordu, dış ekonomik konjonktür  AKP’ye ve iş dünyasına yarıyordu, büyüme ve kolay dış borçlanma gerçekleşiyordu. Bu süreci daha ayrıntılı açıklamak, genişletmek mümkün. AKP’nin AB, AB’nin  de Türkiye heyecanını yitirmesiyle birlikte yaşanan gelişmeler, olaylar, muhtıraya kadar geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de, biliyorsunuz işadamı örgütleri, -bunlara STK deniyor, ama  ‘işadamı örgütleri’ demek daha doğru- çeşitli açıklamalarda bulundular; örneğin, 27 Nisan’dan bir gün önce, TOBB, Abdullah Gül’ün adaylığını yanlış bulmadığını beyan etti, bir gün sonra da muhtıra oldu ve muhtıradan sonra, iş dünyası örgütlerinden olan TÜSİAD’dan, bugüne kadar darbe ve muhtıralarda  görmediğimiz bir açıklama  geldi, muhtırayı hem demokrasiye yapılmış bir müdahale olarak nitelendirdi hem de AKP’yi eleştirdi. Uzun süre, TOBB bir açıklama yapacak mı diye beklendi, oradan çok güçlü bir açıklama  gelmedi, yani yapılan müdahaleye karşı, TÜSİAD kadar netlikte bir karşı koyuş gelmedi, ama dün yapılan toplantıda, özellikle TOBB Başkanı, mevcut anayasanın yetersizlikleri ve sivil bir anayasa yapılması hususuna değindi. AKP iktidarı, biliyorsunuz, önce muhtıraya sert bir açıklamada bulundu, ama  bu tutumunu sürdüremedi, bana göre zavallı bir görünüm arz ediyor hükümet. Mağduriyetinden dolayı ağlayan bir hükümet pozisyonuna doğru ilerliyor. Dün de özellikle Başbakan’ın açıklamalarında, mağduriyet üzerinden yakınmalarını gördük. Diğerleri de zaten belliydi,  Deniz Baykal’ın konuşması, klasik bir Deniz Baykal konuşmasıydı ve yarayı daha fazla kanatmaya dönüktü, tamamen seçim ortamı taktikleri...

 

Avi Haligua: Bir de, standardın dışında, uzun bir konuşma değil miydi Baykal’ın konuşması.

 

AB: Evet.

 

AH: Ben de televizyondan seyrettim, olabildiğince, bazı bazı koptuğum anlar oldu, ama genellikle seyretmeye çalıştım. Benim anlayabildiğim kadarıyla, TOBB şöyle bir mesaj vermeğe çalıştı; sisteme dair bir sorun olduğunu ve partilerin bir araya gelerek bu sorunu çözmesini istediği mesajını verdi gibi geldi bana.

 

AB: Sonuçta sistemle ilgili sorunlar bir şekilde dile getiriliyor, 82 anayasası yerine  yeni bir sivil anayasa yapılmalı önerisinde bulunuluyor. TOBB bunları  söylüyor, ama burada tüm parti liderleri ve TOBB da, silah çekenle ilgili hiçbir şey söylemiyorlar.  Esas mesele burada, böyle bir garip durum var. Masaya silahı koyana ilişkin değerlendirme yok,  siyasi parti liderleri ve diğer örgütler, masaya silahı koyanı, muhtırayı vereni, temel  bir veri, ön koşul olarak kabul ederek konuşmaya başlıyor. Türkiye’de sorun burada zaten, yani siz onu tam bir gerçeklik olarak kabul edip,  onun üzerine bütün bunları konuşuyorsanız, orada bir sakatlık var demektir. Bu anlamdaki tarihsel bulanıklık devam ediyor, daha önceki programda da söyledim, kişisel olarak 22 Temmuz seçimlerinin siyasi krize çözüm bulabileceğini zannetmiyorum. Zaten  geçen  bir aylık sürede, hakimiyetin gittikçe muhtıra verenler lehine döndüğünü de görüyoruz, sivillerin ve demokrasinin lehine değil. Silahların gölgesindeyiz, bu durumda  seçime  gidiliyor. Silahların gölgesinde bazı ittifaklar yapılıyor, adımlar atılıyor.

Sırasıyla neler yapıldı ve neler olabilir? Buna bakalım. Birincisi, mevcut parlamento çoğunluğuna karşın, AKP’ye cumhurbaşkanlığı seçtirilmedi, -Erdoğan ve Gül değil,  AKP’den cumhurbaşkanı  seçtirilmedi, sonuç bu-, birinci aşama tamamlandı. Bundan sonraki aşama da, mümkünse yine AKP’den  birinin cumhurbaşkanı seçilmesinin önlenmesi, hatta  AKP’nin birinci parti olarak parlamentoya  gelmesinin önlenmesi, hükümet etmesinin ve herhangi bir hükümete katılmasının önlenmesi, son aşamada  da AKP’nin gömülmesi.


Bütün bu süreçler demokrasiyi, var  olan  yarım yamalak sivilleşmeyi ve demokratikleşmeyi  oyuyor,  gün be gün kötüleştiriyor. Bunu polisin yetkilerinin arttırılmasında hemen görüyorsunuz.

 

İkinci bir vurgun dalgası Kuzey Irak meselesinden geliyor. AKP’yi çökertmek,  demokrasiyi hiçe saymak , önemsememek, geriletmek anlamına geliyor bugünkü konjonktürde. Kuzey Irak meselesinden vurmaya başlıyorsunuz. Cumhuriyet mitingleri işlevini tamamladı, laiklik ekseni üzerinden AKP ciddi olarak yumruğu yedi, ringin üzerinde, ama sersemlemiş bir vaziyette. İkinci dalga  Kuzey Irak üzerinden gelecek, “zinde kuvvetlerin Kuzey Irak müdahalesini önleyen bir hükümet  Kürtlerin  geriletilmesini  engelleyen bir hükümet” vurgusu üzerinden  geliyor 2. dalga.  Dolayısıyla burada bunları tümüyle okuyup alt alta yerleştirilirsek, bildik bir üçlemeyi yeniden söylemek gerekiyor. Türkiye’de hakim olan korkuların bir kaç tüneli var; bunlardan bir tanesi bölünme tüneli, bir tanesi irtica tüneli, bir tanesi de ‘bizde  Batı’nın gözü var”, yani  azınlıklar tüneli.  Lozan’dan bu yana gelen, kazılan  3 tünel. Bunlardan azınlık korkusu tüneli , son yıllarda, Ruhban Okulu, azınlıklar hakları, azınlıkların kiliseleri gibi  taleplerin dillenmesiyle, bu konuların konuşulur olmasıyla ,  biraz aralanır gibi oldu, içeriye biraz ışık  girer gibi oldu ve  Hrant Dink ’ı öldürdük, böylece mesele önemli ölçüde bertaraf edildi. Yanıt kanlı oldu, Trabzon’da rahibin öldürülmesi, Dink’in katli, Malatya katliamı. Cumhuriyete sahip çıkıldı, bu mesele de bu tartışma da burada donduruldu, durduruldu. Öbür taraftan, cumhuriyet mitingleriyle birlikte, “laiklik üzerine hiçbir tartışma olamaz, yapılamaz, yaptırmayız” düsturu  ile  örülen irtica tünelinde korku, baraj tünellerine benzer bir şekilde fışkırdı. Malumunuz, ülkemizde 1923 sonrası tanımladığımız laiklik üzerine, bir dirhem tartışmayız, tartışmamıza , konuşmamıza izin vermezler, onların istediği ve tanımladığı şekilde bu iş devam edecektir,  bu konuyu tartışmaya açan siyasi harekete cumhurbaşkanı seçtirilmez. Laiklik hiç ilerlemez mi, geliştirilemez mi, konuşulamaz mı? Artık bu konuyu da durdurduk, dondurduk.  Hükümeti serseme çevirerek, demokrasiyi yoğun bakıma aldık, AB ile ilk temas edecek  siyasetçinin haline yanarım ben, artık  bu konuyu da  tartışmayacağız, en azından  bir süre.

Şimdi sıra geldi Kürt tüneline, malum bizim Kürt sorunumuz  yoktur!  İki yıl önce “ürt sorunu vardır” diyen, Diyarbakır’da açıklama yapan Başbakan,  gerileye gerileye  bugün bu konuda iç devlet refleksiyle birlikte hareket edip Kürtlerin parlamentoya girmesini engelleyici tedbirlere imza attı. Bitmek tükenmek bilmeyen korkumuz Kürt meselesi. Hep korkalım bölüneceğiz  diye, ‘çözüm’ diyelim, ama çözmeyelim. 22 yıldır devam eden savaş var, ama  ne gam!  Sorun yok, ama tenkil var!  Cumhuriyetimiz  çözmediği 3 soruna, 3 korku tüneline enerjisini varını yoğunu  gömdü. Şuncağız demokrasisini gömdü.  Hâlâ başa dönmüş düşüncelerdeyiz.   Dolayısıyla, bütün bunlar, veri kabul edilen bu  koşullar, masaya silah koyanın belirlediği şartlardır. Şimdi siz, “gelin biz bunun üzerinden bina edelim” derseniz,  zaten mesele daha da çıkmaza gidiyor demektir.  Özetle TOBB toplantısına geldiğimizde, ortada TOBB’un “bu işe  sivil çözüm bulmalıyız” talebi var,  ama hiç kimse masaya silah koyana dönüp bir şey söylemiyorsa,  o zaman kısa dönemde çok fazla mesafe alınması mümkün değil demektir.


ÖM: Ahmet İnsel’in dünkü Zaman gazetesinde Nuri Akman’a verdiği mülakatta, “darbeler, muhtıralar dönemi nasıl biter?” sorusuna cevap olarak söylediği, “ufkumuzda maalesef her zaman var darbe, asker de zaten bu müdahale tehdidini 27 Nisan muhtırasında ifade etti. Darbenin bir dayanağı olan iç hizmet kanunun değiştirilmesi meclisin iradesine bağlı, ama sadece kanun değişikliği ile darbe tehdidini kalıcı biçimde savuşturamayız, toplumun çoğunluğu buna ‘hayır’ demezse, açık veya örtük muhtıralarla yaşamaya devam edeceğiz. Yani başta muhafazakârların, ordunun en güvenilir kurum olduğunu ifade ettiği bir toplumda, çok kolay sivilleşme ve demokratikleşme yaşayamayız” diye bir ifadesi var.

 

 

AB:  Dün TOBB yöneticileri ile yapılan sohbette de  soruldu . TOBB Başkanı, “bu ülkede orduyu sevmeyen yoktur, varsa da % 3-4 tür” diye  söze başladı.  Diğer bir soru, “peki demokratik sivil güçlerin girişimiyle muhtıra önlenemez miydi?” Elbette bu  sivil güçlerin ne kadar demokrat olduğuna bağlı, Türkiye‘de siviller ve örgütler sözde  liberaller ve muhafazakârlar demokrat olamadılar, hâlâ  hamlar.  Son bir ay içinde bazı kuruluşlar ve kişiler, en azından, “ele güne karşı rezil olduk canım”  vaziyetleri  yaşıyor, “canım kardeşim, iç mekanizmalarla hal edilemez miydi?” mevzusu var. “Asker haklı, ama  vitrini bozmadan yapamaz mıydı, façayı bozmak gerekli miydi?” diyen kesimler, kişiler var. Bu tavır bence önemli, deşmek lazım, içine bakmak lazım, diğerlerinde pek olmayan bir durum bu; örneğin, “TOBB, iktidara da Genelkurmay’a da yakındır” diyalogları vardır. Bu  işin,  daha düzgün yapılabileceğini ifade edenler, TOBB gibi  kuruluşların neden fonksiyon üstlenmediğini sorguluyorlar. Bu tür sorgulamalar da önemli, bunun da içine bakmak lazım, daha  öncekilerde bu tür sorgulamalar  görülmez. En azından bir öncesinde, 28 Şubat’ta yoktu, böyle bir yaklaşım. 

 

Aslında  şu anlaşılıyor ki, mesele sadece Abdullah Gül’ün ve Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının önlenmesinin ötesinde, topyekun 2000’li yılların başından itibaren, demokratikleşme hamleleri sonucu ortaya çıkan tablo, AB sürecinin  hızının azalması nedeniyle  de,  bu süreç  hazmedilmemiştir. AKP’yi bertaraf etmekle birlikte, aslında Türkiye’nin ileri demokrasiye ulaşması, masaya silahı koyanlar tarafından  istenmiyor. Yani geniş demokrasi, askerin vesayetinin ortadan kalkması istenmiyor. Son yıllarda bizim programlarımızda dile getirdiğimiz  demokrasinin gelişmesi, ilerlemesi, kalitesinin artırılmasına dair  pek çok husus, cumhuriyetin zinde güçleri tarafından hazmedilmemiştir, benimsenmemiştir.  Esas mesele burada;  Kürtlerin  kendilerini kültürel olarak temsil  etme hakkı olmasın, laiklik üzerinden gelen tartışma olmasın, bir esneklik sağlanmasın ve azınlıklarla ilgili hiçbir husus da ortaya dökülmesin. Yani üç temel konuda yaşanan sorunun  ortaya  konması, genişleyen ve işleyen demokrasiyle birlikte tartışılması ve çözüm üretilmesi  istenmemektedir.

 

ÖM: O zaman da, “bu üç temel mesele bir şekilde gündeme gelmeyince, meclise ne lüzum var?” diye bir soru da insanın aklına gelmiyor değil.

 

AB:  Evet Ankara’da hâla bir meclis var, garip ama gerçek, farkında mısınız, meclis harıl harıl  gece gündüz çalışıyor, bir yığın yasa çıkıyor, bunların listesini çıkartmıştım. Aslında normal bir düzende olsak, Ekonomi Politik programımızın ismine uygun bir şekilde bunları  konuşmamız gerekiyordu. Mesela sendikalar kanununda değişiklik yapıldı dün, korucularla ilgili bir yasa çıktı, yeni bir kurum kurulmuş, merkezi finans ihale, hazineyle olan ilişkileri vs. ilgilendiren. Bir yığın kanunlar, teklifler var bu arada bunlar da geçiyor. GAP’la ilgili bir şey var mesela.

 

ÖM: Mera yasası var.

 

AB: Ve meclis çalışıyor, sanki illa tankın genel kurul salonuna mı girmesi gerekiyor, çalışmalar  devam ediyor. Geçenlerde iktidar partili bir milletvekili ile konuşuyorduk,   “yahu işimiz başımızdan aşkın” dedi. Ben de “ne anlamda işiniz?” var dedim, “bekleyen yasalar çok” diyor. Garip bir durum, bir yandan böyle bir şey var, bir yandan Ulus’taki patlama oluyor, 6 kişi ölüyor ve Başbakan bakanlarıyla gidiyor, yarım saat sonra Genelkurmay Başkanı kuvvet komutanlarıyla gidiyor. Yürütmeye ilişkin görünüm bu. Herkes birbirinden nefret ediyor, şiddet hakim, göstermelik bir yürütme var, yani yürütme bir şeyleri yürütüyor ama sallanıyor ve  daha da sallanması, ringden düşmesi için her koşul var. “Seçimlerin olup olmayacağı belli değil”  değerlendirmeleri de yapılıyor, bir tartışma konusu da şu ;  herhalde basına yansımış durumda, “eğer meclisten tezkere geçerse bu bir savaş halidir, savaş hali de seçimleri erteletebilecek bir olaydır” deniyor.

 

AH: Halk tarafından, yani oy verecek olan seçmen tarafından diyelim, bu durumda, sessiz karşılanmasının altında, galiba biraz da, Ankara’da patlayan bomba, ya da İzmir’de yapılan tatbikat sırasında bulunan suikast silahları ve patlayıcılar, bunun devletin zirvesini ya da turistik yerleri hedef aldığını anlatan haberler vs. derken ciddi anlamda bir teyakkuz olduğuna dair bir his var. Sanki her an her yerde bir bomba ya da silah ortaya çıkacak.

 

AB: Tabii, Genelkurmay Başkanı “daha büyük şehirlerde bekleyebiliriz” dedi. Ankara’da patlama olurken 30 bin kişiyle Cudi ve Gabar’da operasyon sürüyor, Şırnak’ta mayın patlıyor.

 

ÖM: Evet. Ayrıca F-16’larla ilgili sınırda bir ihlal olduğu Genelkurmay Başkanlığı tarafından açıklanıyor internet sitesinden. Ayrıca da ihlal üzerine Diyarbakır’daki bölge harekat merkezinden alarm uçaklarının kaldırıldığı, fakat Türk F-16 uçakları bölgeye gitmeden Amerikan uçaklarının Türkiye hava sınırından çıktığı bildiriliyor. Eğer çıkmasaydı, Türk ve Amerikan F-16’ları arasında bir çatışma çıkabilir miydi diye düşünmüyor değil insan. Çok endişe verici.

 

AB: Kuzey Irak sınırında bizim yığınağımız var, o yığınağa ilişkin  kontroller yapılıyor sürekli. Biz, “Kuzey Irak’a bugün mü girelim yarın mı girelim, mesele hükümet yetkisinde mi, mecliste mi?” noktasındayız. İçeride bir yığın operasyon yapılıyor  ve  Ulus’ta patlama oluyor. Üstelik bunu PKK üstlenmiyor, hâlâ üstlenen de yok değil mi?

 

AH: Hatta PKK reddetti, hiçbir bağlantısı olmadığını açıkladı.

 

AB: Garip bir  durum.

 

ÖM: ABD de bu son ihlal üzerine, “bir kaza olmuş olabilir” diyor, Gül de olaydan haberi olmadığını söylüyor dışişleri bakanı olarak. “Amerikalılar da şaşkın” diye bir takım ibareler gazetelerde yer alıyor ve “şaşı bak şaşır” durumu devam ediyor.

 

AB: Bu arada özel temsilci meselemiz var onu unuttuk, o da şaşkınlık yaşıyor.

AH: Gerçekten fotokopi makinesi, faks makinesi istenip de alınamamış olması ya da bunun hükümet tarafından engellenmiş olması ihtimali mümkün müdür?

 

AB:  Yazılanlardan bildiğim kadarıyla, temsilci  atandığında Başbakanlık içerisinde bir süre diyalogsuzluk söz konusu oldu, Başbakanlık tarafından, “Başer kendi başına işler yapıyor, bizimle hiçbir ilişki kurmuyor” türünden şikâyetler, oldu,  “ben buraya geldim, karargâhımı da buraya getiriyorum” yönlü  bir yaklaşım da diğer taraftan vardı, yani  çift taraflı  gayri ciddi bir durum söz konusuydu. Ancak, eğer devlette birini  çalıştırmak istemiyorsanız,  onu oradan bezdirecek kadar imkân verilir yetki sahibine, ama bu farklı bir durum, bence bu tavır, bu temsilci hikâyesinde yaraya merhem olmayacak, başarısızlıkla sonuçlanacaktı.  Başer’in emekliliği tartışıldı, emeklilik ve terfi nedeniyle kendi arkadaşlarına da buruktu, kendi arkadaşları ile çok uyumlu olduğunu da zannetmiyorum.Hükümetle uyum içerisinde çalışamadı, ama durumun böyle rezil rüsva hale getirilmesi, herhalde bize mahsus bir şey olsa  gerek. Ancak, devlette eğer birisini çalıştırmak istemiyorsanız bürokratik imkanlar tükenmez.

 

ÖM: En ilginç noktalardan biri de bu kargaşa içinde, İzmir’deki tatbikatta görüldüğü gibi birbiriyle saatler boyunca aynı tatbikatta yan yana oturup hiç konuşmayan, yürütmenin iki başı, yani Cumhurbaşkanı ve Başbakan Görev süresi tarihte görülmemiş şekilde, şartlarda uzamış olan Cumhurbaşkanı da en etkili icraatını bu uzatmalar oynanırken yapmaya devam ediyor,. Kendi ifadesiyle “uzatmalı askerlik gibi bir durum” diyen bir Cumhurbaşkanı en önemli yasa tekliflerini ve anayasa değişikliklerini geri gönderiyor. Yani ilginç bir kargaşa var gerçekten.

 

AB: Böylesine, silah masada, apar topar, saçma sapan bir şekilde seçime gidiyoruz. Seçimin olup olmayacağı bile tereddütlü bir taraftan. “Cumhurbaşkanını kim nasıl seçecek, referandum mu olacak, nedir ne değildir, oluyor olmuyor..” vs. derken ipin ucu iyice kaçmış ve saçmalamış durumdayız.  İktidar partisi  oldukça sersemlemiş vaziyette, birileri muhtıra veriyor, “ darbe de yaparım ha!” diyor, üstelik bunları söyleyen de senin memurun, atanmışlar yani  ve sen bu memurlarını  görevden almıyorsun, alamıyorsun. Yapamıyorsun bu işi, memurun senin amirin olmaya başlıyor zaman içerisinde, yasama da, yürütme de masada silah varken işletilmeye  çalışılıyor. Kısaca seçimler bu koşullarda olacak, bu çok  sağlıksız bir durum. Bu sağlıksız gidişatla seçimin bir fonksiyon icra edebileceğinden şüpheliyim; çünkü, çok derin kökleri olan üç  konu, laiklikle ilgili tartışmalar, Kürt meselesi, azınlıklar gibi konular ortaa duruyor ve  bunlar kökleri çok derin hususlar.


Son beş yıldır AB ivmesiyle  bağlantılı olarak demokratik  gelişmelerle birlikte  siyasi ve toplumsal anlaşmaları tartışır, çözümler, konuşur olmuştuk; bu istenmiyor. Krizin kökleri derin ve  eski, dolayısıyla  bunu bir seçimle çalımlamak mümkün değil,  önümüzde ki muhtemel seçimle siyasi kriz  çözümlenemeyecek gibi gözüküyor.  Çünkü bugünkü duruş, eski duruştan çok farklı değil, yani alınan mesafe üzerinden  konuşmuyoruz. Başından beri  kontratlar  yenileme aşamasında diyorduk, kontratlar yenilenme aşamasına  doğru geliyordu, yeni  metinler kaleme alınıyordu, alınmaya çalışılıyordu  ama  şu anda bunları  unuttuk.


ÖM: Henüz oraya gelemedik. Bunu daha tartışmaya devam edeceğimiz anlaşılıyor.



(28 Mayıs 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan