Ömer
Madra:
Dün TOBB’nin toplantısına katılarak Açık Radyo
adına da izlemiş olmanız bizi çok sevindirdi.
İsterseniz oradan başlayalım. Daha sonra da 27
Nisan elektronik açıklamasının -ya da
muhtırasının- da üzerinden tam bir ay geçmişken,
bir ayda olup bitenleri, sizin deyiminizle
“virajın içinde savrularak geçen” bir ayda neler
olup bittiğini özetleyelim.
Ali
Bilge:
Dün, Açık Radyo adına TOBB
Genel Kurulu’nu izlemeye gidişimin nedenlerinden
biri de, “acaba son bir
ayın
özetini görebilir miyim?” düşüncesiydi.
ÖM:
Gördünüz mü?
AB: Kötü bir özetini
gördüm, TOBB
muhtıradan sonra ilk
defa
liderleri bir araya topladı.
Son bir ay içinde çeşitli törenler
dışında ilk defa bir araya geldiler. Geçen sene
TOBB’un genel kurulunda dört lider el ele
kürsüye
gelmişlerdi, hatırlarsınız basında epey yer
etmişti bu fotoğraf. Son bir aydır, Türkiye,
Ankara, nefret ve şiddet hakimiyeti içinde
yaşıyor. Hem şiddet var, hem nefret
hakim, hem de korku.
Korku
zaten başından itibaren var, geliştirilen
büyük korku tünellerinden geçerek cumhuriyet
mitinglerine ve muhtıraya, muhtıradan sonraki bu
siyaseten hakimiyetsiz duruma geldik. TOBB Genel
Kurulu da böyle bir ortamda gerçekleşti.
TOBB
ortamı
yumuşatmaya çalışıyor, ciddi gerginlik
var,
bu süreç sert
geçiyor. Şiddet
ve
nefret artıyor, masasının üstüne
konmuş
silah var, Türkiye bu şekilde
viraj almaya çalışıyor. TOBB’un Türkiye
siyasetinde özel bir yeri vardır. AKP
iktidarı
döneminde, programlarımızda bir kaç kere
değerlendirmiştik TOBB’u. TOBB, son beş yıl
içerisinde önemli ilerlemeler kaydeden bir
kuruluş, atağa geçti, eskiye göre daha çağdaş bir
anlayışa kavuştu. Muhafazakârlıktan liberalliğe
doğru adım attı, yerelden, korumacılıktan dışa ve
rekabete dönük anlayışlara doğru ilerledi; en
azından tepe yönetimi için bunları söyleyebiliriz.
TOBB, AKP’nin iktidar süresi boyunca, hükümet
ederken, teknik yardım aldığı, feyz aldığı en
önemli kuruluşlardan biriydi. AKP’nin TÜSİAD’la
gelişmiş münasebeti yoktu. Çevreden gelen siyasi
hareketin TUSİAD’la
yoğun teması olmamıştı, olması da
beklenemezdi. MÜSİAD’la da ilşkileri elbette
vardı, ama bu kuruluş yeterli değildi, MÜSİAD
zaten çok küçük bir kuruluş. Dolayısıyla, 3
Kasım
2002 seçimi sonrasında kurulan hükümetlerin
yakın destek aldığı kurumların başında TOBB
geliyordu. TOBB da, eskiye göre, kaba saba
fikirler yerine, daha rafine, entelektüel sermaye
üretmeye, siyasi partilere fikri sermaye üretmeye
ve
duruş sergilemeye başladı ve bu yeni
duruşuna uygun yapılanmalar içinde oldu.
Dolayısıyla, AKP iktidarı, TOBB’dan çok önemli bir
destek aldı, kendine yakın buldu. Destek sadece
bundan ibaret kalmadı, AKP ile iç devlet
mekanizmaları arasında olmayan irtibatların
kurulmasında, çözülemeyen konulara ilişkin
adımlarının atılmasında kimi aracılıkların
yapılması biçiminde de gelişti, özellikle ilk 3
sene daha yakın mesaileri oldu. Aslında TOBB,
genelde sağ partilerin çok ciddi bir aday
deposudur, uzun yıllardan beri, Demokrat Parti’li
yıllardan itibaren böyle devam etmiştir. TOBB’un
genel sekreterleri, TOBB’un başkanları, yönetim
kurulu üyeleri siyasetin içinde olmuştur. TOBB’un
iller ve ilçelerdeki başkanları siyasi partilerin
yönetimlerinde yer almışlardır. Aslında politik
bir
kuruluştur, belirleyicidir. İktidar
süresince, zaman zaman TOBB-AKP ilişkilerinde,
AKP’lileri bile rahatsız eden boyutlarda yakınlık
olduğu da dile getirilmiştir.
Ancak,
son bir buçuk yıl içinde AB sürecinin de
tavsamasıyla birlikte, ülkede bazı afaki
gelişmeler yaşanmaya başladı. Şırnak olayları,
Danıştay
saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi’nin
bombalanması ve ardından gelen cinayetler. Aslında
başından itibaren AKP’nin
geriletilmesi gerekiyordu, AKP’ye tahammülün
zerresi yoktu, ancak ilk üç yıl boyunca, AB
süreci ile dünyanın gözü Türkiye’deydi, sular AB
yönünde akıyordu, üstelik beklenen
iktisadi kriz de bir türlü gelmiyordu, dış
ekonomik konjonktür AKP’ye ve
iş dünyasına yarıyordu, büyüme ve kolay dış
borçlanma gerçekleşiyordu. Bu süreci daha
ayrıntılı açıklamak, genişletmek mümkün. AKP’nin
AB, AB’nin
de Türkiye heyecanını yitirmesiyle birlikte
yaşanan gelişmeler, olaylar, muhtıraya kadar
geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde de,
biliyorsunuz işadamı örgütleri, -bunlara STK
deniyor, ama
‘işadamı örgütleri’ demek daha doğru-
çeşitli açıklamalarda bulundular; örneğin, 27
Nisan’dan bir gün önce, TOBB, Abdullah Gül’ün
adaylığını yanlış bulmadığını beyan etti, bir gün
sonra da muhtıra oldu ve muhtıradan sonra, iş
dünyası örgütlerinden olan TÜSİAD’dan, bugüne
kadar darbe ve muhtıralarda
görmediğimiz bir açıklama geldi,
muhtırayı hem demokrasiye yapılmış bir müdahale
olarak nitelendirdi hem de AKP’yi eleştirdi. Uzun
süre, TOBB bir açıklama yapacak mı diye beklendi,
oradan çok güçlü bir açıklama gelmedi,
yani yapılan müdahaleye karşı, TÜSİAD kadar
netlikte bir karşı koyuş gelmedi, ama dün yapılan
toplantıda, özellikle TOBB Başkanı, mevcut
anayasanın yetersizlikleri ve sivil bir anayasa
yapılması hususuna değindi. AKP iktidarı,
biliyorsunuz, önce muhtıraya sert bir açıklamada
bulundu, ama
bu tutumunu sürdüremedi, bana göre zavallı
bir görünüm arz ediyor hükümet. Mağduriyetinden
dolayı ağlayan bir hükümet pozisyonuna doğru
ilerliyor. Dün de özellikle Başbakan’ın
açıklamalarında, mağduriyet üzerinden
yakınmalarını gördük. Diğerleri de zaten
belliydi,
Deniz Baykal’ın konuşması, klasik bir Deniz
Baykal konuşmasıydı ve yarayı daha fazla kanatmaya
dönüktü, tamamen seçim ortamı
taktikleri...
Avi
Haligua:
Bir de, standardın dışında, uzun bir konuşma değil
miydi Baykal’ın konuşması.
AB:
Evet.
AH:
Ben de televizyondan seyrettim, olabildiğince,
bazı bazı koptuğum anlar oldu, ama genellikle
seyretmeye çalıştım. Benim anlayabildiğim
kadarıyla, TOBB şöyle bir mesaj vermeğe çalıştı;
sisteme dair bir sorun olduğunu ve partilerin bir
araya gelerek bu sorunu çözmesini istediği
mesajını verdi gibi geldi
bana.
AB:
Sonuçta sistemle ilgili sorunlar bir şekilde dile
getiriliyor, 82 anayasası yerine yeni bir
sivil anayasa yapılmalı önerisinde bulunuluyor.
TOBB bunları
söylüyor, ama burada tüm parti liderleri ve
TOBB da, silah çekenle ilgili hiçbir şey
söylemiyorlar. Esas
mesele burada, böyle bir garip durum var. Masaya
silahı koyana ilişkin değerlendirme yok, siyasi
parti liderleri ve diğer örgütler, masaya silahı
koyanı, muhtırayı vereni, temel bir veri,
ön koşul olarak kabul ederek konuşmaya başlıyor.
Türkiye’de sorun burada zaten, yani siz onu tam
bir gerçeklik olarak kabul edip, onun
üzerine bütün bunları konuşuyorsanız, orada bir
sakatlık var demektir. Bu anlamdaki tarihsel
bulanıklık devam ediyor, daha önceki programda da
söyledim, kişisel olarak 22 Temmuz seçimlerinin
siyasi krize çözüm bulabileceğini zannetmiyorum.
Zaten
geçen
bir aylık sürede, hakimiyetin gittikçe
muhtıra verenler lehine döndüğünü de görüyoruz,
sivillerin ve demokrasinin lehine değil.
Silahların gölgesindeyiz, bu durumda
seçime gidiliyor.
Silahların gölgesinde bazı ittifaklar yapılıyor,
adımlar atılıyor.
Sırasıyla
neler yapıldı ve neler olabilir? Buna bakalım.
Birincisi, mevcut parlamento çoğunluğuna karşın,
AKP’ye cumhurbaşkanlığı seçtirilmedi, -Erdoğan ve
Gül değil,
AKP’den cumhurbaşkanı
seçtirilmedi, sonuç bu-, birinci aşama
tamamlandı. Bundan sonraki aşama da, mümkünse yine
AKP’den
birinin cumhurbaşkanı seçilmesinin
önlenmesi, hatta AKP’nin
birinci parti olarak parlamentoya gelmesinin
önlenmesi, hükümet etmesinin ve herhangi bir
hükümete katılmasının önlenmesi, son aşamada da AKP’nin
gömülmesi.
Bütün
bu süreçler demokrasiyi, var olan yarım
yamalak sivilleşmeyi ve demokratikleşmeyi
oyuyor, gün be gün
kötüleştiriyor. Bunu polisin yetkilerinin
arttırılmasında hemen görüyorsunuz.
İkinci
bir vurgun dalgası Kuzey Irak meselesinden
geliyor. AKP’yi çökertmek,
demokrasiyi hiçe saymak , önemsememek,
geriletmek anlamına geliyor bugünkü konjonktürde.
Kuzey Irak meselesinden vurmaya başlıyorsunuz.
Cumhuriyet mitingleri işlevini tamamladı, laiklik
ekseni üzerinden AKP ciddi olarak yumruğu yedi,
ringin üzerinde, ama sersemlemiş bir vaziyette.
İkinci dalga
Kuzey Irak üzerinden gelecek, “zinde
kuvvetlerin Kuzey Irak müdahalesini önleyen bir
hükümet
Kürtlerin
geriletilmesini engelleyen
bir hükümet” vurgusu üzerinden geliyor 2.
dalga.
Dolayısıyla burada bunları tümüyle okuyup
alt alta yerleştirilirsek, bildik bir üçlemeyi
yeniden söylemek gerekiyor. Türkiye’de hakim olan
korkuların bir kaç tüneli var; bunlardan bir
tanesi bölünme tüneli, bir tanesi irtica tüneli,
bir tanesi de ‘bizde Batı’nın
gözü var”, yani azınlıklar
tüneli.
Lozan’dan bu yana gelen, kazılan 3 tünel.
Bunlardan azınlık korkusu tüneli , son yıllarda,
Ruhban Okulu, azınlıklar hakları, azınlıkların
kiliseleri gibi taleplerin
dillenmesiyle, bu konuların konuşulur olmasıyla
,
biraz aralanır gibi oldu, içeriye biraz
ışık
girer gibi oldu ve Hrant Dink
’ı öldürdük, böylece mesele önemli ölçüde bertaraf
edildi. Yanıt kanlı oldu, Trabzon’da rahibin
öldürülmesi, Dink’in katli, Malatya katliamı.
Cumhuriyete sahip çıkıldı, bu mesele de bu
tartışma da burada donduruldu, durduruldu. Öbür
taraftan, cumhuriyet mitingleriyle birlikte,
“laiklik üzerine hiçbir tartışma olamaz,
yapılamaz, yaptırmayız” düsturu ile örülen
irtica tünelinde korku, baraj tünellerine benzer
bir şekilde fışkırdı. Malumunuz, ülkemizde 1923
sonrası tanımladığımız laiklik üzerine, bir dirhem
tartışmayız, tartışmamıza , konuşmamıza izin
vermezler, onların istediği ve tanımladığı şekilde
bu iş devam edecektir, bu konuyu
tartışmaya açan siyasi harekete cumhurbaşkanı
seçtirilmez. Laiklik hiç ilerlemez mi,
geliştirilemez mi, konuşulamaz mı? Artık bu konuyu
da durdurduk, dondurduk. Hükümeti
serseme çevirerek, demokrasiyi yoğun bakıma aldık,
AB ile ilk temas edecek
siyasetçinin haline yanarım ben, artık bu konuyu
da
tartışmayacağız, en azından bir süre.
Şimdi sıra geldi Kürt tüneline, malum
bizim Kürt sorunumuz
yoktur! İki yıl
önce “ürt sorunu vardır” diyen, Diyarbakır’da
açıklama yapan Başbakan, gerileye
gerileye
bugün bu konuda iç devlet refleksiyle
birlikte hareket edip Kürtlerin parlamentoya
girmesini engelleyici tedbirlere imza attı. Bitmek
tükenmek bilmeyen korkumuz Kürt meselesi. Hep
korkalım bölüneceğiz diye,
‘çözüm’ diyelim, ama çözmeyelim. 22 yıldır devam
eden savaş var, ama ne
gam!
Sorun yok, ama tenkil var!
Cumhuriyetimiz çözmediği
3 soruna, 3 korku tüneline enerjisini varını
yoğunu
gömdü. Şuncağız demokrasisini gömdü. Hâlâ başa
dönmüş düşüncelerdeyiz.
Dolayısıyla, bütün bunlar, veri kabul
edilen bu
koşullar, masaya silah koyanın belirlediği
şartlardır. Şimdi siz, “gelin biz bunun üzerinden
bina edelim” derseniz, zaten
mesele daha da çıkmaza gidiyor demektir. Özetle
TOBB toplantısına geldiğimizde, ortada TOBB’un “bu
işe
sivil çözüm bulmalıyız” talebi var, ama hiç
kimse masaya silah koyana dönüp bir şey
söylemiyorsa, o zaman
kısa dönemde çok fazla mesafe alınması mümkün
değil demektir.
ÖM:
Ahmet İnsel’in dünkü Zaman gazetesinde Nuri
Akman’a verdiği mülakatta, “darbeler, muhtıralar
dönemi nasıl biter?” sorusuna cevap olarak
söylediği, “ufkumuzda maalesef her zaman var
darbe, asker de zaten bu müdahale tehdidini 27
Nisan muhtırasında ifade etti. Darbenin bir
dayanağı olan iç hizmet kanunun değiştirilmesi
meclisin iradesine bağlı, ama sadece kanun
değişikliği ile darbe tehdidini kalıcı biçimde
savuşturamayız, toplumun çoğunluğu buna ‘hayır’
demezse, açık veya örtük muhtıralarla yaşamaya
devam edeceğiz. Yani başta muhafazakârların,
ordunun en güvenilir kurum olduğunu ifade ettiği
bir toplumda, çok kolay sivilleşme ve
demokratikleşme yaşayamayız” diye bir ifadesi
var.
AB: Dün TOBB
yöneticileri ile yapılan sohbette de soruldu .
TOBB Başkanı, “bu ülkede orduyu sevmeyen yoktur,
varsa da % 3-4 tür” diye söze
başladı.
Diğer bir soru, “peki demokratik sivil
güçlerin girişimiyle muhtıra önlenemez miydi?”
Elbette bu
sivil güçlerin ne kadar demokrat olduğuna
bağlı, Türkiye‘de siviller ve örgütler sözde liberaller
ve muhafazakârlar demokrat olamadılar, hâlâ
hamlar. Son bir ay
içinde bazı kuruluşlar ve kişiler, en azından,
“ele güne karşı rezil olduk canım”
vaziyetleri yaşıyor,
“canım kardeşim, iç mekanizmalarla hal edilemez
miydi?” mevzusu var. “Asker haklı, ama vitrini
bozmadan yapamaz mıydı, façayı bozmak gerekli
miydi?” diyen kesimler, kişiler var. Bu tavır
bence önemli, deşmek lazım, içine bakmak lazım,
diğerlerinde pek olmayan bir durum bu; örneğin,
“TOBB, iktidara da Genelkurmay’a da yakındır”
diyalogları vardır. Bu işin, daha
düzgün yapılabileceğini ifade edenler, TOBB
gibi
kuruluşların neden fonksiyon üstlenmediğini
sorguluyorlar. Bu tür sorgulamalar da önemli,
bunun da içine bakmak lazım, daha
öncekilerde bu tür sorgulamalar görülmez.
En azından bir öncesinde, 28 Şubat’ta yoktu, böyle
bir yaklaşım.
Aslında şu
anlaşılıyor ki, mesele sadece Abdullah Gül’ün ve
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının önlenmesinin
ötesinde, topyekun 2000’li yılların başından
itibaren, demokratikleşme hamleleri sonucu ortaya
çıkan tablo, AB sürecinin hızının
azalması nedeniyle de, bu
süreç
hazmedilmemiştir. AKP’yi bertaraf etmekle
birlikte, aslında Türkiye’nin ileri demokrasiye
ulaşması, masaya silahı koyanlar tarafından
istenmiyor. Yani geniş demokrasi, askerin
vesayetinin ortadan kalkması istenmiyor. Son
yıllarda bizim programlarımızda dile
getirdiğimiz
demokrasinin gelişmesi, ilerlemesi,
kalitesinin artırılmasına dair pek çok
husus, cumhuriyetin zinde güçleri tarafından
hazmedilmemiştir, benimsenmemiştir. Esas
mesele burada;
Kürtlerin
kendilerini kültürel olarak temsil etme hakkı
olmasın, laiklik üzerinden gelen tartışma olmasın,
bir esneklik sağlanmasın ve azınlıklarla ilgili
hiçbir husus da ortaya dökülmesin. Yani üç temel
konuda yaşanan sorunun
ortaya konması,
genişleyen ve işleyen demokrasiyle birlikte
tartışılması ve çözüm üretilmesi
istenmemektedir.
ÖM:
O zaman da, “bu üç temel mesele bir şekilde
gündeme gelmeyince, meclise ne lüzum var?” diye
bir soru da insanın aklına gelmiyor değil.
AB: Evet
Ankara’da hâla bir meclis var, garip ama gerçek,
farkında mısınız, meclis harıl harıl gece
gündüz çalışıyor, bir yığın yasa çıkıyor, bunların
listesini çıkartmıştım. Aslında normal bir düzende
olsak, Ekonomi Politik programımızın ismine uygun
bir şekilde bunları konuşmamız
gerekiyordu. Mesela sendikalar kanununda
değişiklik yapıldı dün, korucularla ilgili bir
yasa çıktı, yeni bir kurum kurulmuş, merkezi
finans ihale, hazineyle olan ilişkileri vs.
ilgilendiren. Bir yığın kanunlar, teklifler var bu
arada bunlar da geçiyor. GAP’la ilgili bir şey var
mesela.
ÖM:
Mera yasası var.
AB:
Ve meclis çalışıyor, sanki illa tankın genel kurul
salonuna mı girmesi gerekiyor, çalışmalar devam
ediyor. Geçenlerde iktidar partili bir
milletvekili ile konuşuyorduk,
“yahu işimiz başımızdan aşkın” dedi. Ben de
“ne anlamda işiniz?” var dedim, “bekleyen yasalar
çok” diyor. Garip bir durum, bir yandan böyle bir
şey var, bir yandan Ulus’taki patlama oluyor, 6
kişi ölüyor ve Başbakan bakanlarıyla gidiyor,
yarım saat sonra Genelkurmay Başkanı kuvvet
komutanlarıyla gidiyor. Yürütmeye ilişkin görünüm
bu. Herkes birbirinden nefret ediyor, şiddet
hakim, göstermelik bir yürütme var, yani yürütme
bir şeyleri yürütüyor ama sallanıyor ve daha da
sallanması, ringden düşmesi için her koşul var.
“Seçimlerin olup olmayacağı belli değil”
değerlendirmeleri de yapılıyor, bir
tartışma konusu da şu ; herhalde
basına yansımış durumda, “eğer meclisten tezkere
geçerse bu bir savaş halidir, savaş hali de
seçimleri erteletebilecek bir olaydır”
deniyor.
AH:
Halk tarafından, yani oy verecek olan seçmen
tarafından diyelim, bu durumda, sessiz
karşılanmasının altında, galiba biraz da,
Ankara’da patlayan bomba, ya da İzmir’de yapılan
tatbikat sırasında bulunan suikast silahları ve
patlayıcılar, bunun devletin zirvesini ya da
turistik yerleri hedef aldığını anlatan haberler
vs. derken ciddi anlamda bir teyakkuz olduğuna
dair bir his var. Sanki her an her yerde bir bomba
ya da silah ortaya çıkacak.
AB:
Tabii, Genelkurmay Başkanı “daha büyük şehirlerde
bekleyebiliriz” dedi. Ankara’da patlama olurken 30
bin kişiyle Cudi ve Gabar’da operasyon sürüyor,
Şırnak’ta mayın patlıyor.
ÖM:
Evet. Ayrıca F-16’larla ilgili sınırda bir ihlal
olduğu Genelkurmay Başkanlığı tarafından
açıklanıyor internet sitesinden. Ayrıca da ihlal
üzerine Diyarbakır’daki bölge harekat merkezinden
alarm uçaklarının kaldırıldığı, fakat Türk F-16
uçakları bölgeye gitmeden Amerikan uçaklarının
Türkiye hava sınırından çıktığı bildiriliyor. Eğer
çıkmasaydı, Türk ve Amerikan F-16’ları arasında
bir çatışma çıkabilir miydi diye düşünmüyor değil
insan. Çok endişe verici.
AB:
Kuzey Irak sınırında bizim yığınağımız var, o
yığınağa ilişkin kontroller
yapılıyor sürekli. Biz, “Kuzey Irak’a bugün mü
girelim yarın mı girelim, mesele hükümet
yetkisinde mi, mecliste mi?” noktasındayız.
İçeride bir yığın operasyon yapılıyor ve Ulus’ta
patlama oluyor. Üstelik bunu PKK üstlenmiyor, hâlâ
üstlenen de yok değil mi?
AH:
Hatta PKK reddetti, hiçbir bağlantısı olmadığını
açıkladı.
AB:
Garip bir
durum.
ÖM:
ABD de bu son ihlal üzerine, “bir kaza olmuş
olabilir” diyor, Gül de olaydan haberi olmadığını
söylüyor dışişleri bakanı olarak. “Amerikalılar da
şaşkın” diye bir takım ibareler gazetelerde yer
alıyor ve “şaşı bak şaşır” durumu devam
ediyor.
AB:
Bu arada özel temsilci meselemiz var onu unuttuk,
o da şaşkınlık yaşıyor.
AH:
Gerçekten fotokopi makinesi, faks makinesi istenip
de alınamamış olması ya da bunun hükümet
tarafından engellenmiş olması ihtimali mümkün
müdür?
AB:
Yazılanlardan bildiğim kadarıyla,
temsilci
atandığında Başbakanlık içerisinde bir süre
diyalogsuzluk söz konusu oldu, Başbakanlık
tarafından, “Başer kendi başına işler yapıyor,
bizimle hiçbir ilişki kurmuyor” türünden
şikâyetler, oldu, “ben
buraya geldim, karargâhımı da buraya getiriyorum”
yönlü
bir yaklaşım da diğer taraftan vardı,
yani
çift taraflı gayri
ciddi bir durum söz konusuydu. Ancak, eğer
devlette birini
çalıştırmak istemiyorsanız, onu oradan
bezdirecek kadar imkân verilir yetki sahibine, ama
bu farklı bir durum, bence bu tavır, bu temsilci
hikâyesinde yaraya merhem olmayacak,
başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Başer’in
emekliliği tartışıldı, emeklilik ve terfi
nedeniyle kendi arkadaşlarına da buruktu, kendi
arkadaşları ile çok uyumlu olduğunu da
zannetmiyorum.Hükümetle uyum içerisinde
çalışamadı, ama durumun böyle rezil rüsva hale
getirilmesi, herhalde bize mahsus bir şey
olsa
gerek. Ancak, devlette eğer birisini
çalıştırmak istemiyorsanız bürokratik imkanlar
tükenmez.
ÖM:
En ilginç noktalardan biri de bu kargaşa içinde,
İzmir’deki tatbikatta görüldüğü gibi birbiriyle
saatler boyunca aynı tatbikatta yan yana oturup
hiç konuşmayan, yürütmenin iki başı, yani
Cumhurbaşkanı ve Başbakan Görev süresi tarihte
görülmemiş şekilde, şartlarda uzamış olan
Cumhurbaşkanı da en etkili icraatını bu uzatmalar
oynanırken yapmaya devam ediyor,. Kendi ifadesiyle
“uzatmalı askerlik gibi bir durum” diyen bir
Cumhurbaşkanı en önemli yasa tekliflerini ve
anayasa değişikliklerini geri gönderiyor. Yani
ilginç bir kargaşa var
gerçekten.
AB:
Böylesine, silah masada, apar topar, saçma sapan
bir şekilde seçime gidiyoruz. Seçimin olup
olmayacağı bile tereddütlü bir taraftan.
“Cumhurbaşkanını kim nasıl seçecek, referandum mu
olacak, nedir ne değildir, oluyor olmuyor..” vs.
derken ipin ucu iyice kaçmış ve saçmalamış
durumdayız.
İktidar partisi oldukça
sersemlemiş vaziyette, birileri muhtıra veriyor, “
darbe de yaparım ha!” diyor, üstelik bunları
söyleyen de senin memurun, atanmışlar yani ve sen bu
memurlarını
görevden almıyorsun, alamıyorsun.
Yapamıyorsun bu işi, memurun senin amirin olmaya
başlıyor zaman içerisinde, yasama da, yürütme de
masada silah varken işletilmeye
çalışılıyor. Kısaca seçimler bu koşullarda
olacak, bu çok sağlıksız
bir durum. Bu sağlıksız gidişatla seçimin bir
fonksiyon icra edebileceğinden şüpheliyim; çünkü,
çok derin kökleri olan üç konu,
laiklikle ilgili tartışmalar, Kürt meselesi,
azınlıklar gibi konular ortaa duruyor ve bunlar
kökleri çok derin hususlar.
Son beş
yıldır AB ivmesiyle bağlantılı
olarak demokratik
gelişmelerle birlikte siyasi ve
toplumsal anlaşmaları tartışır, çözümler, konuşur
olmuştuk; bu istenmiyor. Krizin kökleri derin
ve
eski, dolayısıyla bunu bir
seçimle çalımlamak mümkün değil, önümüzde
ki muhtemel seçimle siyasi kriz
çözümlenemeyecek gibi gözüküyor. Çünkü
bugünkü duruş, eski duruştan çok farklı değil,
yani alınan mesafe üzerinden
konuşmuyoruz. Başından beri
kontratlar yenileme
aşamasında diyorduk, kontratlar yenilenme
aşamasına
doğru geliyordu, yeni metinler
kaleme alınıyordu, alınmaya çalışılıyordu ama şu anda
bunları
unuttuk.
ÖM: Henüz oraya gelemedik.
Bunu daha tartışmaya devam edeceğimiz anlaşılıyor.
(28 Mayıs
2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)