Ömer
Madra:
Virajda ilerlemeye devam ediyoruz, Soli Özel de
dünkü Sabah gazetesindeki yazısına “Kaygan
Zemin” adını vermiş. Virajda savrularak, kayarak
gitmeye devam ediyoruz
Ali
Bilge:
Bu arada çeşitli Genelkurmay bildirileri
yayınlandı. Bu sefer ki bildiri, Kuzey Irak ve
Kürt meselesine yönelik ve terör konularına
ilişkin.
8 Haziran’daki teröre karşı kitlesel eylem
bildirisi, ardından o eylem bildirisinin izahatına
dönük bildiri. 27
Nisan’dan bu yana TSK, yeni bildirilerle,
halihazırdaki siyasi iktidarı görmezden gelerek,
bir tür talimat ve koordinatlar vermek suretiyle
karar alanını genişletiyor ve siyasi karar alma
sürecinde, siyaseti görmezden gelerek
yönlendirmeler yapıyor. Bildiriler yoluyla,
siyaset ve siyasi iktidar hizaya çekilmek
isteniyor.
Avi
Haligua:
Bazı yorumcular aslında bunun demokrasinin
gelişmesi açısından önemli bir adım olduğunu da
söylüyorlar.
AB:
Öyle mi? Kim söylüyor bunu?
AH:
Çeşitli gazetelerde, televizyonlarda gördüm,
derinleşmekten kasıtları şu herhalde; “herkes
konuşabiliyor, bu da iyi bir şey”.
AB:
Siyasete günlük müdahalelerle ülkeye yanlış
yapılıyor. Bu şekilde
işler yapıldığı sürece Genelkurmay Başkanlığı’nın
ülkeye ne kadar zarar vereceği anlaşılacaktır
eninde sonunda. Kimi
yorumcular, TSK
bildirilerinin demokratik derinleşme
sağladığını iddia ediyorlarsa yazıktır, maalesef
çoğunlukla medyamızın durumu da bu şekilde.
Siyasetin tasarrufunda olması gereken alanlar,
TSK’nın karar alma süreçlerinde yer alıyor ve
siyaset devre dışı bırakılıyor. Türkiye’nin
güneydoğusunda yaşanan etnik sorun, Kürt sorunu ve
teröre ilişkin meseleler, Genelkurmay’ın karar
verme alanları değil, bu konular siyasi karar
almayı gerektiren konulardır. Genelkurmay siyasi
bir organ değil. Ancak, Genelkurmay‘ın elinde
bulundurduğu bir alan olarak belirginleşiyor. 27
Nisan ve sonrasında cumhuriyet mitingleriyle
laiklik mülahazasına el atan, konuyu kendi
algılamalarına göre çözen, cumhurbaşkanlığı
mevzusunu aynı mantıkla çözen TSK, Türkiye’nin
doğusunda ve güneydoğusunda 80 yıldır yaşadığı
Kürt sorununu, 80 yıldır
uyguladığı tekniklerle, yani tenkille, askeri yöntemle
çözmeye yönelik yaklaşımını sürdürüyor. Bu sorunda
da siyasi alanı, siyasi partileri, parlamentoyu ve
siyasi iktidarı görmezden geliyor.
Bir
kokteylde, Genelkurmay Başkanı olarak, “bugünkü
terör
90’lar gibi değil ” diyorsunuz. 3 saat
sonra sitenize tüm toplumu teröre karşı kitlesel
eylem yapmaya çağırıyorsunuz, tehlikenin inanılmaz
boyutlara ulaştığını söylüyorsunuz.
Genelkurmay bildirilerini dikkatle
okuyoruz. Dil ve anlam açısından eksiklikler
kopukluklar taşıyan yazılar. Birinci bildiri de
polis adliye bülteni gibiydi. Dil olarak da kötü,
ifade tarzı olarak da kötü. Eski muhtıraların
ağdalı bir dili vardı, bunu yazan kişiler hayatta
değiller. Herhalde aceleye getirilmiş metinler
bunlar, yetersiz “üniversite kuvvetlerinden “
yararlanılarak yazılmış metinler gibi gözüküyor.
Bu nedenle topluma kendilerini ifade etmekte de
sıkıntıya da
düşüyorlar. Son derece kötü yazılmış,
açıklamaya muhtaç metinler halinde tarihe
geçiyorlar.
ÖM:
Murat Belge de, dünkü Radikal gazetesinde
“Muhtıraya Doyamamak” başlıklı köşe yazısında
önemli bir noktaya işaret ediyor, “şu cümle gramer
açısından yanlış ve bitmiyor, öznesi, yüklemi
tutmuyor” demiş, cümleyi veriyor: “Ortaya çıkan ve
giderek artan terör eylemleri bu tür düşüncelerin
ve bunları dolaylı veya doğrudan destekleyenlerin
çarpık düşüncelerinin çok açık bir göstergesi
olduğu şüphesizdir.” Diyor ki Belge, “ama gramer
olmasa da cümleyi yazanın ne demek istediği çok
belli ve dilbilgisi tutmasa da düşünce bilgisinin
kesin ve yerinde olduğu anlaşılıyor. Yani
muhtıranın sonunda, bu ‘çarpık düşünce sahipleri’
konusunda düşünülen çözüm de açıkça belirtiliyor,
ulusal refleks çözecek işin bu kısmını.” Yani
doğrudan doğruya düşüncelerin hedef alındığı bir
meseleden bahsediyor ki çok önemli
tabii.
AB:
Kesinlikle, daha yaygın, geniş bir hedef
gösteriyor bu metinde.
ÖM:
“Ulusal refleks çözecek işin bu kısmını’ dedikten
sonra, “daha önce ülkemizi tehdit eden Hrant Dink
sorununu ve Hıristiyan misyoner sorununu çözdüğü
gibi herhalde. Bunun pek çok örneğini saymak
mümkün, çünkü yaratılan şu ortamda ulusal refleks
çok hareketli bir halde; her gün yeni bir başarıya
imza atıyor.” demiş Belge.
AB:
Murat Belge’nin belirttiği gibi, son 2 yıla
baktığımızda, Ermeni meselesinin tartışılmasına
ilişkin yükselen ilk dalgaydı, bu tartışma
ortamı, düşünce ortamı malum cinayetlerle ortadan
kaldırıldı. İkincisi, laiklik üzerineydi, bu
konunun tartışılmasına da tahammül yoktur, laiklik
üzerine
hiçbir şey tartışılamaz mı, konuşulamaz mı
bu ülkede?
1946-50 arasındaki laiklik üzerine meclis
tartışmalarına baktım geçen gün; Kemal Karpat’ın,
Demokrasi Tarihi Üzerindeki Çalışmalar adlı
kitabında da bu tartışmaların bir bölümünü
buluyorsunuz, meclis
tutanaklarına da bakılabilir, o dönemdeki
üniversite ortamında ve
mecliste
yapılıyor bu tartışmalar. 1923-46
arasındaki pratiği gözden geçiriyorlar,
demokrasiye geçişle birlikte yeniden tartışmaya
başlıyorlar. Bugünü aratacak derecede, açıklıkta,
sertlikte, hoşlukta tartışmalar var. Hiç bir
şekilde laiklik üzerine düşünce
üretmeyeceksiniz, Kürt meselesi üzerine sivil
çözüm üretmeyeceksiniz, gayret sarf
etmeyeceksiniz, laiklik hakkında
tartışmaları
entelektüel ortamda dahi yapmaktan
sakınacaksınız, Lozan’ı azınlık haklarını, Ruhban
Okulu meselesini gündeme getirmeyeceksiniz. Yok
sayacaksınız bu tür meseleleri, tarihimizde Ermeni
sorunu olup olmadığını konuşmayacaksınız, bu tür
mevzuları sileceksiniz tarihinizden, 85 yıl sonra
da
zinde kuvvetlerin önündeki engeller olarak,
bu alanlarda düşünce üretenleri göstereceksiniz.
Yok böyle bir şey.
ÖM: Öte yandan,
Soli Özel dünkü Sabah gazetesindeki
“Kaygan Zemin” başlıklı yazısında, “terörle
mücadele ve güvenlik konularında hükümetin
iktidarını hemen tümden yitirdiği bir döneme
girdik” diyor, “birbiri ardına gelen muhtıraların
ve bildirilerin anlamı da budur. Bir yanıyla
Türkiye’deki rejimin niteliği ve gücün paylaşımı
konularındaki sert ve kıyıcı siyasi pazarlık
dinamiklerinin bir parçası bu, yani, doğru bildiği
yolda atım atmayarak kendisine çizilen çerçeve
içine girdi hükümet. Bu kapana girerken seçim
yolunda kendisine karşı kullanılacak en etkili
silahı, karşılıklarının eline vermiş oldu, teröre
müsamahalı davranmak silahını. Barzani’ye ‘kabile
reisi’ demekten vazgeçmesi de iktidar partisini bu
yükten kurtaramaz. Hükümet, daha önce konuşmaya
hazır olduğunu belirttiği Barzani ile, Şubat
ayında yapacağı toplantıyı dahi kulağı çekildiği
için iptal etmişti. Bu türden geri adımlar atarak,
büyük ölçüde kendisini anlamsızlaştıran konumu da
davet etti. PKK, Irak, Kuzey Iraklı Kürtler
politikası seçim arifesinde bir yanar top, kimin
üzerinde kalacak düzeyinde tartışılınca, olacağı
da buydu” diyor.
AB: 2 sene
önce Diyarbakır’da “Kürt sorunu vardır” demişti
“Başbakan
Erdoğan. Daha sonra durum nasıl gelişti?
İlk defa bir Başbakan, “Kürt sorunu vardır”
demişti. Bu sorunun kabul edilmesi, üstelik bir
başbakanının bunu kabul etmesi ülkemizde
affedilmez! Zinde kuvvetler, bu sözü sarf edene
yedirmek ister. Sonuçta
Erdoğan da bu sözünü
ziyadesiyle yedi. Meselenin
genişletilmesine, konuşulmasına yanaşmadı, tamamen
başka bir uca savruldu. Bu alanda olan siyasi
gücünü de askerlere devretti. Son zamanlarda
konuyu, “ortak bir düşünceye sahibiz” diye
pazarlamaya çalışıyor. Geri bir konuma savruldu.
Önümüzdeki bir ay, -seçim olacaksa ki hâlâ soru
işaretleri taşıyoruz- özel güvenlik bölgeleri,
tampon bölgeler, vs. gündemde iken, hükümet
üzerine yeni balyoz, “Kuzey Irak meselesinde izin
vermeyen hükümet” portresinin işlenmesiyle inecek
gibi görünüyor. Seçim süresince AKP bu
hassasiyetten yıpratılacak, ikinci dalga bu. Zinde
kuvvetlerin, Kuzey Irak’a müdahalesini önleyen,
izin vermeyen, Kürtlerin, terörünün
geriletilmesini engelleyen bir hükümet vurgusu
üzerinden gelen bir akım. Malum, hem muhalefet,
hem yaratılan kamuoyu, çoğunluk medya unsurları bu
durumda. Soli Özel,
değerlendirmelerinde tamamen haklı, hükümet
bu konudaki gücünü devretmiş durumda. Aslında,
cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere ilişkin
meseleleri hep TSK’ya devretmiştir sivil
hükümetlerin çoğunluğu. Son yıllarda Türkiye’nin
kangren alanlarına ilişkin sivil çözüm üretme
gayretleri gelişmişti, siyasete de bu yansıyordu,
ama bu temel tabu konumuza, tekrar tenkil, şiddet,
şiddete karşı şiddet metodunu uygulamakla devam
ediyoruz.
ÖM:
Bir kez daha Özel’in yazısına dönecek olursak;
“PKK’nın aldığı canların gölgesinde toplumda
duygusal isyan da zirveye çıkarken, konuları
siyasi çerçevede tutarak tartışmak zor. Ancak tam
da bunun yapılması gerekiyor aslında. Yani
toplumsal havanın zehirlenmesinde 90’lardakine
benzer bir ortama dönülmesinde kimsenin çıkarı
yok; dahası bu kez terörle mücadele gibi ezici
çoğunluk tarafından desteklenen bir siyasetin,
Türk-Kürt çatışmasına yol açma ihtimali hayli
güçlü. Yani Genelkurmay Başkanlığı’nın kötü
Türkçeli son bildirisindeki 7. madde de tam bu
nedenle çok kaygı verici. Bunu yadırgamamak mümkün
değil, bundan da önemlisi böyle bir çağrının
ülkeye hakim olan gerginlikte ve linç havasında
çok farklı şekillerde yorumlanmaya açık olduğuna
kuşku yok” diyor. Sizin de söylediğiniz gibi,
seçimlerin sağ salim yapılması giderek Türkiye
açısından hayati önem kazanıyor.
AB:
Bu özel güvenlik bölgelerinde, tampon bölgelerde
nasıl bir seçim yapabilirsiniz ki? Çok zor. Orada
açık bir seçim yapmak, sandık, vs. gerçekten zor
böyle olağanüstü durumlarda.
ÖM:
Geçici güvenlik bölgesi ilan edilen yerlerde,
haberleşme, basının, medyanın durumu da farklı bir
konum alıyor herhalde değil
mi?
AB:
Mutlaka. Zaten olağanüstü hal kaldırılsa bile,
sürekli olağanüstü halin olduğu, zımnen böyle bir
durumun yaşandığı bir konumdayız yıllardır. Daha
önce bölgede yapılan seçimlerde yaşanan öyküleri
biliyoruz.
Bu seçimler, herhalde son yıllarda
-Azerbaycan’da, Gürcistan’da ya da başka ülkelerde
yaşanan seçimler gibi- en fazla uluslararası
gözlemcinin geleceği bir seçim
olacak.
ÖM:
Böyle mi görüyorsunuz?
AB:
Böyle görünüyor. Olağanüstü bir durum hakim
güneydoğu sınırında. “Sınırda harekât yapacağız,
içeri gireceğiz, çıkacağız, tampon bölge,
bombalama, özel güvenlik alanı” diyorsunuz, bir
yandan askerle iktidar arasında
sürtüşme yaşanıyor,
sürekli muhtıra, bildiri, darbe, her neyse,
böyle bir ortam içerisindesiniz, “siyasi rejim
tehdit altında” tartışmaları içerisinde yaşanan
günlerdeyiz.
ÖM:
TSK da siyasete ağır bir şekilde ağırlığını koymuş
oldu son dönemde.
AB:
Tabii, böyle bir ortamda siz dışarıdan gözlemci
göndermez misiniz? Ayrıca tarihimizde ilk defa,
müzakere tarihi almış bir ülke olarak seçime
gidiyoruz. Yani Kopenhag Kriterleri’ni kabul
ettik, bazı dosyaları müzakereye açtık, ama
müzakere tarihi almış, müzakereye başlamış bir
Türkiye olarak bu ilk seçimimiz. Normalde daha az
gözlemcinin gelmesi gerekirdi, ama Allah’a
şükür, TSK
bildirilerini, olası askeri
harekatları ekleyiverdik.
Bir
diğer husus da şu; ben bu PKK’yı anlamakta
zorlanıyorum, tabii çok fazla bilgim de yok,
ama
PKK’yı son yıllarda kim yönetiyor onu çok
merak ediyorum. İmralı’daki adam mı yönetiyor, pek
sanmıyorum. Yeniden şiddetlenen şiddete akıl sır
erdiremiyorum, hangi kadrolar, kimlerin
yönlendirmesiyle, hangi mantıkla şiddet
üretiyorlar. PKK’ya hakim olan, PKK’nın
karar verme süreçlerine hakim olan kimler? Yani
Kuzey Irak’taki insanlar mı? Kim? Hangi ülke
istihbaratı? Açıklamakta zorlanıyorum, çünkü
PKK’nın uyguladığı terör, ülkede ki Kürt
siyasetine katkıda bulunmuyor. Hiç kimse bunu
iddia edemiyor, Kürtler de söylemiyor. Peki PKK’yı
kimler yönetiyor? Kimle irtibatlı bir örgüt haline
geldi? Kim, hangi mantıkla bu şiddeti üretiyor?
Hangi ülkelerin istihbarat teşkilatları bu örgüte
egemen bilmiyoruz. PKK’nın uyguladığı şiddet
de,
sivil, demokratik içerikli bir Kürt
siyasetinin önünde engel
oluyor.
Kürt
siyaseti de bağımsız olarak seçimlere giriyor,
ancak bir bütün olarak baktığımızda, Kürt siyaseti
de kendi sorununa ilişkin olarak seçmenlerinin
önüne çok ciddi bir metin, bir siyasa ortaya
koyamıyor. Konunun bu yönünü tartışmalıyız,
görmeliyiz diye düşünüyorum. Geçen 5 yıllık süre
içinde, güneydoğudaki belediyelerin büyük bir
çoğunluğu, Demokrat Türkiye Partisi’nin adayları
tarafından yönetildi ve bugün bu partinin üyeleri,
genel seçimlere bağımsız olarak giriyorlar.
Seçimlere bağımsız olarak girmekte baraj
meselesinin önemli olduğunu biliyoruz; ancak,
bölgeden gelen öğretim üyesi aydınlarla yaptığım
konuşmalarda, bölge halkının ciddi olarak belediye
hizmetlerinden şikâyetçi olduğunu ve bu anlamda
güvensizlik beyan ettiğini
belirtiyorlar.
ÖM:
Öyle mi? Yani daha çok başka politik kaygılara
ağırlık verildiği için normal belediye hizmetleri
aksatılıyor, bu anlamda mı?
AB:
Evet bu anlamda, “bütün belediye başkanları sadece
siyaset yaptı, bölgedeki insanı unuttu” diyorlar.
Bu bölgedeki
gelişmeleri çok iyi takip etmemiz pek
mümkün değil, ama bir taraftan da böylesine bir
durum var. Sonuçta Türkiye’de, Kürt kökenli
siyasetçilerin daha çok ekmek yemesi gerekiyor.
Ayrıca, PKK’yı kim
yönetiyor, bu bir soru işaret olarak benim kafamda
duruyor.
ÖM:
İlginç bir nokta da, DTP’nin, önce bağımsız solun
ortak adaylarını, mesela İstanbul ikinci bölgede
Baskın Oran’ı destekleme kararı alıp ondan sonra
da gerekçesini de çok net bir şekilde ortaya
koymadan, bu kararından vazgeçmesi. Tam bir
tutarsızlık örneği.
AB:
Samimiyetsizlik.
ÖM:
Açıklamaya muhtaç bir durum ve yeterli bir
açıklama gelmedi bildiğim
kadarıyla.
AB:
Silahların gölgesinde bir seçim oluyor, masada
silah var, devirmek istediğimiz bir iktidar var,
eski yöntemlerle deviremiyoruz, bildirilerle, vs.
yükleniyoruz. Laiklik
meselesinde bir yarılma yaşanıyor, “cumhuriyet
tehlikede mi değil mi?” yarılması var. Bir
taraftan da güneydoğumuzda etnik yarılma
yaşıyoruz. Türkiye aklını yitirmiş durumda şu
anda.
ÖM:
Artan terör de üstüne
ekleniyor.
AB:
84’ten itibaren, ahir ömrümde gördüğüm,
Türkiye’nin en uzun iç savaşı. Yıl 2007, 23 yıldır
sürüyor. Türk ve Kürt, sayısını bilmediğimiz
vatandaşımızı kaybetmişiz. Hâlâ “Kuzey Irak’a
otuzuncu kez mi girelim, Cudi Gabar’ı 57. kez mi
kuşatalım, birlik mi
kaydıralım?” diye konuşup duruyoruz . Durup
düşünmek
gerekmiyor mu artık?
ÖM:
İstikrarlı bir gelişmeden kastedilen bu olmasa
gerek, ekonomik ve sosyal
olarak.
AB:
Herhalde ve işte böyle
seçimlere giriyoruz, seçimin ne olacağı tam belli
değil.
11 Haziran 2007
tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.