Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Seçimlere Doğru Yaklaşırken Türkiye'nin Hali
12/06/2007

Ömer Madra: Virajda ilerlemeye devam ediyoruz, Soli Özel de dünkü Sabah gazetesindeki yazısına “Kaygan Zemin” adını vermiş. Virajda savrularak, kayarak gitmeye devam ediyoruz

Ali Bilge: Bu arada çeşitli Genelkurmay bildirileri yayınlandı. Bu sefer ki bildiri, Kuzey Irak ve Kürt meselesine yönelik ve terör konularına ilişkin.  8 Haziran’daki teröre karşı kitlesel eylem bildirisi, ardından o eylem bildirisinin izahatına dönük bildiri.  27 Nisan’dan bu yana TSK, yeni bildirilerle, halihazırdaki siyasi iktidarı görmezden gelerek, bir tür talimat ve koordinatlar vermek suretiyle karar alanını genişletiyor ve siyasi karar alma sürecinde, siyaseti görmezden gelerek yönlendirmeler yapıyor. Bildiriler yoluyla, siyaset ve siyasi iktidar hizaya çekilmek isteniyor.

 

Avi Haligua: Bazı yorumcular aslında bunun demokrasinin gelişmesi açısından önemli bir adım olduğunu da söylüyorlar.

 

AB: Öyle mi? Kim söylüyor bunu?

 

AH: Çeşitli gazetelerde, televizyonlarda gördüm, derinleşmekten kasıtları şu herhalde; “herkes konuşabiliyor, bu da iyi bir şey”.

 

AB: Siyasete günlük müdahalelerle ülkeye  yanlış yapılıyor. Bu  şekilde işler yapıldığı sürece Genelkurmay Başkanlığı’nın ülkeye ne kadar zarar vereceği anlaşılacaktır eninde sonunda. Kimi  yorumcular, TSK  bildirilerinin demokratik derinleşme sağladığını iddia ediyorlarsa yazıktır, maalesef çoğunlukla medyamızın durumu da bu şekilde. Siyasetin tasarrufunda olması gereken alanlar, TSK’nın karar alma süreçlerinde yer alıyor ve siyaset devre dışı bırakılıyor. Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan etnik sorun, Kürt sorunu ve teröre ilişkin meseleler, Genelkurmay’ın karar verme alanları değil, bu konular siyasi karar almayı gerektiren konulardır. Genelkurmay siyasi bir organ değil. Ancak, Genelkurmay‘ın elinde bulundurduğu bir alan olarak belirginleşiyor. 27 Nisan ve sonrasında cumhuriyet mitingleriyle laiklik mülahazasına el atan, konuyu kendi algılamalarına göre çözen, cumhurbaşkanlığı mevzusunu aynı mantıkla çözen TSK, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda 80 yıldır yaşadığı Kürt sorununu,  80 yıldır uyguladığı tekniklerle, yani tenkille, askeri  yöntemle çözmeye yönelik yaklaşımını sürdürüyor. Bu sorunda da siyasi alanı, siyasi partileri, parlamentoyu ve siyasi iktidarı görmezden geliyor.
 

Bir kokteylde, Genelkurmay Başkanı olarak,  “bugünkü terör  90’lar gibi değil ” diyorsunuz. 3 saat sonra sitenize tüm toplumu teröre karşı kitlesel eylem yapmaya çağırıyorsunuz, tehlikenin inanılmaz boyutlara ulaştığını söylüyorsunuz.  Genelkurmay bildirilerini dikkatle okuyoruz. Dil ve anlam açısından eksiklikler kopukluklar taşıyan yazılar. Birinci bildiri de polis adliye bülteni gibiydi. Dil olarak da  kötü, ifade tarzı olarak da kötü. Eski muhtıraların ağdalı bir dili vardı, bunu yazan kişiler hayatta değiller. Herhalde aceleye getirilmiş metinler bunlar, yetersiz “üniversite kuvvetlerinden “ yararlanılarak yazılmış metinler gibi gözüküyor. Bu nedenle topluma kendilerini ifade etmekte de sıkıntıya da  düşüyorlar. Son derece kötü yazılmış, açıklamaya muhtaç metinler halinde tarihe geçiyorlar.

 

ÖM: Murat Belge de, dünkü Radikal gazetesinde “Muhtıraya Doyamamak” başlıklı köşe yazısında önemli bir noktaya işaret ediyor, “şu cümle gramer açısından yanlış ve bitmiyor, öznesi, yüklemi tutmuyor” demiş, cümleyi veriyor: “Ortaya çıkan ve giderek artan terör eylemleri bu tür düşüncelerin ve bunları dolaylı veya doğrudan destekleyenlerin çarpık düşüncelerinin çok açık bir göstergesi olduğu şüphesizdir.” Diyor ki Belge, “ama gramer olmasa da cümleyi yazanın ne demek istediği çok belli ve dilbilgisi tutmasa da düşünce bilgisinin kesin ve yerinde olduğu anlaşılıyor. Yani muhtıranın sonunda, bu ‘çarpık düşünce sahipleri’ konusunda düşünülen çözüm de açıkça belirtiliyor, ulusal refleks çözecek işin bu kısmını.” Yani doğrudan doğruya düşüncelerin hedef alındığı bir meseleden bahsediyor ki çok önemli tabii.

 

AB: Kesinlikle, daha yaygın, geniş bir hedef gösteriyor bu metinde.

 

ÖM: “Ulusal refleks çözecek işin bu kısmını’ dedikten sonra, “daha önce ülkemizi tehdit eden Hrant Dink sorununu ve Hıristiyan misyoner sorununu çözdüğü gibi herhalde. Bunun pek çok örneğini saymak mümkün, çünkü yaratılan şu ortamda ulusal refleks çok hareketli bir halde; her gün yeni bir başarıya imza atıyor.” demiş Belge.

 

AB: Murat Belge’nin belirttiği gibi, son 2 yıla baktığımızda, Ermeni meselesinin tartışılmasına ilişkin yükselen ilk dalgaydı,  bu  tartışma ortamı, düşünce ortamı malum cinayetlerle ortadan kaldırıldı. İkincisi, laiklik üzerineydi, bu konunun tartışılmasına da tahammül yoktur, laiklik üzerine  hiçbir şey tartışılamaz mı, konuşulamaz mı bu ülkede?  1946-50 arasındaki laiklik üzerine meclis tartışmalarına baktım geçen gün; Kemal Karpat’ın, Demokrasi Tarihi Üzerindeki Çalışmalar adlı kitabında da bu tartışmaların bir bölümünü buluyorsunuz,  meclis tutanaklarına da bakılabilir, o dönemdeki üniversite ortamında  ve mecliste  yapılıyor bu tartışmalar.  1923-46 arasındaki pratiği gözden geçiriyorlar, demokrasiye geçişle birlikte yeniden  tartışmaya başlıyorlar. Bugünü aratacak derecede, açıklıkta, sertlikte, hoşlukta tartışmalar var. Hiç  bir şekilde laiklik üzerine  düşünce üretmeyeceksiniz, Kürt meselesi üzerine sivil çözüm üretmeyeceksiniz, gayret sarf etmeyeceksiniz, laiklik hakkında  tartışmaları  entelektüel ortamda dahi  yapmaktan sakınacaksınız, Lozan’ı azınlık haklarını, Ruhban Okulu meselesini gündeme getirmeyeceksiniz. Yok sayacaksınız bu tür meseleleri, tarihimizde Ermeni sorunu olup olmadığını konuşmayacaksınız, bu tür mevzuları sileceksiniz tarihinizden, 85 yıl sonra da  zinde kuvvetlerin önündeki engeller olarak, bu alanlarda düşünce üretenleri göstereceksiniz. Yok böyle bir şey.

ÖM: Öte yandan, Soli Özel dünkü Sabah gazetesindeki “Kaygan Zemin” başlıklı yazısında, “terörle mücadele ve güvenlik konularında hükümetin iktidarını hemen tümden yitirdiği bir döneme girdik” diyor, “birbiri ardına gelen muhtıraların ve bildirilerin anlamı da budur. Bir yanıyla Türkiye’deki rejimin niteliği ve gücün paylaşımı konularındaki sert ve kıyıcı siyasi pazarlık dinamiklerinin bir parçası bu, yani, doğru bildiği yolda atım atmayarak kendisine çizilen çerçeve içine girdi hükümet. Bu kapana girerken seçim yolunda kendisine karşı kullanılacak en etkili silahı, karşılıklarının eline vermiş oldu, teröre müsamahalı davranmak silahını. Barzani’ye ‘kabile reisi’ demekten vazgeçmesi de iktidar partisini bu yükten kurtaramaz. Hükümet, daha önce konuşmaya hazır olduğunu belirttiği Barzani ile, Şubat ayında yapacağı toplantıyı dahi kulağı çekildiği için iptal etmişti. Bu türden geri adımlar atarak, büyük ölçüde kendisini anlamsızlaştıran konumu da davet etti. PKK, Irak, Kuzey Iraklı Kürtler politikası seçim arifesinde bir yanar top, kimin üzerinde kalacak düzeyinde tartışılınca, olacağı da buydu” diyor.

 

AB:  2 sene önce Diyarbakır’da “Kürt sorunu vardır” demişti “Başbakan  Erdoğan. Daha sonra durum nasıl gelişti? İlk defa bir Başbakan, “Kürt sorunu vardır” demişti. Bu sorunun kabul edilmesi, üstelik bir başbakanının bunu kabul etmesi ülkemizde affedilmez! Zinde kuvvetler, bu sözü sarf edene yedirmek ister.  Sonuçta Erdoğan da bu sözünü  ziyadesiyle yedi. Meselenin genişletilmesine, konuşulmasına yanaşmadı, tamamen başka bir uca savruldu. Bu alanda olan  siyasi gücünü de askerlere devretti. Son zamanlarda konuyu, “ortak bir düşünceye sahibiz” diye pazarlamaya çalışıyor. Geri bir konuma savruldu. Önümüzdeki bir ay, -seçim olacaksa ki hâlâ soru işaretleri taşıyoruz- özel güvenlik bölgeleri, tampon bölgeler, vs. gündemde iken,  hükümet üzerine yeni balyoz, “Kuzey Irak meselesinde izin vermeyen hükümet” portresinin işlenmesiyle  inecek gibi görünüyor. Seçim süresince AKP  bu hassasiyetten yıpratılacak, ikinci dalga bu. Zinde kuvvetlerin, Kuzey Irak’a müdahalesini önleyen, izin vermeyen, Kürtlerin, terörünün geriletilmesini engelleyen bir hükümet vurgusu üzerinden gelen bir akım. Malum, hem muhalefet, hem yaratılan kamuoyu, çoğunluk medya unsurları bu durumda. Soli Özel,  değerlendirmelerinde tamamen haklı, hükümet bu konudaki gücünü devretmiş durumda. Aslında, cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere ilişkin meseleleri hep TSK’ya devretmiştir sivil hükümetlerin çoğunluğu. Son yıllarda Türkiye’nin kangren alanlarına ilişkin sivil çözüm üretme gayretleri gelişmişti, siyasete de bu yansıyordu, ama bu temel tabu konumuza, tekrar tenkil, şiddet, şiddete karşı şiddet metodunu uygulamakla devam ediyoruz.

 

ÖM: Bir kez daha Özel’in yazısına dönecek olursak; “PKK’nın aldığı canların gölgesinde toplumda duygusal isyan da zirveye çıkarken, konuları siyasi çerçevede tutarak tartışmak zor. Ancak tam da bunun yapılması gerekiyor aslında. Yani toplumsal havanın zehirlenmesinde 90’lardakine benzer bir ortama dönülmesinde kimsenin çıkarı yok; dahası bu kez terörle mücadele gibi ezici çoğunluk tarafından desteklenen bir siyasetin, Türk-Kürt çatışmasına yol açma ihtimali hayli güçlü. Yani Genelkurmay Başkanlığı’nın kötü Türkçeli son bildirisindeki 7. madde de tam bu nedenle çok kaygı verici. Bunu yadırgamamak mümkün değil, bundan da önemlisi böyle bir çağrının ülkeye hakim olan gerginlikte ve linç havasında çok farklı şekillerde yorumlanmaya açık olduğuna kuşku yok” diyor. Sizin de söylediğiniz gibi, seçimlerin sağ salim yapılması giderek Türkiye açısından hayati önem kazanıyor.

 

AB: Bu özel güvenlik bölgelerinde, tampon bölgelerde nasıl bir seçim yapabilirsiniz ki? Çok zor. Orada açık bir seçim yapmak, sandık, vs. gerçekten zor böyle olağanüstü durumlarda.

 

ÖM: Geçici güvenlik bölgesi ilan edilen yerlerde, haberleşme, basının, medyanın durumu da farklı bir konum alıyor herhalde değil mi?

 

AB: Mutlaka. Zaten olağanüstü hal kaldırılsa bile, sürekli olağanüstü halin olduğu, zımnen böyle bir durumun yaşandığı bir konumdayız yıllardır. Daha önce bölgede yapılan seçimlerde yaşanan öyküleri biliyoruz.  Bu seçimler, herhalde son yıllarda -Azerbaycan’da, Gürcistan’da ya da başka ülkelerde yaşanan seçimler gibi- en fazla uluslararası gözlemcinin geleceği bir seçim olacak.

 

ÖM: Böyle mi görüyorsunuz?

 

AB: Böyle görünüyor. Olağanüstü bir durum hakim güneydoğu sınırında. “Sınırda harekât yapacağız, içeri gireceğiz, çıkacağız, tampon bölge, bombalama, özel güvenlik alanı” diyorsunuz, bir yandan askerle iktidar arasında  sürtüşme  yaşanıyor, sürekli muhtıra, bildiri, darbe, her  neyse, böyle bir ortam içerisindesiniz, “siyasi rejim tehdit altında” tartışmaları içerisinde yaşanan günlerdeyiz.

 

ÖM: TSK da siyasete ağır bir şekilde ağırlığını koymuş oldu son dönemde.

 

AB: Tabii, böyle bir ortamda siz dışarıdan gözlemci göndermez misiniz? Ayrıca tarihimizde ilk defa, müzakere tarihi almış bir ülke olarak seçime gidiyoruz. Yani Kopenhag Kriterleri’ni kabul ettik, bazı dosyaları müzakereye açtık, ama müzakere tarihi almış, müzakereye başlamış bir Türkiye olarak bu ilk seçimimiz. Normalde daha az gözlemcinin gelmesi gerekirdi, ama  Allah’a şükür, TSK  bildirilerini, olası askeri  harekatları ekleyiverdik.


Bir diğer husus da şu; ben bu PKK’yı anlamakta zorlanıyorum, tabii çok fazla bilgim de yok, ama  PKK’yı son yıllarda kim yönetiyor onu çok merak ediyorum. İmralı’daki adam mı yönetiyor, pek sanmıyorum. Yeniden şiddetlenen şiddete akıl sır erdiremiyorum, hangi kadrolar, kimlerin yönlendirmesiyle, hangi mantıkla şiddet  üretiyorlar. PKK’ya hakim olan, PKK’nın karar verme süreçlerine hakim olan kimler? Yani Kuzey Irak’taki insanlar mı? Kim? Hangi ülke istihbaratı? Açıklamakta zorlanıyorum, çünkü PKK’nın uyguladığı terör, ülkede ki Kürt siyasetine katkıda bulunmuyor. Hiç kimse bunu iddia edemiyor, Kürtler de söylemiyor. Peki PKK’yı kimler yönetiyor? Kimle irtibatlı bir örgüt haline geldi? Kim, hangi mantıkla bu şiddeti  üretiyor? Hangi ülkelerin istihbarat teşkilatları bu örgüte egemen bilmiyoruz. PKK’nın uyguladığı şiddet de,  sivil, demokratik içerikli bir Kürt siyasetinin önünde engel oluyor.

 

Kürt siyaseti de bağımsız olarak seçimlere giriyor, ancak bir bütün olarak baktığımızda, Kürt siyaseti de kendi sorununa ilişkin olarak seçmenlerinin önüne çok ciddi bir metin, bir siyasa ortaya koyamıyor. Konunun bu yönünü tartışmalıyız, görmeliyiz diye düşünüyorum. Geçen 5 yıllık süre içinde, güneydoğudaki belediyelerin büyük bir çoğunluğu, Demokrat Türkiye Partisi’nin adayları tarafından yönetildi ve bugün bu partinin üyeleri, genel seçimlere bağımsız olarak giriyorlar.   Seçimlere bağımsız olarak girmekte baraj meselesinin önemli olduğunu biliyoruz; ancak, bölgeden gelen öğretim üyesi aydınlarla yaptığım konuşmalarda, bölge halkının ciddi olarak belediye hizmetlerinden şikâyetçi olduğunu ve bu anlamda güvensizlik beyan ettiğini belirtiyorlar.

 

ÖM: Öyle mi? Yani daha çok başka politik kaygılara ağırlık verildiği için normal belediye hizmetleri aksatılıyor, bu anlamda mı?

 

AB: Evet bu anlamda, “bütün belediye başkanları sadece siyaset yaptı, bölgedeki insanı unuttu” diyorlar. Bu bölgedeki  gelişmeleri çok iyi takip etmemiz pek mümkün değil, ama bir taraftan da böylesine bir durum var. Sonuçta Türkiye’de, Kürt kökenli siyasetçilerin daha çok ekmek yemesi gerekiyor. Ayrıca, PKK’yı  kim yönetiyor, bu bir soru işaret olarak benim kafamda duruyor.

 

ÖM: İlginç bir nokta da, DTP’nin, önce bağımsız solun ortak adaylarını, mesela İstanbul ikinci bölgede Baskın Oran’ı destekleme kararı alıp ondan sonra da gerekçesini de çok net bir şekilde ortaya koymadan, bu kararından vazgeçmesi. Tam bir tutarsızlık örneği.

AB: Samimiyetsizlik.

 

ÖM: Açıklamaya muhtaç bir durum ve yeterli bir açıklama gelmedi bildiğim kadarıyla.

 

AB: Silahların gölgesinde bir seçim oluyor, masada silah var, devirmek istediğimiz bir iktidar var, eski yöntemlerle deviremiyoruz, bildirilerle, vs. yükleniyoruz.  Laiklik meselesinde bir yarılma yaşanıyor, “cumhuriyet tehlikede mi değil mi?” yarılması var. Bir taraftan da güneydoğumuzda etnik yarılma yaşıyoruz. Türkiye aklını yitirmiş durumda şu anda.

 

ÖM: Artan terör de üstüne ekleniyor.

 

AB: 84’ten itibaren, ahir ömrümde gördüğüm, Türkiye’nin en uzun iç savaşı. Yıl 2007, 23 yıldır sürüyor. Türk ve Kürt, sayısını bilmediğimiz vatandaşımızı kaybetmişiz. Hâlâ “Kuzey Irak’a otuzuncu kez mi girelim, Cudi Gabar’ı 57. kez  mi kuşatalım, birlik  mi kaydıralım?” diye konuşup duruyoruz . Durup düşünmek  gerekmiyor mu artık?

 

ÖM: İstikrarlı bir gelişmeden kastedilen bu olmasa gerek, ekonomik ve sosyal olarak.

 

AB: Herhalde ve işte  böyle seçimlere giriyoruz, seçimin ne olacağı tam belli değil.

 



11 Haziran 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan