Ali
Bilge: 3
gündür Rize’deyim, iki başbakan çıkartan bir il
Rize. Seçim havasını da biraz izleme
fırsatı buldum.
Ömer
Madra: Ona geçmeden önce, çok yoğun sıcak
dalgasıyla boğuştuğumuz bir haftasonunda siz
oradaydınız, Karadeniz genel olarak serin ve
yağışlıdır, dolayısıyla nasıldı
izlenimleriniz?
AB:
“Tarihimizde bu kadar az yağış düşen bir yıl
olmadı” diyorlar. Bu sabah bir
yağış oldu ama Karadeniz’in o bildik coşkun
yağmurlarından değildi, Mayıs
ayında hiç yağmur
yağmamış. Temmuz-Ağustos
aylarında sellere sebebiyet veren türden yağışlar
olduğu söyleniyor, ama bu yıl
çok
fazla beklenmiyor. Türkiye genelindeki durum
burada da görülüyor.
Burada yağışsızlık gözünüzün
önündeki
bitki örtüsüne baktığınızda çok bariz
bir şekilde hissedilmiyor, ancak biz gezi
vesilesi ile 3 yaylaya
çıktık, Kaçkarlar’ın zirvelerine yakın yaylalara
uzandık. Yaylalarda
bulunan buzulları
gözlemleme fırsatı bulduk. Türkiye’nin zaten çok
fazla buzulu yok,
Ağrı’da, Cilo’da, Süphan’da bir de Kaçkarlar’da
var. Süphan ve Cilo’da buzulların büyük bir kısmı
erimiş, Aladağlar ve Erciyes’te zaten kalmamış.
Gezdiğim yerlerde az
miktarda da olsa buzullara rastlıyorsunuz, ama
onlar da herhalde son yıllarını yaşıyor.
ÖM:
Gaziantep Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan
Ökkeş Kesici, bu konuda ayrıntılı bir araştırma
yapıp yayımlamıştı, TUBİTAK çerçevesi içinde.
Orada Türkiye’deki buzulların %97’sinin eridiği ve
bu erimenin de en fazla son yüzyıl içinde olduğu
belirtiliyordu.
AB:
Ben, ilk defa bu buzulları yakından gördüm, özellikle
Fırtına Vadisi boyunca uzanan, Ayder, Kavrum,
Han
Düzlüğü, ve Çağırankaya yaylalarına çıktık. Bu
yüksekliklerde hâlâ az da olsa
buzullara rastlamak mümkün. Onlar da eriyor, durum
böyle devam ettiği müddetçe Türkiye’de bu
görüntülere, dağların
zirvelerindeki beyaz parçalara hiç
rastlamayacağız.
ÖM: Ama
eriyen buzullara karşılık yeni yapılan otoyolları
göreceğiz.
AB:
Evet, evet. Özellikle otoyollar, bölgede konuşulan
konuların başında geliyor , artık siyasete
ve ekonomiye de geçebiliriz.
Karadeniz sahil yolunun Mesut Yılmaz’la başlayıp
Tayyip Erdoğan’la bitirilmesi seçmen
arasında hep tartışılıyor. “Bu yolun hayatımıza
katkısı ne oldu, değdi mi değmedi mi?”
tartışması
yapılıyor. Sahil oto yolunun açılmış olması
henüz bölge ekonomisine ciddi bir şey katmış
değil, hissedilmiyor. Üstelik az
miktarda olan doğal plajları da ortadan kaldırmış.
Karadeniz sahil otoyolu, tümüyle plajların
üstünden geçiyor. Kıyıda ki kum bandı ve deniz
kalmamış, yol şehirlerle
denizin
bağlantısını
kesen bir durumda ilerlemiş. Dolayısıyla şu anda
yolun getirdiği bir şey yok
ama götürdüğü çok şey var. Aynı şey buzullara
ulaşan yayla yolları için de geçerli, ama ben dün,
özellikle Kavrun ve Çağırankaya yaylalarına, henüz
asfaltlanmamış, toprak yollardan gittim,
orada
durum farklıydı ve çok güzeldi.
2002
seçimlerinde AKP ülke genelinde elde ettiği yüksek
başarıyı burada da elde etmiş, 3 milletvekili
çıkarıyor Rize, bunun üçünü de AKP kazanmış. Ama
bugün aynı başarıyı elde etmesi pek mümkün
gözükmüyor.
ÖM: Öyle
mi?
AB:
Evet, izlenimim böyle. Nedenini sorduğumuzda, ilk
sırayı milletvekili adayları alıyor. Yerelde aday
isimleri çok önemlidir, adayların bölge halkıyla
çakışması son derece önemlidir. AKP’nin daha önce
seçilen 3 milletvekili bu seçimde aday değiller,
onların yerine yeni adaylar gelmiş ve bu adayları
da genelde
taban çok fazla benimsemiyor, ama tabii ki AKP’nin
parti olarak çok önemli bir
ağırlığı var. Ancak AKP tabanı aday isimlerinden
rahatsızlığını gizlemiyor. Rize’de tabii Mesut
Yılmaz faktörü devreye giriyor. Mesut Yılmaz’ın
seçilememesi bir mucize gibi görülüyor, çünkü bir
blok oyu var ve Mesut Yılmaz burada çılgınlar gibi
parti çalışmalarını sürdürüyor. En etkin parti
Mesut Yılmaz partisi görülüyor.
ÖM:
Bağımsız aday olarak giriyor değil
mi?
AB:
Evet. CHP’nin il başkanı burada aday ve genel
olarak CHP seçmen tabanının benimsediği bir aday
olduğu anlaşılıyor. O nedenle CHP’nin bir
milletvekilliğini zorlayacağı görülüyor, ama
sonuçlar,
1-1-1 ya da 2+1, yani 2 AKP 1 Mesut Yılmaz
şeklinde olabilir.
Aslında, 22 Temmuz
seçimleri kararından bu yana gelişen havaya
baktığımızda, yerelde, illerde, ilçelerde büyük
bir seçim havasını açıkçası pek göremiyorsunuz,
bunu not etmek lazım, o bildik coşkun seçim havası
görünmüyor. Rize biraz farklı bir yer tabii..
Rize, Türkiye genelinde görülen tablodan, yani
AKP,
CHP ekseninde döneceği görülen, üçüncü
partinin belki zorlayacağı- ana seçim
aksından biraz değişik
bir il , burada
Mesut
Yılmaz faktörü denkleme
girmiş durumda. Rize’nin
özgünlüğü şöyle; seçmende “inadına Mesut inadına
Tayyip “ diye özetlenebilecek bir yaklaşım
var.
Bu inadına yaklaşımın ardında da şu
yatıyor; Erkan Mumcu’nun PKK benzetmesi nedeniyle
Mesut Yılmaz mağdur görülüyor; Tayip Erdoğan da,
Çankaya
mağduru olması nedeniyle, zaten bu kapsamda
algılanıyor. Mağduriyet üzerinden dönen bir
kutuplaşma görülüyor. Askerin bildirisi ve sonrası
gelişmeler sonucunda Çankaya mağduru bir AKP
algılaması var . Bu iki mağduriyet
algılaması, “Laz inadı, Karadenizli inadı“ ile
eklemleşiyor ve inadına bir
yaklaşım getiriyor. Bu, Rize’de böyle
şekilleniyor. Burada öne çıkan esas konu, özgün olan
bir durum da şu; Mesut Yılmaz’ın ve Tayyip
Erdoğan’ın Rizeli
olması çok önemli
Rizeli seçmen için. Gerçekten iki başbakan
çıkarmış bir il olmaktan dolayı gurur duyuyorlar.
Rize küçük bir kent, seçmen sayısı az, 3
milletvekili çıkarıyor ama iki başbakan
çıkarmışlar. Dolayısla bunun üzerinden kalkarak
değerlendirmeler yapılıyor.
Ancak en temel
mesele geliyor çay konusuna dayanıyor. Çünkü Rize
demek çay demek, burada insanlar
geçimlerini çay
üretiminden sağlıyorlar. Zaten AKP’nin biraz zayıflamasının
nedeni de hem adaylar konusundaki memnuniyetsizlik
hem de çay meselesi; yani bütün her şey bir
tarafa, Rizeliler çay konusunda partilerin ne
dediklerine bakıyorlar. Çay ve Çaykur burada en
öenemli konu. Çaykur’un özelleştirilmesi ve çay
üretimine ilişkin alınacak kararlar seçim
iradesini belirleyen ön önemli etken. Tabii buna
bağlı olarak işsizlik faktörü devreye giriyor.
Rize’de
çay üretimi 1938’de başlayamış, 74’e kadar ekili
alan sınırı değişmemiş. 80 ve 90’lı yıllarda çay
ekim alanları genişletilmiş Türkiye’de. Alan
genişlemesi ile birlikte tabii üretimde de bir
artış olmuş. 2001 ekonomik krizi ve sonrasında
tarımdaki destekleme politikalarının
değiştirilmesi, doğrudan gelir desteği
uygulamasına geçilmesi nedeniyle, destekleme çay
alımlarına belli kotalar konuluyor. Üreticinin
dönüm başına devlete satabileceği çay miktarı ve
Çaykur’un alım kapasitesi sınırlanıyor. Doğrudan
gelir desteği uygulaması nedeniyle, dönüm başına
yapılan ödemeler sistemi uygulamasına göre kotalar
konuluyor.
Dönüm başına 350 kiloluk bir uygulama var. Rize’de
seçimin ana teması bu konunun etrafında dönüyor.
Seçmen şu anda, “AKP bu kotayı devam ettirdi ve
getirdi”
diyerek kızıyor, CHP ve diğer partiler de, “kotayı
kaldıracağız, müstahsil ne kadar çay getirirse o
kadar çayı devlet alacak” diyorlar. Rize’nin
ekonomi politiği böyle. Çayın geleceği, çayın
devlet desteğinin olup olmayacağı ve Çaykur’un
özelleştirilmesi..
Burada yaklaşık 200
bin
çay üreticisi var, daha sonra alan genişlemesiyle
birlikte Rize’nin dışına çıkıyor çay ekim
alanları. 767 bin dekarlık arazide 204 bin kişi.
Tabii bu tamamen Rize değil, başka alanlar da var,
ama büyük bir bölümü Rize. 30 bine yakın
gündelikçi ve çalışanı var, 1 milyar dolara yakın
katkısı var ülke ekonomisine. Partilerin
bu konudaki vaatleri seçmenin iradesini belirleyen
en önemli unsurlardan biri. Çaykur kotası
nedeniyle üreticiler ürünlerini özel sektöre
satıyor, özel sektör de bunları çok zor ödüyor, ya
da ödemiyor. Gerçekten çay üretiminde -ihracat da
yapılamadığı için - hem kalitede hem
fiyatta ciddi verimsizlik
söz konusu. Türkiye dünyada 6 büyük çay
üreticisinden bir tanesi, ama ihracat yapamıyor.
Ayrıca , yüksek gümrük vergileri olmasına karşılık
ciddi bir yabancı çay ithalatı da yapılıyor. Bu
ithalat da korkutuyor tabii buradaki üreticiyi.
Türkiye’nin ithal çay tüketimi yıllık 25-30 bin
ton civarındaymış, ithalat 100 bin
tona falan çıktığında yerli üretici perişan
oluyor.
Bir diğer unsur da, Karadeniz
kıyı
bandının imara açılması. Bu çay bahçelerini
etkiliyor.
1984 yılında çıkarılan bir yasa
ile çayda tekel
konumu kaldırılarak ürün pazara
açılmış, özel sektör firmaları çay üretimi
ve pazarlamasına girmiş. Nitekim şu
anda %35 özel sektör, %65 Çaykur kapasitesi söz
konusu. Ancak, ihracata dönük bir kapasite, bir
atılım yaratmamış
bu açılım. Piyasa burada sorunu çözememiş devlet
olmazsa insanların hali perişan, başka çok
şansları yok. Özel sektör, piyasa, serbestleşeme,
çayda meseleyi çözememiş, bu çok net görülüyor.
Tabii günden güne çay tarlalarında çalışacak
insanlar da azalıyormuş. Mesela en ucuz
çalıştırılan işçiler Gürcüler, kaçak işçiler. Bu
sene yabancı kaçak işçi konusunda daha titiz bir
denetleme gelmiş, ondan da şikâyetçiler, çünkü
Gürcüler 30
lira yevmiye ile çalışıyorsa, Kürt kökenliler 40,
yerliler 50’ye çalışıyor.
ÖM:
Böyle bir tarife var yani?!
AB:
Evet
böyle. Kaçak gürcü işçiler en düşük ücretle
çalıştırılıyor. Kaçak işçi çalıştıramamaktan da
şikâyetçiler çünkü maliyetleri artıyor. Ayrıca,
bir de kaçak çay konusu var, zaten çayda kotaların
konulmasının bir nedeni de bu. Ülkeye giren kaçak
çaya bir nevi “nerden buldun?” sorgulaması
yapılıyor. Dönüm başına üretim belli. Burada
bütün hayat çay üzerine dönüyor. Tabii ikinci
önemli nokta da, bütün kahvehanelerin lise ve
yüksek okul mezunu gençlerle dolu olması.
ÖM:
Önemli bir işsizlik sorunu da
var.
AB:
Tabii. Çay
dışında yayla
turizmleri falan yapılıyor, ama oradan
ciddi bir gelir sağlanamıyor henüz. Otoyol da
bir ticari aktivite sağlamış durumda değil. Seçmen
üzerindeki etkili olan diğer bir konu da, PKK
terörü, Kürtler ve bölünme duygusu ve
şehitler. Siyasi tercihlerde bu konu çok etkili,
son
derece duyarlı bir kent konumunda, Trabzon ve
Rize.
Sonuçta
burada bir takım değerlendirmeler Tayyip Erdoğan
ve Mesut Yılmaz üzerinden yapılıyor. “Mesut
Yılmaz otoyolu başlattı, ama Tayyip bitirdi, Mesut
Yılmaz şunu yapamadı ama Tayyip sağlık ve eğitim
yatırımlarını yaptı,
yakında Rize’de de üniversite
açılıyor” vs. Yani
diplomalı işsizlere yenileri eklenecek demektir.
AKP-CHP
ekseninde dönen siyasal ortama üçüncü bir vektör,
Mesut Yılmaz geliyor.
“İki
uşak da bizden çıkmıştır da!” diyorlar. “Çok
mutluyuz ama Mesut başbakan olacak değildir, o
yüzden ben Tayyip’e vereceğim” diyenler var, kıyaslama
böyle yapılıyor.
Ama 22 Temmuz’a damgasını vuracak esas konu çay ve
Çaykur ve çayın geleceği.
Şunu da
söyleyeyim; genel değerlendirmelerimizde de
vurguluyorduk, il bazında, yerel bazda da, 22
Temmuz seçimlerinin yaraya merhem bir seçim
olmayacağı görülüyor. Bu seçimlerin siyasi istikrar
sürecine çok fazla katkıda bulunamayacağı,
buradaki yerel pencereden, yöneticilerin
ağızlarından da belli oluyor. Yani Türkiye bir seçime
gidiyor, ama seçim siyasi krize çözüm olabilecek
mi.? Bu hiç belli değil.
ÖM: Bu
yerel muhabirlik için çok teşekkür ederiz. Bütün
Türkiye’ye teşmil etmek doğru olmayabilir ama
genel bir fikir de veriyor tabii.
(25 Haziran
2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)