Ömer
Madra:
Ankara’da yoğun bir seçim ortamı içindesiniz,
Anayasa Mahkemesi kararları vs. de girince,
hareketli Ankara günleri yaşanıyor; Ankara
muhabirliğine devam eder misiniz
lütfen?
Ali
Bilge: 28 Nisan
dan bu güne virajın içindeyiz ve masada silah var,
bu
durum hali hazırda devam etmekle
birlikte
Anayasa Mahkemesi’nin son kararı, tabiri
yerindeyse, yeniden ters köşeye yatırdı bazı
kesimleri. Elbette, 27 Nisan’da yayınlanan TSK
bildirisi,
Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin Anayasa
Mahkemesi’nin aldığı karar sonrası derinleşen
siyasi kriz
ortamı devam ediyor. İktidara ve siyasete
yapılan
suni müdahalelerde bir beklenti vardı. Bazı
kesimlerde bu beklenti AKP’yi , Refah, Fazilet
mezarlığına defnetmek, geriletmek ve güçsüz hale
getirmek, çözülmesini sağlamaktı. Bu amaç
yerine ulaşamadı, durumun
geçen hafta itibariyle anlaşılması, AKP’nin hâlâ
birinci konumda olması, bazı kesimlere 57
seçimlerini hatırlatmayı gerekli kıldı. Son
günlerde Ankara’da bu benzetme,
yapılıyor.
ÖM:
57 seçimlerini hatırlatırsak iyi
olur.
AB:
57 seçimleri, Demokrat
Parti’nin 27 Mayıs 1960
darbesi öncesi
beklenenin üzerinde oy aldığı seçimdir.
ÖM:
Bir de çoğunluk sistemi vardı yanılmıyorsam,
dolayısıyla da çok büyük ve oransız bir şekilde
iktidara yansımıştı.
AB:
Doğru.
Siyasi kriz daha da sertleşerek devam
ederken böyle bir hatırlatma yapılıyor
Ankara kulislerinde. Bu gerilim daha ne kadar
sürer ve
nasıl devam eder, nasıl sonuçlanır
derken Anayasa Mahkemesi’nin son kararı
geldi. Meclis kapanmadan önce çıkarılan anayasa
değişikliklerini içeren düzenlemelere,
Cumhurbaşkanı’nın ve CHP’nin Anayasa
Mahkemesi’ne yaptıkları itiraz mahkeme
tarafından
reddedildi. Bunun bir hukuki yönü var,
tabii bir de siyasi yönü var. Hukuki yönünde
gerçekten işin içinden çıkmak, yorumlamak, derin
bir mevzu, ona pek girmek istemiyorum.
ÖM:
Zaten hukukçular da, anayasa hukuku profesörleri
vs. de pek işin içinden çıkabilmiş gibi
gözükmüyorlar.
AB: Evet
haklısınız, “Anayasa Mahkemesi’nin son kararını
siyaseten nasıl analiz edebiliriz? Muhtemel
gelişmeler neler olabilir?” sorusuna yanıt aramaya
çalışalım. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, yeni
durum,
virajın içerisinde bir vites değişikliği
anlamına gelebilir mi ? Tamam, yine masada silah
var, virajın içindeyiz, ama vites değişebilir mi?
Vites değişikliği de neye bağlı? Öncelikle şunu
söylemeliyiz; Anayasa
Mahkemesi’nin kararından sonra CHP’nin,
Cumhurbaşkanı’nın, 27 Nisan
sürecini destekleyen partilerin ve kesimlerin
ciddi bir şaşkınlığını görüyoruz. Ayrıca,
malum
süreç boyunca Anayasa
Mahkemesi çok ciddi şekilde yıpranmıştı. 27 Nisan
sonrası Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında
yaşanan
gelişmelerle Türkiye demokrasisi ciddi yara
aldı.
CHP’nin 367’yi Anayasa
Mahkemesi’ne taşıması, sonrasında da
Mahkeme’nin kararı hukuken ve siyaseten
tartışmalı bir durum yarattı, siyasi krizi
derinleştirdi.
Biliyorsunuz, komik denebilecek gelişmeler
de yaşadık. Açıklanan gerekçeli kararlara
baktığımızda, Anayasa Mahkemesi’nin 4 üyesi, “bu
iş bizim işimiz değil bizi ilgilendirmez meclisi
ilgilendirir” diyor, ama 4 üyenin 2 tanesi
itirazın
kabulü yönünde oy kullanıyor. Gerçekten ipe
sapa gelmez bir durum yaşandı. Mahkeme, son kararı
ile kendini telafi eden bir karar
almış gibi gözükmekle birlikte, bu durum
Mahkeme’nin son dönemde Türkiye
demokrasisinde yarattığı
tahribatı,
yıpranmayı ortadan
kaldırmıyor.
ÖM:
Evet, Anayasa Mahkemesi’nin inandırıcılığı ve
saygınlığı konusunda bazı şüpheler belirmişti
diyebiliriz.
AB:
O şüpheler hâlâ devam ediyor, bir
mahkeme bir-iki ay içinde çok ciddi konularda
dıştan gelen baskılara göre karar alamaz, bunun ne
hukukla ne demokrasiyle ilgisi var. Bugün aldığı
kararı alkışlayabilirsiniz, ama açıkçası
güvenirliği açısından pek iyi bir durum
değil.
ÖM:
Bu arada, Anayasa Mahkemesi’nin ilk kararını
eleştiren AKP çevreleri bu yeni karardan sonra
övdüler mi Anayasa Mahkemesi’nin kararını?
AB:
Sayın Gül’ün, özeleştiri mahiyetinde, “gereksiz,
fazla yüklenmişim Anayasa Mahkemesi’ne”
yönünde bir
değerlendirmesini gördüm.
ÖM:
O da ilginç.
AB:
Anayasa Mahkemesi kararları, hukuka göre değil de
, CHP’ye,
Cumhurbaşkanı’na ya da AKP’ye göre
alkışlanırsa işler zora girer, kriz olur, oldu
da.
Anayasa Mahkemesi’nin son kararında bana
ilginç gelen bir bilgiyi sizinle paylaşmak
istiyorum. Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi üyeleri
arasında askeri üye de bulunuyor, Askeri
Yargıtay’dan gelen bir üye de bulunuyor, güvenilir
kaynaklardan aldığım istihbarata göre, askeri üye
de cumhurbaşkanı ve CHP’nin talebinin reddi
yönünde oy kullanmış. Bu ilginç bir durum, vites
değişikliğini yorumlarken bu bilgiyi ihmal etmemek
lazım. Elbette benim elde ettiğim bilgi,
gazetecilik istihbaratına dayanıyor. Açık Radyo
için yaptığım muhabirliğe dayanıyor. Mahkeme’nin
gerekçeli kararı açıklanınca daha net
öğreneceğiz.
Bu
ortamda akla hemen şöyle sorular
geliyor; “22 Temmuz sonrasında oluşacak meclis,
cumhurbaşkanını 45 gün içinde seçemezse, Aralık’ta
iki seçim
olur mu? Halkın
cumhurbaşkanını seçmesiyle birlikte,
yeni bir genel seçim yapılabilir mi? Abdullah
Gül tekrar
aday olur mu?” Bu minvalde tartışmayı
sürdürebiliriz. Tabii buradaki kilit cevap şu; bir
kere
seçimlerin sonuçlarına göre durum
değişebiliyor ve 367
meselesi de gündeme geliyor.
ÖM:
Aslında çok tuhaf bir ayrıntı üzerine, 367 oy
çoğunluğu üzerine odaklanmış oluyoruz, o da işi
çok zorlaştırıyor tabii.
AB:
Evet, şimdi ben başka bir hususa değinmek
istiyorum. TSK’nın 27 Nisan tarihli bildirisinden
sonra, Dolmabahçe’de, Başbakan’la Genel Kurmay
Başkanı arasında, baş başa,
kimsenin olmadığı bir görüşme yapıldığını
biliyoruz. Ancak bu görüşmede neler konuşulduğunu
bilmiyoruz. Bütün bu değerlendirmeleri bilgisizlik
üzerinden yapıyoruz.
Dolmabahçe’de ne konuşuldu? Bir mutabakat
sağlandı mı? Bir ülkenin başbakanı, ülkenin
genelkurmay başkanı ile, en üst düzeyde
askeri bürokratıyla bir şeyler konuşuyor ve
bu
konuşma iki kişi arasında kalıyor. Müthiş
bir bilgi eksikliği üzerinden yorumlar yapıyoruz.
Bence esas mesele bu. Dolmabahçe görüşmesinin
içeriğini bilmiyoruz. Bu müthiş bir bilgi
eksikliği. Başbakan, “bu bir sırdır, Abdullah
Bey’e bile söylemedim” diyor. Kim bu
Abdullah Bey? Cumhurbaşkanlığı adayın , en
yakının, yardımcın, başbakanlığı sana bırakmış bir
insan. Görüşmeyi ondan dahi gizlediğini övünerek
söylüyorsun.
Bir ülke düşünebiliyor
musunuz, ülkenin silahlı kuvvetleri, bir gece
yarısı
siyasi iktidara yönelik olarak bildiri
yayınlıyor ve “şunlar olursa şunlar olmazsa darbe
yaparım ha!” anlamında şeyler söylüyor ve ülke
siyasi krize gömülüyor, bu gelişmelerden kısa bir
süre sonra, ülkenin başbakanı, ülkenin en üst
düzey askeri bürokratıyla mutabakat sağlamak için
toplanıyor, 3 saat
konuşuyorlar, belli ki, bazı kararlar
alınıyor, tam mutabakat değil tabii, çeyrek
mutabakat olsa bile bir şeyler konuşuluyor ve
mutabık kalınan hususlar oluyor. Nedir bunlar?
Türkiye’de bizler, siyaset, kamuoyu, halk, toplum
bunu bilmiyor. Abdullah Gül bile bilmiyor. Ne
konuşuldu orada? Darbe mi
yapacaksınız? “Şu şartlarda darbe yapmam, şu
şartlarda yaparım , cumhurbaşkanı adayını bana
sormadan çıkarma” mı dendi? Dikte edilen bir durum
mu var? Karşılıklı ne konuşuldu?
ÖM:
Eşlerine de söylememişlerdir
herhalde!
AB:
Genelde bu durumlarda darbe yaparken eşler de
bilmez. Evren de onu söylemişti, ama yabancı
istihbaratlar bilir. Dolmabahçe’de bir mutabakat
var mı? Dolmabahçe’de nasıl bir mutabakat
sağlandı? Dolmabahçe bir sır, bu bilgi eksikliği
üzerinden yorum yapmak da gerçekten risk. Şimdi
sen bunu partinden, en yakın siyasi arkadaşından
saklıyorsun.
ÖM:
Ve kendi cumhurbaşkanı
adayından.
AB:
Evet. Cumhurbaşkanını bu meclis mi seçer,
referanduma gidilip mi seçilir? Ben bunları
hepsini hikâye görüyorum, Dolmabahçe’de
konuşulanlar açıklanmalı, bunlar açıklanmadan
ciddi bir değerlendirme yapmamız mümkün
değil.
Şöyle bir durum da var,
Dolmabahçe
görüşmesinden sonra tansiyon az da olsa
düştü. O zaman burada bir çeyrek mutabakat var
demektir. Bu mutabakatın içeriği ne?
Gül’de ya da bir
başka isimde uzlaşma mı? Düşünün,
ülkede bir darbe girişimi oluyor, askerin siyasete
müdahalesi oluyor, bunun üzerine görevden alınması
gereken askeri üst düzey bürokratla başbakan
mutabakat zemini arıyorlar, ne kadar acı. Ve bu
zemin bilinmiyor. Bu nasıl bir demokrasi?
Dolayısıyla yaptığımız değerlendirmeler bu
bilinmezlik üzerinden oluyor. Diyelim ki, burada
çeyrek bir mutabakat var ya da sezgilerimizle
böyle söylüyoruz. Bu mutabakatı analiz edelim.
Abdullah Gül’e bakalım; “partim ve kamuoyu
beni cumhurbaşkanı adayı olmamı istediği sürece
adayım,
ama yeni durumlarda adaylığımı yeniden
tartışılabiliriz , duruma göre
değerlendirebiliriz” şeklinde açıklamaları da
oldu. Gül’ün, “olur da,
olmayabilir de“ şeklindeki
değerlendirmelerini bir kenara not etmek lazım. Ve
kenar notlarımızdan kalkarak, Abdullah Gül’ün
açıklamalarını, Dolmabahçe görüşmesinin “sırrını
korumasını”, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi
sevindiren son kararını –Mahkeme’nin askeri
üyesinin oyunun rengini-, tüm bunları ortaya
koyduğumuzda vites değişikliği olup olmadığı
sonucuna varmamız mümkün olabiliyor. Elbette bu
fonksiyonun bilinmeyen bir parametresi var;
Dolmabahçe, ona da sezgilerimizle çeyrek mutabakat
diyoruz.
Tabii
burada bir diğer unsur da şu; bütün bu süreç
boyunca, isteyerek veya istemeyerek -onu
bilmiyoruz- Tayyip Erdoğan, iki güçlü siyasi
figürünü önemli ölçüde örseledi. 70’lerin
başında Demirel’in liderliğini yaptığı Adalet ve
Kalkınma Partisi’nde iki güçlü
figür vardı, biri meclis başkanı Ferruh Bozbeyli,
diğeri de ‘Koca Reis’ lakabıyla Saadettin Bilgiç.
Demirel, 2 güçlü siyasi rakibini diskalifiye
etmişti. Tayyip Erdoğan‘ın
partisindeki iki önemli siyasi figür de
ciddi ölçüde örselemiş durumda. Önümüzdeki dönemde
parti ve meclis grubunda kendi iradesinin
daha belirleyici olduğu aşikâr. Tayip Erdoğan,
aday seçimine bu sefer 2002’ye göre neredeyse tek
belirleyici oldu. Eski meclis grubuna
göre daha güçlü. Gül’ün ve Arınç’ın, oluşacak yeni
AKP
grubunda bir evvelkine göre çok daha güçsüz ve çok
sınırlı bir alanları olduğu,
bizzat AKP’liler tarafından da belirtiliyor.
Dolayısıyla, Genelkurmay Başkanı ile Başbakan
arasında, muhtemel Cumhurbaşkanı adayına ilişkin
bir
mutabakat varsa, bu mutabakata Gül ve
Arınç’ın güçlü bir itiraz yapmaları mümkün
gözükmüyor. Gül’ün de adaylık
konusunda direteceğini de zannetmiyorum.
Dolayısıyla, bilgi eksikliği üzerinden yorum
yapıyoruz. Bu Dolmabahçe mutabakatı nedir?
Aralık’ta iki seçim gündeme
getirilebilir mi?
Sanmıyorum, zaten bu
seçimler apar topar yapılıyor. Aralık’ta seçim
olma ihtimali, seçimlere olan katılımı oldukça
azaltır. Ayrıca 2007 yılının büyük bir bölümünü
Türkiye bu gündemde ve bunalımla
geçiriyor. Tabii bu
gelişmeler, özellikle Türkiye’nin, moda
deyimle,
ekonomide kırılganlığı arttırabilecek bir
ortam da yaratıyor. Sonuçta Türkiye ekonomisi,
uzun yıllardır, özellikle de 2001 krizinden sonra,
dünya
finansal küresel sistemine göbekten bağlı
bir ekonomi. Bu finansal sermaye akımları,
sıcak-soğuk, direk-endirekt akımlar gelmediği
ölçüde, Türkiye ekonomisi büyüme performansı
gösteremiyor, ya da büyüme performansını ona göre
arttırıyor. Son olaylara kadar, uluslararası
sermaye akımlarını yöneten fon
yöneticilerinin Türkiye’deki siyasi krizden çok
etkilenmediklerini
gözledik.
Uluslararası fonların ellerinde
bulundurdukları kaynakların çok yüksek olması
ve
yüksek reel faizin ülkelere akmakta risk
görmemesi sonucunda, Türkiye’ de bu kaynaklardan
payını alıyor borçlanmasını düzgün sürdürebiliyor.
Ama benim şöyle bir gözlemim var; 2001 krizinde
de bu
duruma
tanık oldum. Uluslararası fon
yöneticileri, Türkiye’ye yatırım yapanlar,
Türkiye’ye borç verenler, gün olmuyor ki ortalıkta
olmasınlar. Trafik oldukça yoğun. Para
kaynaklarını yönetenler ekonomiyle ilgili soru
sormuyorlar.
Sordukları, “ne olacak
cumhurbaşkanlığı, düğüm
,
gerilim nasıl çözülecek?” Aralık’a
kadar süren
siyasi belirsizlik ortamına tahammül
etmeleri zor. Dışarıdan gelebilecek uluslararası
sermaye akımlarında olası bir azalma da Türkiye
ekonomisini gerçekten etkiler. Bundan herkes
etkilenir, devlet de etkilenir, bütün özel sektör
de etkilenir, ordunun
holdingi de etkilenir.
ÖM:
OYAK’ın satışıyla ilgili de bira konuşabilir
miyiz?
AB:
Dolmabahçe görüşmesini bilmezsiniz, 1961
ile
2003 arasında OYAK Holding’in hesaplarını
bilmezseniz, ilk defa galiba 2003 ya da 2004’te
bilançolarını kamu oyuna açıklamıştır, sınırlı da
olsa
bir bilanço açıklamıştır. OYAK,
bankayı neden aldı, neden
sattı? Daha
ayrıntılı bilgi sahibi olmamız lazım.
Hatırlayalım, OYAK
Holding, geçtiğimiz
yıllarda
Ereğli Demir Çelik’i satın almıştı,
bayraklarla, törenlerle yabancıya
satılmasın kampanyaları ile. Şeytanın avukatlığını
yapmak istemiyorum, ama ortalıkta dolaşan sorular
var; Ereğli Demir Çelik’nin içini iyi
okuyamadan aldıkları ve büyük bir zarar tablosuyla
da karşı karşıya kaldıkları için bankayı
sattıkları söyleniyor. OYAK
Holding ne durumdadır? Hele böyle bir konjonktürde
satmak mı zorunda kaldılar? Holding ne kadar bu
konularda şeffaf davranıyor? Dünyada
ordusunun holdingi olan başka da bir ülke pek
bilmiyoruz, ama kamuoyunu TSK- OYAK ilişkisi
üzerine yoğunlaşmaya, şeffaflığa davet etmekte
fayda var.
Seçimlere giren partilerin hiç
böyle kaygıları yok, ama bu konular toplumun
önünde daha şeffaf bir şekilde açıklanmalı,
üstelik tüm bunlar ‘açık bir piyasa ekonomisinde
cereyan ediyor. OYAK Bank, Ereğli Demir Çelik
nedeniyle mi satmak durumunda kalındı? Gerçek
durum nedir? Bunların bilinmesi lazım, açık
ekonomilerde özellikle değil mi? Yaşanan
gerilimlerde
OYAK’ın katkısı
var mı? Açık olunmazsa akla her şey gelebilir. Bir
vites değişikliği gerçekten söz konusu olabilir
mi? Bu vites değişikliği içerisinde
cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerine Başbakan’la
Genelkurmay Başkanı arasında, Gül dışında
bir isimde anlaşıldı mı? Bunlar yanıt bulmamız
gereken, ama bilgi eksikliğine rağmen yanıt
bulmamız gereken hususlar. Tabii virajın içinde
yeni bir dönem başlıyor, arayışlar olacak. Geçen
hafta Ankara’da özellikle olası bir MHP-CHP
koalisyonunda kimler bakan olabilir bile
konuşuldu.
ÖM:
Öyle mi? Bakanlar belli mi?
AB:
Biliyorsunuz emekli büyükelçiler üç şey
yapıyorlar, gazeteci oluyorlar, siyasi yorumcu
oluyorlar, bir de siyasete atılıyorlar. Tüm
bunları yaparken de geçmişlerini
reddediyorlar.
Yıllarca
siyasetçiye müdahale ettikleri alanları,
takındıkları katı tutumlarını reddederek
başlıyorlar. MHP ve CHP adayları içinde emekli
büyükelçilerimizi
görüyoruz. Geçen
hafta
şöyle bir dağılım yapılmıştı, dışişleri
bakanı Onur Öymen oluyor MHP-CHP koalisyonunda,
AB’den sorumlu bakan da Gündüz Aktan. Nasıl
ama?
Gündüz Aktan’ı çok sert bulanlar, dışarıdan
Mesut Yılmaz’ın da bu göreve getirilebileceğini
ifade ediyorlar.
ÖM:
Doğrusu bu bakanlıklar için de yine horoskopa
başvurma durumumuz var!
AB:
Bence de, ama şunu söylemek lazım, herhalde bu
Anayasa Mahkemesi kararına, kendi
deyimiyle, görevinde uzatmalı sürecini oynayan
Sayın Cumhurbaşkanı çok bozulmuş olabilir, ne de
olsa arka bahçesiydi. Türkiye’de “gün doğmadan
neler doğar” durumu halen devam etmekte. Türkiye
Aralık’ta iki seçimi kaldırabilir mi? Hem de
önden
referandumlu? Bence, önümüzdeki mecliste
cumhurbaşkanlığı seçimi olabilir ve Gül
de
aday olmayabilir, bir başka AKP’li
olabilir. Gül’ü de meclis başkanı yaparız mesela,
cumhurbaşkanı vekili olur. Böyle bir denge
olabilir mi, bir vites değişikliği olabilir mi? Şu
anda bilgi eksikliğine karşı yaptığımız
değerlendirmeler bunlar. Dolmabahçe sırrına
rağmen!
(9
Temmuz 2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)