Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Anayasa Mahkemesi'nin Son Kararının Ardından
12/07/2007

 

Ömer Madra: Ankara’da yoğun bir seçim ortamı içindesiniz, Anayasa Mahkemesi kararları vs. de girince, hareketli Ankara günleri yaşanıyor; Ankara muhabirliğine devam eder misiniz lütfen?

 

Ali Bilge:  28 Nisan dan bu güne virajın içindeyiz ve masada silah var, bu  durum hali hazırda devam etmekle birlikte  Anayasa Mahkemesi’nin son kararı,  tabiri yerindeyse, yeniden ters köşeye yatırdı bazı kesimleri. Elbette, 27 Nisan’da yayınlanan TSK bildirisi,  Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar sonrası  derinleşen siyasi kriz  ortamı devam ediyor. İktidara ve siyasete yapılan  suni müdahalelerde bir beklenti vardı. Bazı kesimlerde bu beklenti AKP’yi , Refah, Fazilet mezarlığına defnetmek, geriletmek ve güçsüz hale getirmek, çözülmesini sağlamaktı.  Bu amaç yerine ulaşamadı,  durumun geçen hafta itibariyle anlaşılması, AKP’nin hâlâ birinci konumda olması, bazı kesimlere 57 seçimlerini hatırlatmayı gerekli kıldı. Son günlerde Ankara’da bu benzetme, yapılıyor.

 

ÖM: 57 seçimlerini hatırlatırsak iyi olur.

 

AB: 57 seçimleri,  Demokrat Parti’nin 27 Mayıs  1960  darbesi  öncesi beklenenin üzerinde oy aldığı seçimdir.

 

ÖM: Bir de çoğunluk sistemi vardı yanılmıyorsam, dolayısıyla da çok büyük ve oransız bir şekilde iktidara yansımıştı.

 

AB: Doğru.  Siyasi kriz daha da sertleşerek devam ederken böyle bir hatırlatma  yapılıyor Ankara kulislerinde. Bu gerilim daha ne kadar sürer ve  nasıl devam eder, nasıl  sonuçlanır derken Anayasa Mahkemesi’nin son  kararı geldi. Meclis kapanmadan önce çıkarılan anayasa değişikliklerini içeren düzenlemelere,  Cumhurbaşkanı’nın ve CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları itiraz  mahkeme tarafından  reddedildi. Bunun bir hukuki yönü var, tabii bir de siyasi yönü var. Hukuki yönünde gerçekten işin içinden çıkmak, yorumlamak, derin bir mevzu, ona pek girmek istemiyorum.

 

ÖM: Zaten hukukçular da, anayasa hukuku profesörleri vs. de pek işin içinden çıkabilmiş gibi gözükmüyorlar.

 

AB:  Evet haklısınız, “Anayasa Mahkemesi’nin son kararını siyaseten nasıl analiz edebiliriz? Muhtemel gelişmeler neler olabilir?” sorusuna yanıt aramaya çalışalım. Anayasa Mahkemesi’nin kararı,  yeni durum,  virajın içerisinde bir vites değişikliği anlamına gelebilir mi ? Tamam, yine masada silah var, virajın içindeyiz, ama vites değişebilir mi? Vites değişikliği de neye bağlı? Öncelikle şunu söylemeliyiz;  Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra CHP’nin,  Cumhurbaşkanı’nın,  27 Nisan sürecini destekleyen partilerin ve kesimlerin ciddi bir şaşkınlığını görüyoruz. Ayrıca, malum  süreç boyunca  Anayasa Mahkemesi çok ciddi şekilde yıpranmıştı. 27 Nisan sonrası Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında  yaşanan  gelişmelerle Türkiye demokrasisi ciddi yara aldı.  CHP’nin 367’yi  Anayasa Mahkemesi’ne taşıması, sonrasında da  Mahkeme’nin kararı hukuken ve siyaseten tartışmalı bir durum yarattı, siyasi krizi derinleştirdi.  Biliyorsunuz, komik denebilecek gelişmeler de yaşadık. Açıklanan gerekçeli kararlara baktığımızda, Anayasa Mahkemesi’nin 4 üyesi, “bu iş bizim işimiz değil bizi ilgilendirmez meclisi ilgilendirir” diyor, ama 4 üyenin 2 tanesi itirazın  kabulü yönünde oy kullanıyor. Gerçekten ipe sapa gelmez bir durum yaşandı. Mahkeme, son kararı ile kendini telafi eden  bir karar almış gibi gözükmekle birlikte,  bu durum Mahkeme’nin son dönemde  Türkiye demokrasisinde  yarattığı tahribatı,   yıpranmayı  ortadan kaldırmıyor.

 

ÖM: Evet, Anayasa Mahkemesi’nin inandırıcılığı ve saygınlığı konusunda bazı şüpheler belirmişti diyebiliriz.

 

AB: O şüpheler hâlâ devam ediyor,  bir mahkeme bir-iki ay içinde çok ciddi konularda dıştan gelen baskılara göre karar alamaz, bunun ne hukukla ne demokrasiyle ilgisi var. Bugün aldığı kararı alkışlayabilirsiniz, ama açıkçası  güvenirliği açısından pek iyi bir durum değil.

 

ÖM: Bu arada, Anayasa Mahkemesi’nin ilk kararını eleştiren AKP çevreleri bu yeni karardan sonra övdüler mi Anayasa Mahkemesi’nin kararını?

AB: Sayın Gül’ün, özeleştiri mahiyetinde, “gereksiz, fazla yüklenmişim Anayasa Mahkemesi’ne”  yönünde  bir değerlendirmesini gördüm. 

 

ÖM: O da ilginç.

 

AB: Anayasa Mahkemesi kararları, hukuka göre değil de , CHP’ye,  Cumhurbaşkanı’na ya da AKP’ye göre alkışlanırsa işler zora girer, kriz olur, oldu da.   Anayasa Mahkemesi’nin son kararında bana ilginç gelen bir bilgiyi sizinle paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi  üyeleri arasında askeri üye de bulunuyor, Askeri Yargıtay’dan gelen bir üye de bulunuyor, güvenilir kaynaklardan aldığım istihbarata göre, askeri üye de cumhurbaşkanı ve CHP’nin talebinin reddi yönünde oy kullanmış. Bu ilginç bir durum, vites değişikliğini yorumlarken bu bilgiyi ihmal etmemek lazım. Elbette benim elde ettiğim bilgi, gazetecilik istihbaratına dayanıyor. Açık Radyo için yaptığım muhabirliğe dayanıyor. Mahkeme’nin gerekçeli kararı açıklanınca  daha net öğreneceğiz.

 

Bu ortamda akla hemen şöyle  sorular geliyor; “22 Temmuz sonrasında oluşacak meclis, cumhurbaşkanını 45 gün içinde seçemezse, Aralık’ta iki seçim  olur mu?  Halkın cumhurbaşkanını seçmesiyle  birlikte, yeni bir genel seçim yapılabilir mi?  Abdullah Gül tekrar  aday olur mu?” Bu minvalde  tartışmayı sürdürebiliriz. Tabii buradaki kilit cevap şu; bir kere  seçimlerin sonuçlarına göre durum değişebiliyor ve  367 meselesi de gündeme geliyor.

 

ÖM: Aslında çok tuhaf bir ayrıntı üzerine, 367 oy çoğunluğu üzerine odaklanmış oluyoruz, o da işi çok zorlaştırıyor tabii.

 

AB: Evet, şimdi ben başka bir hususa değinmek istiyorum. TSK’nın 27 Nisan tarihli bildirisinden sonra, Dolmabahçe’de, Başbakan’la Genel Kurmay Başkanı arasında,  baş başa, kimsenin olmadığı bir görüşme yapıldığını biliyoruz. Ancak bu görüşmede neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Bütün bu değerlendirmeleri bilgisizlik üzerinden yapıyoruz.  Dolmabahçe’de ne konuşuldu? Bir mutabakat sağlandı mı? Bir ülkenin başbakanı, ülkenin  genelkurmay başkanı ile, en üst düzeyde askeri bürokratıyla bir şeyler konuşuyor ve bu  konuşma iki kişi arasında kalıyor. Müthiş bir bilgi eksikliği üzerinden yorumlar yapıyoruz. Bence esas mesele bu. Dolmabahçe görüşmesinin içeriğini bilmiyoruz. Bu müthiş bir bilgi eksikliği. Başbakan, “bu bir sırdır, Abdullah Bey’e bile söylemedim” diyor.  Kim bu Abdullah Bey? Cumhurbaşkanlığı adayın , en yakının, yardımcın, başbakanlığı sana bırakmış bir insan. Görüşmeyi ondan dahi gizlediğini övünerek söylüyorsun.

 

Bir ülke düşünebiliyor musunuz, ülkenin silahlı kuvvetleri, bir gece yarısı  siyasi iktidara yönelik olarak  bildiri yayınlıyor ve “şunlar olursa şunlar olmazsa darbe yaparım ha!” anlamında şeyler söylüyor ve ülke siyasi krize gömülüyor, bu gelişmelerden kısa bir süre sonra, ülkenin başbakanı, ülkenin en üst düzey askeri bürokratıyla mutabakat sağlamak için toplanıyor, 3 saat   konuşuyorlar, belli ki, bazı kararlar alınıyor, tam mutabakat değil tabii, çeyrek mutabakat olsa bile bir şeyler konuşuluyor ve mutabık kalınan hususlar oluyor. Nedir bunlar? Türkiye’de bizler, siyaset, kamuoyu, halk, toplum bunu bilmiyor. Abdullah Gül bile bilmiyor. Ne konuşuldu orada?  Darbe mi yapacaksınız? “Şu şartlarda darbe yapmam, şu şartlarda yaparım , cumhurbaşkanı adayını bana sormadan çıkarma” mı dendi? Dikte edilen bir durum mu var? Karşılıklı ne konuşuldu?

 

ÖM: Eşlerine de söylememişlerdir herhalde!

 

AB: Genelde bu durumlarda darbe yaparken eşler de bilmez. Evren de onu söylemişti, ama yabancı istihbaratlar bilir. Dolmabahçe’de bir mutabakat var mı? Dolmabahçe’de nasıl bir mutabakat sağlandı? Dolmabahçe bir sır, bu bilgi eksikliği üzerinden yorum yapmak da gerçekten risk. Şimdi sen bunu partinden, en yakın siyasi arkadaşından saklıyorsun.

 

ÖM: Ve kendi cumhurbaşkanı adayından.

 

AB: Evet. Cumhurbaşkanını bu meclis mi seçer, referanduma gidilip mi seçilir? Ben bunları hepsini hikâye görüyorum, Dolmabahçe’de konuşulanlar açıklanmalı, bunlar açıklanmadan ciddi bir değerlendirme yapmamız mümkün değil.

 

Şöyle bir durum da var, Dolmabahçe  görüşmesinden sonra tansiyon  az da olsa düştü. O zaman burada bir çeyrek mutabakat  var demektir. Bu mutabakatın içeriği ne?  Gül’de  ya da bir başka isimde uzlaşma mı?  Düşünün, ülkede bir darbe girişimi oluyor, askerin siyasete müdahalesi oluyor, bunun üzerine görevden alınması gereken askeri üst düzey bürokratla başbakan mutabakat zemini arıyorlar, ne kadar acı. Ve bu zemin bilinmiyor. Bu nasıl bir demokrasi? Dolayısıyla yaptığımız değerlendirmeler bu bilinmezlik üzerinden oluyor. Diyelim ki, burada çeyrek bir mutabakat var ya da sezgilerimizle böyle söylüyoruz. Bu mutabakatı analiz edelim. Abdullah Gül’e bakalım; “partim ve  kamuoyu beni cumhurbaşkanı adayı olmamı istediği sürece adayım,  ama yeni durumlarda adaylığımı yeniden tartışılabiliriz , duruma göre değerlendirebiliriz” şeklinde açıklamaları da oldu. Gül’ün, “olur da,  olmayabilir de“ şeklindeki değerlendirmelerini bir kenara not etmek lazım. Ve kenar notlarımızdan kalkarak, Abdullah Gül’ün açıklamalarını, Dolmabahçe görüşmesinin “sırrını korumasını”, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi sevindiren son kararını –Mahkeme’nin askeri üyesinin oyunun rengini-, tüm bunları ortaya koyduğumuzda vites değişikliği olup olmadığı sonucuna varmamız mümkün olabiliyor. Elbette bu fonksiyonun bilinmeyen bir parametresi var; Dolmabahçe, ona da sezgilerimizle çeyrek mutabakat diyoruz.

 

Tabii burada bir diğer unsur da şu; bütün bu süreç boyunca, isteyerek veya istemeyerek -onu bilmiyoruz- Tayyip Erdoğan, iki güçlü siyasi figürünü önemli ölçüde örseledi.  70’lerin başında Demirel’in liderliğini yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi’nde  iki güçlü figür vardı, biri meclis başkanı Ferruh Bozbeyli, diğeri de ‘Koca Reis’ lakabıyla Saadettin Bilgiç. Demirel, 2 güçlü siyasi rakibini diskalifiye etmişti. Tayyip Erdoğan‘ın  partisindeki iki önemli siyasi figür de ciddi ölçüde örselemiş durumda. Önümüzdeki dönemde parti ve meclis grubunda kendi  iradesinin daha belirleyici olduğu aşikâr. Tayip Erdoğan, aday seçimine bu sefer 2002’ye göre neredeyse tek belirleyici oldu. Eski meclis  grubuna göre daha güçlü. Gül’ün ve Arınç’ın, oluşacak yeni  AKP grubunda bir evvelkine göre çok daha güçsüz ve çok sınırlı bir alanları  olduğu, bizzat AKP’liler tarafından da belirtiliyor. Dolayısıyla, Genelkurmay Başkanı ile Başbakan arasında, muhtemel Cumhurbaşkanı adayına ilişkin bir  mutabakat varsa, bu mutabakata Gül ve Arınç’ın güçlü bir itiraz yapmaları mümkün gözükmüyor. Gül’ün  de adaylık konusunda direteceğini de zannetmiyorum. Dolayısıyla, bilgi eksikliği üzerinden yorum yapıyoruz. Bu Dolmabahçe mutabakatı nedir?

 

Aralık’ta iki seçim gündeme getirilebilir mi?  Sanmıyorum,  zaten bu seçimler apar topar yapılıyor. Aralık’ta seçim olma ihtimali, seçimlere olan katılımı oldukça azaltır. Ayrıca 2007 yılının büyük bir bölümünü Türkiye bu gündemde ve bunalımla  geçiriyor.  Tabii bu gelişmeler, özellikle Türkiye’nin, moda deyimle,  ekonomide kırılganlığı arttırabilecek bir ortam da yaratıyor. Sonuçta Türkiye ekonomisi, uzun yıllardır, özellikle de 2001 krizinden sonra, dünya  finansal küresel sistemine göbekten bağlı bir ekonomi. Bu finansal sermaye akımları, sıcak-soğuk, direk-endirekt akımlar gelmediği ölçüde, Türkiye ekonomisi büyüme performansı gösteremiyor, ya da büyüme performansını ona göre arttırıyor. Son olaylara kadar, uluslararası sermaye akımlarını yöneten  fon yöneticilerinin Türkiye’deki siyasi krizden  çok  etkilenmediklerini  gözledik.  Uluslararası fonların ellerinde bulundurdukları kaynakların çok yüksek olması ve  yüksek reel faizin ülkelere akmakta risk görmemesi sonucunda, Türkiye’ de bu kaynaklardan payını alıyor borçlanmasını düzgün sürdürebiliyor. Ama benim şöyle bir gözlemim var; 2001 krizinde de  bu duruma  tanık oldum. Uluslararası  fon yöneticileri, Türkiye’ye yatırım yapanlar, Türkiye’ye borç verenler, gün olmuyor ki ortalıkta olmasınlar. Trafik oldukça yoğun. Para kaynaklarını yönetenler ekonomiyle ilgili  soru sormuyorlar.  Sordukları, “ne olacak cumhurbaşkanlığı,  düğüm ,  gerilim nasıl çözülecek?”  Aralık’a kadar süren  siyasi belirsizlik ortamına  tahammül etmeleri zor. Dışarıdan gelebilecek uluslararası sermaye akımlarında olası bir azalma da Türkiye ekonomisini gerçekten etkiler. Bundan herkes etkilenir, devlet de etkilenir, bütün özel sektör de etkilenir,  ordunun holdingi de etkilenir.

 

ÖM: OYAK’ın satışıyla ilgili de bira konuşabilir miyiz?

AB: Dolmabahçe görüşmesini bilmezsiniz,  1961 ile  2003 arasında OYAK Holding’in hesaplarını bilmezseniz, ilk defa galiba 2003 ya da 2004’te bilançolarını kamu oyuna açıklamıştır, sınırlı da olsa  bir bilanço açıklamıştır.  OYAK, bankayı neden aldı, neden  sattı?  Daha ayrıntılı bilgi sahibi olmamız lazım.  Hatırlayalım, OYAK  Holding,  geçtiğimiz yıllarda  Ereğli Demir Çelik’i satın almıştı,  bayraklarla, törenlerle yabancıya satılmasın kampanyaları ile. Şeytanın avukatlığını yapmak istemiyorum, ama ortalıkta dolaşan sorular var; Ereğli Demir Çelik’nin içini  iyi okuyamadan aldıkları ve büyük bir zarar tablosuyla da karşı karşıya kaldıkları için bankayı sattıkları söyleniyor.  OYAK Holding ne durumdadır? Hele böyle bir konjonktürde satmak mı zorunda kaldılar? Holding ne kadar bu konularda şeffaf davranıyor?  Dünyada ordusunun holdingi olan başka da bir ülke pek bilmiyoruz, ama kamuoyunu TSK-  OYAK  ilişkisi üzerine yoğunlaşmaya, şeffaflığa davet etmekte fayda var.

Seçimlere giren partilerin hiç böyle kaygıları yok, ama bu konular toplumun önünde daha şeffaf bir şekilde açıklanmalı, üstelik tüm bunlar ‘açık bir piyasa ekonomisinde cereyan ediyor. OYAK Bank, Ereğli Demir Çelik nedeniyle mi satmak durumunda kalındı? Gerçek durum nedir? Bunların bilinmesi lazım, açık ekonomilerde özellikle değil mi? Yaşanan gerilimlerde  OYAK’ın  katkısı var mı? Açık olunmazsa akla her şey gelebilir. Bir vites değişikliği gerçekten söz konusu olabilir mi? Bu vites değişikliği içerisinde cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerine Başbakan’la Genelkurmay Başkanı arasında, Gül  dışında bir isimde anlaşıldı mı? Bunlar yanıt bulmamız gereken, ama bilgi eksikliğine rağmen yanıt bulmamız gereken hususlar. Tabii virajın içinde yeni bir dönem başlıyor, arayışlar olacak. Geçen hafta Ankara’da özellikle olası bir MHP-CHP koalisyonunda kimler bakan olabilir bile konuşuldu.

 

ÖM: Öyle mi? Bakanlar belli mi?

 

AB: Biliyorsunuz emekli büyükelçiler üç şey yapıyorlar, gazeteci oluyorlar, siyasi yorumcu oluyorlar, bir de siyasete atılıyorlar. Tüm bunları yaparken de geçmişlerini reddediyorlar.  Yıllarca  siyasetçiye müdahale ettikleri alanları, takındıkları katı tutumlarını reddederek başlıyorlar. MHP ve CHP adayları içinde emekli büyükelçilerimizi  görüyoruz.  Geçen hafta  şöyle bir dağılım yapılmıştı, dışişleri bakanı Onur Öymen oluyor MHP-CHP koalisyonunda, AB’den sorumlu bakan da Gündüz Aktan. Nasıl ama?  Gündüz Aktan’ı çok sert bulanlar, dışarıdan Mesut Yılmaz’ın da bu göreve getirilebileceğini ifade ediyorlar.

ÖM: Doğrusu bu bakanlıklar için de yine horoskopa başvurma durumumuz var!

 

AB: Bence de, ama şunu söylemek lazım, herhalde bu Anayasa Mahkemesi kararına,  kendi deyimiyle, görevinde uzatmalı sürecini oynayan Sayın Cumhurbaşkanı çok bozulmuş olabilir, ne de olsa arka bahçesiydi. Türkiye’de “gün doğmadan neler doğar” durumu halen devam etmekte. Türkiye Aralık’ta iki seçimi kaldırabilir mi? Hem de önden  referandumlu? Bence, önümüzdeki mecliste cumhurbaşkanlığı seçimi olabilir ve  Gül de  aday olmayabilir, bir başka AKP’li olabilir. Gül’ü de meclis başkanı yaparız mesela, cumhurbaşkanı vekili olur. Böyle bir denge olabilir mi, bir vites değişikliği olabilir mi? Şu anda bilgi eksikliğine karşı yaptığımız değerlendirmeler bunlar. Dolmabahçe sırrına rağmen!

 

 

(9 Temmuz 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan