Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Cumhurbaşkanlığı Seçimi
23/08/2007

 

 

 

ÖM: Bugün iki konu üzerinde duralım; birincisi cumhurbaşkanlığı seçimleri, bir de belki dünyada da epey yankı uyandıran, Türkiye’yi de çok etkileyen piyasalardaki çalkalanma durumu.

 

AB:  Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığının oylanması ikinci kez yapılıyor. TSK ‘nın  27 Nisan bildirisi  sonrası  gergin siyasi   gelişmeler yaşandı,  Anayasa Mahkemesi kararı sonrası erkene alınan  genel seçimler ,  22 Temmuz seçimleri sonuçları ve AKP’nin ezici üstünlüğü.   Gelişmeler ortada,   aylardır  yaşanan siyasi kriz,   aylardır içinde  bulunduğumuz  keskin viraj,  üzerinde silahların bulunduğu  siyasi durum.  22 Temmuz seçimleri çok önemli ölçüde  silahlı güçlerin istemlerini  geriletmiş görünse de,  halihazırda aylardır  yaşanan gerginliğin sona erdiğini söylemek gerçekçi değil.

 

Çünkü bu kriz, Türkiye’nin çok eski yıllara  bağları olan bir kriz. Krizin çözülmesi ,  gerginliklerin azalması, ortadan kalkması ciddi demokratikleşmeyle, askeri döneminde yapılan anayasanın sivilleşmesiyle,  yeni bir anayasa yapılmasıyla,  anayasaya bağlı temel kanunlarda değişiklikler yapılmasıyla geriletebilir, ortadan kaldırılabilir. Aksini söylemek yanlış olur, gerçekçi olmaz.

Seçimlerden AKP’nin ezici üstünlük sağlaması ile, Gül’ün  Cumhurbaşkanı seçilmesi ile ,  aylardır devam eden  siyasi krizin sona erdiğini/ereceğini söylemek safdillik olur. Seçim sonuçlarının belli ölçülerde  siyasi krizin taraflarını etkilediğini, pay çıkardıklarını  söylemek mümkündür  ancak  krizin sona erdiğini ifade etmek yanlış olur. Abdullah Gül,  birinci turda cumhurbaşkanı seçilse  bile  gerginlikler devam edecektir. Biraz önce söylediğim gibi, yeni  sivil ve demokratik bir  anayasa hazırlanması,  demokratikleşme için  anayasaya  bağlı yasaların düzenlemesi, her şeyden evvel askeri vesayeti sağlayan  yasaların değişmesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın, askeri bürokrasinin imtiyazlı konumdan  normal  seyrine geçmesini sağlayan  yasaların çıkarılması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Örneğin , TSK’nin darbelere , her türlü müdahaleye sözde imkân veren,  TSK’nin iç hizmet kanunu ve ilgili maddelerinin değiştirilmesi, ortadan kaldırılması  gerçekleşince Türkiye demokrasisi sakinleşebilir.  Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilebilir,  bu durum  siyasi tansiyonu belli ölçülerde  düşürülebilir, yumuşama görüntüleri  yaşanabilir, ancak  gerilimin devam edeceğini söylemek pekala mümkündür.  Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı  seçilmesiyle,  demokrasinin  temize çıkacağını, rahatlayacağını  sanmıyorum. Türkiye sivil bir anayasaya kavuşur, kurumlar yerlerini bulur, siyasi hayat  böylesi  bir seyir içerisine girerse ,  siyasi gerilim, tansiyon düşebilir. Ancak,  böyle bir seyir içine girmek zaten başlı başına gerilimdir.

 

ÖM: Prof.Ersin Kalaycıoğlu’nun bugünkü Vatan gazetesinde Mine Şenocaklı’ya verdiği bir mükalatte söylediğine göre de orta yol yokmuş. “Gül’den beklentileri birbirine taban tabana zıt iki kesim var, Gül ya birini ya da öbürünü tercih etmek zorunda kalacak. Yani AKP’ye karşı tavır sergilerse laikliğe karşı olmadığını ispatlar ya da tam tersi, bunun bir orta yolu yok” demiş. Ne diyorsunuz?

 

AB: Söylediğim değerlendirmeye yakın sayılabilir,  yaşanan tartışmalar,  gerilim   devam edecektir. Ancak,  Gül’ün  üstleneceği yeni  görevinde,   bugüne kadar benimsediği  konumunun tam tersi bir rolü  üstlenmesini  beklemek yanlış olur. Hatta böyle  sert bir zıt  tercihte bulunması,  durumu daha  da vahamete götürebilir. Bir tarafın yumuşaması için yıllardır içinde bulunduğu yapı ile sertleşmesi  de  yanlış olacaktır. Aslında böyle bir tavrı  beklemek  gerçekçi de değil. Süreç Gül’ün, AKP ve Erdoğan’ın  iç ve dış siyaseti iyi okumalarına, siyaset üretmelerine ,  yönetim maharetine  bağlı olarak gelişecektir. Türkiye’de 28 Şubat’tan ders alan kesimler olmuştu, bunların başında siyasi İslam geldi. Ciddi bir  şekilde demokratikleşmeyi,  AB- Batı perspektifini gündemine aldı.  AKP’ de  o membadan doğdu,  28 Şubat siyasi girdabından  sonra  akış bulabildi, sonuçta  15  aylık parti iktidara geldi ve ikinci beş yılına yol alıyor. Cumhurbaşkanlığına, işte bu  kaynaktan, 28 Şubat  girdabından sora  akan sudan çıkan bir insan geliyor. 28 Şubat’ı iyi okumaları, geçmiş siyasi anlayışlarını yeni katsayılarla değiştirme yollarına girmeleri,   bu kişilerin iktidara gelmesini sağladı. Aslında,  önümüzdeki  dönemde, Meclis sağlıklı çalışabilirse, tartışmaları meclis içerisinde yürütebilirsek,  temel  sorunlara yönelik  tartışmaları  sert de olsa,  Meclis çatısı altında sürdürebilirsek,  demokratikleşme - sivilleşme yasalarımızı, düzenlemelerimizi geliştirebilirsek,  gerilimleri yönetebilmekte önemli mesafe alınabilir. Tabii ki sert bir dönem olacaktır,  farklı kutupları olan  bir Meclistir,  adeta Birinci Kurucu  Meclis gibi, tüm unsurların bulunduğu bir meclis oluşmuştur.  Kürtler var, değişik tonda İslamı referans alan kesimler var, AKP’ye değişik tonlarda bakmak, değerlendirmek lazım, liberallerine , muhafazakârlarına ,  değişik tonlarda milliyetçiler var, CHP’li MHP’li milliyetçiler var,  uzun süreden sonra bir sosyalistte var mecliste. Böylesi bir mecliste sağlıklı bir şekilde tartışmaları sürdürebilirsek  demokratikleşme ve AB perspektifine yüzümüzü geri döndürmezsek,  siyasi sertleşmeler aşılabilir, yönetilebilir.  Gül’ün,  Kalaycıoğlu’ nun belirttiği  bir tercihte bulunmaya zorlanması çetrefil bir  durumudur. Ayrıca bu hususta değerlendirme yaparken,  cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemelerin ne olacağı  çok  önemli. Aynı şekilde mi devam edeceğiz,  82’den bu yana devam eden cumhurbaşkanı yetki ve sorumlulukları çerçevesi mi devam edeceğiz? Cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluklarının kısıtlanmasına  yönelik  düzenlemelere gidecek miyiz? Kısıtlı yetkileri olan  sembolik bir cumhurbaşkanı mı olacak? Yeni bir anayasa yapacaksak,  yeni  anayasada  Cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları nasıl belirlenecek? Bu sorulara yanıt bulmadan,  Gül’ün  hangi kesime nasıl meyledeceğini söylemek , erken  bir değerlendirme olur.  Zor süreç devam edecek,  var olan siyasi çatışma ve gerginlikler  kimi zaman  azalarak kimi zaman artarak yine devam edecektir.  %47’lik  seçim zaferi çok önemlidir;  statüko , bürokratik devlet yenilmiştir, demokrasi ve değişim kazanmıştır. Ancak  burası Türkiye, bu ülkede kapı gibi duran bir TSK  İç Hizmet Kanunu olduğu müddetçe,  askeri vesayeti koruyan, kollayan  yasalar devam ettiği müddetçe,  her türlü  bürokratik imtiyazlar geçerli olduğu sürece,  askeri mahkemelerin  olduğu, askeri şüra kararları  sivil üst  mahkemelere gidemediği sürece, askeri vesayetin  devam ettiği bir rejimde,  kim cumhurbaşkanı olmuş, birileri  %47 oy almış,  güçlü bir şekilde iktidara mı  gelmiş,  önemi yok, inanın, bunlar değiştirilmediği müddetçe,  aydınlık bir rejim yoktur demektir,  anormal  durum devam ediyor demektir.  Dolayısıyla ayak sürüyen anayasa  değişmek zorundadır, ivedilikle  sivil anayasanın ve ona bağlı yasaların yenilenmesi  meclisin önünde duran en önemli görev olmaktadır.

Avi Haligua: Az önce 28 Şubat sonrasında İslami kesimin politik sistemde özellikle bir restorasyona gittiğini söyledik. Bir yandan bu seçimlerde yeni bir meclis aritmetiği çıktı, 27 Nisan süreci yaşandı vs. CHP bu konuda belli bir taraf oldu ve ardından yeni bir meclis ortaya çıktı ve bu mecliste bugün ilk kez cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olacak. Ama diğer partilerin tavırlarına baktığımız zaman hiçbirisinin CHP kadar keskin ve görüşmeyi tamamen kapatan bir tavır sergilememesine rağmen CHP herhangi bir restorasyona gitmedi seçimlerin ardından. Mesela bugün Radikal’de gazeteci Metehan Demir’in Neşe Düzel’le yaptığı söyleşi var. Metehan Demir şöyle diyor; “askerler CHP’ye kızgın, Baykal’ın TSK sözcüsü gibi algılanmasından rahatsız, emekli paşalar dahi rahatsız.” En azından görevi başındaki askeri kesimden buna benzer bir açıklama ya da sinyal benim gördüğüm kadarıyla şimdiye kadar olmadı. Bunu bir restorasyon ya da tavır değişikliği olarak saymak mümkün mü? CHP ne zaman tavır değiştirir?

 

AB:  Askerin kendi içinde  bir restorasyon  var mı diye  düşünebilir miyiz? Bunu mu soruyorsunuz?

 

AH: Mantık açısından bir restorasyon olarak, çünkü şimdiye kadar böyle bir açık eleştiri bildiğim kadarıyla hiç olmamıştı.

 

AB: TSK -CHP ilişkileri yakın tarih boyunca  gelgitli bir aşktır.  60 ihtilalinden itibaren baktığınızda, birbirleriyle hem bütünleşmişler hem de  itişmişlerdir. Sokak dövüşçüsü gibidirler,  yenilgi zamanlarında birbirlerinden  hoşlanmazlar, yenilgilerde birbirlerini suçlarlar, arkalarını döndüklerinde vururlar.  22 Temmuz öncesi kurulan bir ittifak  cephe vardı  ve  bu toplam, seçim sandıklarında yenilgiyi  yaşadı. Yenilgide cephe dağılır, kendi  aralarında suçlama yapmaları  kadar da doğal bir şey olamaz ,  ama bu durumdan elbette   farklı bakışlar,  yenileşmeler , yeniler doğacaktır. Ancak bu haliyle bugün için  CHP’de böyle bir umut görünmüyor. DSP, CHP çatısı altına seçimlere  katılmasına rağmen kendisi bir aday gösteriyor, aday gösterdiğine göre toplantıya girecek, 367’yi CHP gibi savunmuyor. MHP farklı bir tavırda.  Burada çözülme olması, çatışma olması normal, bu cephede bir yenilgi var, herkes birbirine, düşüyor, yenilgi  ittifak bozar. Önce suçlama , sonra düşünme gelir. Yeter ki; suçlama kendini sağlıklı düşünmeye bıraksın.  Zaten dikkatinizi çekerse bu ‘kızıl elma’ ittifakı , “Vatanseverler Güçler Birliği”, cumhuriyet mitingleri  homojen bir yapı arz etmiyordu, farklılıkları olan gruplardı.

 

ÖM: Evet, farklı korkuları ve kaygıları dile getiren pek çok grup vardı.

 

AH: Kafatasçı, darbeci insanlar da vardı, ciddi ciddi sistemle ilgili kaygıları olan, problemleri olan insanlar da vardı.

 

AB: Bu ittifak  çözülecektir/çözülmektedir. Bu çözülmenin evrilmesinin yönü önemlidir. Sertlik mi ? yeni bir platoda uzlaşma mı?   CHP’nin şu anda müthiş bir depresyon içerisinde olduğu ortada ,  bunu fark eden DSP  amatör bir şekilde manevra yapmaya çalışıyor. Sonuçta CHP  gittikçe çürüyen bir parti halinde,  çünkü kendini çok kötü ve geri bir şekilde angaje etti.  “bu kadar demokratikleşme yeter”  diyen bir partiden,   MGK’nın geçerliliğini ve kalıcılığını askeri vesayeti  destekleyen bir partiden ne bekleyebilirsiniz ki…

 

Bunlar bir sol partinin, sosyal demokrat partinin, bırakınız bir sağ merkez partisinin söyleyebileceği sözler değildi, dolayısıyla CHP  çürümesi devam etmekte. Bu çürüme; AKP’ye  ya da demokratikleşmeye , yenileşmeye  tepki duyan, asker ya da sivil  kesimlerde,  çeşitli korkuları olan insanlar arsında da yaşanıyor. İttifak içinde yer alanlar arasında ,  seçimde yaşadıkları  yenilgiyle ters yüz olan kesimler ve örgütlenmeler içerisinde,   farklı değerlendirmeler,  algılama, çatışma, birbirini  suçlama  olacaktır. Muhtemelen TSK içerisinde  AKP’ye  var olan nefret kadar CHP’ye de tepki duyan kesimler var.   CHP ile uzlaşamayan, anlaşamayan, CHP’ye suç yükleyen kesimler var, ya da  -tam tersi de söz konusu,  CHP’liler de suçu TSK’ya yıkmaktalar, “27 Nisan  bildirisi  olmasaydı biz  kazanırdık” diyorlar!

Bunların olması normal . Kutsal ittifakın yenilgisi sonucunda , kimi  yeniler ve   yenilenmeler  çıkabilir, normaldir ve doğrudur.  Ancak şunun altını tekrar çizmek istiyorum: son bir yıldır yaşanan  siyasal krizi, krizin asıl sorumlularının seçimlerde yenilmesi,  Gül’ün cumhurbaşkanı olması,  meclis başkanı ve  başbakanın   aynı partiden   oluşması, - yaşadığımız gerilimin tansiyonunu zaman düşürse bile - bu kült sorun  ortadan kalkmaz.  Türkiye’nin  yaşadığı kriz ; derin,  eski , köklü, kuruluşta yazılan yanlış kontratlardan kaynaklanan bir krizdir. Böyle bir krizi  çözmek  için    parlamentonun,  demokratik anayasa yapması,  ilgili  kanunlarda demokratik değişiklikler  yapması , TSK’nin sivil vesayet altına girmesini sağlaması   gerekmektedir. Ancak bunlar olursa normal bir durum oluşabilir. Bugün Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Ankara’da asker istediği ya da  istemediği  cumhurbaşkanını uçakları alçaktan uçurarak belirtirdi.  Ankara’da yaşadığımız için bunları çok iyi biliriz, çocukluğumuzdan bu yana, böyle gerilimlerde alçaktan uçar Hava Kuvvetleri, hem de Meclis’in üzerinden, belki bugün uçmayacaklardır ama alçaktan uçmayı can-ı gönülden istedikleri muhakkak.

Bu iş kolay hazmedilemeyecektir. Dolayısıyla  bu süreci yönetmek için, meclise , tüm  partilere,  özellikle AKP’ye , bu partinin yönetim erkine zor  görevler düşmektedir. Parlamentonun ve tüm partilerin demokrasi- silahlı kuvvetler denklemini,  ortak bir şekilde  yazmalarına  bağlıdır. Sürekli  gerilim içerisinde yaşıyoruz,  3 Ekim’den 2005‘ten bu yana artarak  yaşıyoruz. Gül, cumhurbaşkanı olduktan   sonra ne yapar? Bu gelişmeleri,  elbette  Abdullah Gül’ün , AKP liderliğinin süreci yönetme kabiliyetine  ve kapasitesine  bağlıdır. Karşılarında sert bir meclis içi ve dışı muhalefet  olacağı muhakkak ama  AKP  çok büyük bir gövde ile geldi, bu sorumluluğunu yerine  getirebilecek  ayarları geliştirmesi  gerekiyor. Siyaset de bu zaten.

 

ÖM: Ama geçenlerde, yanılmıyorsam Şahin Alpay yazmıştı, “böylesine bir başarılı sonuçla seçimden çıkması paradoksal bir şekilde AKP’nin sorumluluklarını arttırıyor” diyordu. Galiba öyle olacak.

 

AB:Türkiye’nin merkezinde yeni bir  şantiye var.  Siz yeni merkez inşasına soyunmuşsunuz ,  inşa halindeki  yeni merkezin içindeki en büyük varlıksınız,  merkezi  yeniden yapılandırırken,  yeni   fonksiyonlarınızı belirlemeniz gerekiyor. Yeni merkez, yeni Türkiye demektir. Kürtler parlamentoda, milliyetçiliğin değişik tonları parlamentoda, askerle mesafe koymuş  milliyetçiler var,   askerle  hareket eden milliyetçiler var , sizin partiniz içerisinde bir değişim süreci var, ama bu süreci  farklı evrilme  ve  algılama ile  geçiren insanlar/kesimler  bulunuyor. Dolayısıyla bu süreci yönetme gücü, meclisin  ana gövdesini oluşturan,  %47  ile seçimleri kazanmış,  cumhurbaşkanını belirlemiş,  engelleri sandıkta aşmış partinin uzlaşmacı ve ilerlemeci çizgiyi  sürdürmesine  bağlıdır. AKP böyle bir kapasitede mi? Göreceğiz, bu kadar yüksek oy almış bir partinin, ideolojik, yönetsel performansıyla,  kendi büyük gövdesi arasındaki ilişkiyi önümüzdeki süreçteki iktidar etmesinde göreceğiz. Burada ümitsiz olanlar var, olmayanlar var,  AKP’yi yeterli görenler var görmeyenler var ,  mesele AKP’de  düğümleniyor.

ÖM: Bir de dünyadaki piyasalardaki dalgalanmalardan en çok etkilenen ülke Türkiye olduğu anlaşıldı. Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde yankısını bulan bu dalgalanmayı, hatta çok münasebetsiz –bence- metaforlarla, deprem ve küresel ısınma gibi benzetmelerle de verdiler gazeteler. Onları hoş görüyoruz ve ne  diyorsunuz?

 

AB: Bugün  programımız,  öyle bir güne denk geldi ki, hem  küresel finansal risklerin  gelişmekte olan ülkeleri etkilemesi, hem de cumhurbaşkanlığı seçimi. Aslında bu tür mevzulara  geçen 4 yıl içinde yaptığımız programlarda pek çok kez değindik.  Türkiye,  dış dünyada yaşanan iktisadi  gelişmelerden  doğrudan etkileniyor.  Türkiye iktisaden, özellikle finansal küresel sisteme tam bir entegrasyon yaşıyor:  Dışa açık, finansal sektörü dışa  açık, sermaye hesapları açık gelişmekte olan bir  ülke olarak,  gelişmiş ülkelerdeki iktisadi gelişmelerden,  bu ülkelerin  büyüme süreçlerinden , ekonomilerinin iniş ve çıkışlarından   etkilenebiliyor. Gelişmiş ülke ekonomilerinde  yaşanan  resesyonlar, büyüme performansları,  parasal, reel iktisadi gelişmelerden hemen etkilenen ülkelerin başında geliyoruz. Çünkü ‘yükselen piyasalar’ denilen, gelişmekte olan ülkeler sınıfına dahiliz.  Latin Amerika, Doğu Avrupa ülkelerinin de  içinde bulunduğu kategori içindeyiz.  Bir takım problemlerimiz var, bunların başında yüksek borçlarımız  geliyor.  Serbest rejim içerisinde ekonomimiz.  Kapalı bir ekonomide  ülkeler  büyümelerini,  büyüme-yatırım ilişkisini ,  ülkelerin  kendi tasarruf imkânlarıyla, oranlarıyla belirler. Ancak , açık bir ekonomide büyümenizi yurt dışı  tasarruflarla , yurt dışı  tasarrufların ülkenize akışıyla  ilişkilendirirsiniz. Yatırım-tasarruf açığınız bu şekilde finanse edilir, bu açığa cari açık da denir. Türkiye yaklaşık  20 yıldır dışa  açık sermaye siyaseti izliyor, finansal dünyaya açık ve entegre bir yapıda  devam ediyor. Geçen  20 yıla yakın finansal serbesti dönemi ne getirdi?  Öncelikle  yüksek bir borç stoku getirdi.  2001 ‘de finans sektörü kaynaklı ve kamu kaynaklı bir  iktisadi krize girdik.  Krizden reel sektörümüz  de etkilendi ve buradan bir çıkış süreci yaşadık.

 2002 yılından itibaren  yüksek büyüme oranlarına kavuştuk,  AKP iktidarını süresi boyunca devam eden bir büyümeye şahit olduk. Neden gerçekleşti bu büyüme ? Çünkü ekonomimizin  açığını  borçlanabildik.  Açığımızı fonlayabildiğimiz ölçüde, borçlanmamızı sürdürebildiğimiz ölçüde,  ekonomimizi büyütecek kaynağı buluyoruz demektir.  Yapılan  borçlanmalar  direk borçlanma olabiliyor,  Türkiye’deki mali  enstrümanlarına yabancı paraların yatırım yapması şeklinde olabiliyor. Türkiye bu şekilde  5 yılını tamamladı borçlanma ihtiyacını rahat karşılayabildi,  geçen  5 yıl içerisinde gelişmiş ülkelerdeki ekonomik performansta  olumluydu. Gelişmiş  ülke faizlerinin  çok düşük  olması nedeniyle, kaynaklar getirisi düşük ülkelerden,  getirisi Türkiye gibi ülkelere kaydı, Türkiye’de bu  fonlardan yararlandı. Türkiye iyi kazandıran bir ülke,  reel faizi en yüksek GOÜ , getirisi yüksek bir ülke. Net transfer yapıyoruz.  Böylece bir döviz bolluğu oldu,  bu bolluk  içinde kurlar da düştü. Gelişmiş ülkeler , Avrupa, ABD, Çin gibi dünya ekonomisinin belirleyici ülkelerinde yaşanan sorunlar direk bizim gibi ülkeleri etkiliyor. Bu ülkelerde yaşanan olumsuz gelişmelere  küresel riskler diyoruz,  bu ülkelerde   faizlerin artış eğilimine girmesi,  kredi piyasalarının dalgalanması, ekonominin durgunluğa girmesi, vs. o yüzden bütün piyasalar Amerika’daki rakamları izler hale geldi. Bu  durum  küreselleşmenin sonucu. Orada yaşanan bir sorun, Amerikan konut piyasasında yaşanan sorun, mortgage, ayrıca Avrupa piyasalarına bunun yansıması,  bir anda dünya ekonomisinde küresel risklerin yükselmesine neden oldu.

Bu  gelişmelerden  özellikle borçlanma piyasasından kaynak bulmaya çalışan ülkeleri direk etkiliyor. Türkiye’  de bugün geçmişten farklı olarak bakmamız gereken husus şu:  2001 krizinden önce bizim kamu ve finans sektörlerde  kırılganlığımız söz konusuydu. Krizde yabancı para  açık pozisyonu olan, yabancı para cinsinden yükümlülükleri olan,  borçları  dolar cinsinden çok yüksek olan  sektörler, kurumlar çok etkilendiler. Son  5 yıllık döneme  baktığımızda farklılık şurada, Türkiye’de şirketler kesimi özellikle finans dışı özel sektör;  2001 yılından itibaren yıllık ortalama %20 düzeyinde artan bir borçlanma seyri izliyor. 2006 yılı sonu itibarıyla finans dışı özel sektörün borcu  73 milyar dolara ulaşmış  bulunuyor. 2005 yılına  göre  %40’lık bir  artış olmuş .  Buna bankacılık sisteminden, yabancı para cinsinden sağlanan kredileri ekleyince finansı dışı reel sektörün kura dayalı borç stoku 90 milyar dolara ulaşıyor.

Bu durum yüksek bir borçluluğu  ve çok nazik bir vaziyeti  ifade ediyor.  2001 yılında yaşadığımız kriz sonrasında kamuyu ve  banka sektörlerimizi belirli  ölçüde  tahkim ettik, kamunun borç stokunda mali disiplinle , faiz dışı fazlalarla tahkimatlar yaptık,  banka sektörü için sermaye yeterliliği vbg  bilanço güçlendirmeleri  yapıldı. Tüm bu tahkimat yeterli olmayabilir ama önemli güçlendirmelerdir,  bunları biliyoruz ancak  reel sektörü bilmiyoruz. Reel sektörün, finans dışı özel sektörün ,  direk ve dolaylı yoldan yabancı para cinsinden borçlanması, büyük özelleştirmelerle borçlanması, bu alanın  küresel riskler  karşısında en kırılgan alanımız olduğuna işaret ediyor. Finans dışı özel sektörün gittikçe nazikleşen pozisyonuna   borçların yapısı  ,  dolarizasyonu ve vadesi ile  de bakmak gerekiyor. Özel sektörümüzün  borçlarının çok büyük kısmı dolarize olmuş durumda. Reel sektörümüz yüksek borçlulukta ve borçların dolarizasyonunda  Latin Amerika  ve Doğu Avrupa ülkelerini geride bırakmış durumda. Bunlar da bizim kırılganlıklarımızı oluşturuyor. Önümüzdeki dönemde, bu tür dış kaynaklı küresel risklerden kaynaklanan etkilenimleri  daha sık  yaşayacağımız anlaşılıyor. ABD ekonomisinde tedirginlikler artıyor.   Bugün likidite vererek,  faizleri  indirerek kısmi  bir ferahlık sağlandığı görülüyor. Ancak, gelişmiş ülkelerden kaynaklanarak ,  küresel  biçim alan riskler,  bizi etkilemeye devam edecektir. En hassas alanımızda  şirketler kesimidir. Şirketler kesimi bankacılık kesimini de ilgilendirir, şirketler yabancı para cinsinden Türk bankacılık sisteminden fonlanmışlarsa, bankacılık kesimi de bundan etkilenecektir. Bankacılık kesimi de kamu ilişkisi malumdur,  kamu borçlanması banka sektörü ilişkisi malumdur, aynı hareket alanı içindedirler. Dolayısıyla toplamda yine kamunun ve herkesin ödeyeceği bir maliyet vardır. Hep söylüyoruz,  dünyada bugün küresel finansal oyun düzeyinden kaynaklanan sorunlar var, özellikle bu oyun düzeni gelişmekte olan ülkelerin aleyhine seyreden bir oyun düzeni. Bu mimarinin, bu yapının yeniden düzenlenmesi için   tartışmalar yapılmaktadır. Uluslararası iktisat çevrelerinde  bu  alanda  ciddi bir  yazın  oluşmakta  . Kyoto protokolüne nasıl uyulmuyorsa,  yeni bir finansal düzenin oluşturulmasına ilişkin özellikle ABD ve gelişmiş ülkeler bu meseleye  katkıda bulunmuyorlar ,   mevcut finansal  oyun düzeni de  gelişmekte olan ülkelerin bir yazgısı haline geliyor. Esas tartışma konusu bence bu olmalı.



(20 Ağustos 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan