ÖM:
Bugün iki konu üzerinde duralım; birincisi
cumhurbaşkanlığı seçimleri, bir de belki dünyada
da epey yankı uyandıran, Türkiye’yi de çok
etkileyen piyasalardaki çalkalanma
durumu.
AB: Abdullah
Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığının oylanması
ikinci kez yapılıyor. TSK ‘nın 27 Nisan
bildirisi
sonrası gergin
siyasi
gelişmeler yaşandı, Anayasa
Mahkemesi kararı sonrası erkene alınan genel
seçimler ,
22 Temmuz seçimleri sonuçları ve AKP’nin
ezici üstünlüğü.
Gelişmeler ortada,
aylardır yaşanan
siyasi kriz,
aylardır içinde
bulunduğumuz keskin
viraj,
üzerinde silahların bulunduğu siyasi
durum.
22 Temmuz seçimleri çok önemli ölçüde silahlı
güçlerin istemlerini geriletmiş
görünse de,
halihazırda aylardır yaşanan
gerginliğin sona erdiğini söylemek gerçekçi değil.
Çünkü
bu kriz, Türkiye’nin çok eski yıllara bağları
olan bir kriz. Krizin çözülmesi ,
gerginliklerin azalması, ortadan kalkması
ciddi demokratikleşmeyle, askeri döneminde yapılan
anayasanın sivilleşmesiyle, yeni bir
anayasa yapılmasıyla, anayasaya
bağlı temel kanunlarda değişiklikler yapılmasıyla
geriletebilir, ortadan kaldırılabilir. Aksini
söylemek yanlış olur, gerçekçi olmaz.
Seçimlerden
AKP’nin ezici üstünlük sağlaması ile, Gül’ün
Cumhurbaşkanı seçilmesi ile , aylardır
devam eden
siyasi krizin sona erdiğini/ereceğini
söylemek safdillik olur. Seçim sonuçlarının belli
ölçülerde
siyasi krizin taraflarını etkilediğini, pay
çıkardıklarını söylemek
mümkündür
ancak
krizin sona erdiğini ifade etmek yanlış
olur. Abdullah Gül, birinci
turda cumhurbaşkanı seçilse bile
gerginlikler devam edecektir. Biraz önce
söylediğim gibi, yeni sivil ve
demokratik bir anayasa
hazırlanması,
demokratikleşme için
anayasaya bağlı
yasaların düzenlemesi, her şeyden evvel askeri
vesayeti sağlayan yasaların
değişmesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın, askeri
bürokrasinin imtiyazlı konumdan
normal seyrine
geçmesini sağlayan yasaların
çıkarılması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Örneğin , TSK’nin darbelere , her türlü müdahaleye
sözde imkân veren, TSK’nin iç
hizmet kanunu ve ilgili maddelerinin
değiştirilmesi, ortadan kaldırılması
gerçekleşince Türkiye demokrasisi
sakinleşebilir. Abdullah
Gül cumhurbaşkanı seçilebilir, bu
durum
siyasi tansiyonu belli ölçülerde
düşürülebilir, yumuşama görüntüleri
yaşanabilir, ancak gerilimin
devam edeceğini söylemek pekala mümkündür. Abdullah
Gül’ün cumhurbaşkanı
seçilmesiyle,
demokrasinin temize
çıkacağını, rahatlayacağını
sanmıyorum. Türkiye sivil bir anayasaya
kavuşur, kurumlar yerlerini bulur, siyasi
hayat
böylesi bir seyir
içerisine girerse , siyasi
gerilim, tansiyon düşebilir. Ancak, böyle bir
seyir içine girmek zaten başlı başına gerilimdir.
ÖM:
Prof.Ersin Kalaycıoğlu’nun bugünkü Vatan
gazetesinde Mine Şenocaklı’ya verdiği bir
mükalatte söylediğine göre de orta yol yokmuş.
“Gül’den beklentileri birbirine taban tabana zıt
iki kesim var, Gül ya birini ya da öbürünü tercih
etmek zorunda kalacak. Yani AKP’ye karşı tavır
sergilerse laikliğe karşı olmadığını ispatlar ya
da tam tersi, bunun bir orta yolu yok” demiş. Ne
diyorsunuz?
AB:
Söylediğim değerlendirmeye yakın sayılabilir, yaşanan
tartışmalar,
gerilim
devam edecektir. Ancak,
Gül’ün
üstleneceği yeni
görevinde,
bugüne kadar benimsediği konumunun
tam tersi bir rolü
üstlenmesini beklemek
yanlış olur. Hatta böyle sert bir
zıt
tercihte bulunması, durumu
daha
da vahamete götürebilir. Bir tarafın
yumuşaması için yıllardır içinde bulunduğu yapı
ile sertleşmesi de yanlış
olacaktır. Aslında böyle bir tavrı
beklemek gerçekçi
de değil. Süreç Gül’ün, AKP ve Erdoğan’ın iç ve dış
siyaseti iyi okumalarına, siyaset üretmelerine
,
yönetim maharetine bağlı
olarak gelişecektir. Türkiye’de 28 Şubat’tan ders
alan kesimler olmuştu, bunların başında siyasi
İslam geldi. Ciddi bir şekilde
demokratikleşmeyi, AB- Batı
perspektifini gündemine aldı. AKP’
de o
membadan doğdu, 28 Şubat
siyasi girdabından sonra akış
bulabildi, sonuçta 15 aylık
parti iktidara geldi ve ikinci beş yılına yol
alıyor. Cumhurbaşkanlığına, işte bu kaynaktan,
28 Şubat
girdabından sora akan sudan
çıkan bir insan geliyor. 28 Şubat’ı iyi okumaları,
geçmiş siyasi anlayışlarını yeni katsayılarla
değiştirme yollarına girmeleri, bu
kişilerin iktidara gelmesini sağladı.
Aslında,
önümüzdeki dönemde,
Meclis sağlıklı çalışabilirse, tartışmaları meclis
içerisinde yürütebilirsek, temel sorunlara
yönelik
tartışmaları sert de
olsa,
Meclis çatısı altında sürdürebilirsek,
demokratikleşme - sivilleşme yasalarımızı,
düzenlemelerimizi geliştirebilirsek,
gerilimleri yönetebilmekte önemli mesafe
alınabilir. Tabii ki sert bir dönem
olacaktır,
farklı kutupları olan bir
Meclistir,
adeta Birinci Kurucu Meclis
gibi, tüm unsurların bulunduğu bir meclis
oluşmuştur.
Kürtler var, değişik tonda İslamı referans
alan kesimler var, AKP’ye değişik tonlarda bakmak,
değerlendirmek lazım, liberallerine ,
muhafazakârlarına , değişik
tonlarda milliyetçiler var, CHP’li MHP’li
milliyetçiler var, uzun
süreden sonra bir sosyalistte var mecliste.
Böylesi bir mecliste sağlıklı bir şekilde
tartışmaları sürdürebilirsek
demokratikleşme ve AB perspektifine
yüzümüzü geri döndürmezsek, siyasi
sertleşmeler aşılabilir, yönetilebilir.
Gül’ün,
Kalaycıoğlu’ nun belirttiği bir
tercihte bulunmaya zorlanması çetrefil bir durumudur.
Ayrıca bu hususta değerlendirme yaparken,
cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluklarına
ilişkin düzenlemelerin ne olacağı çok önemli.
Aynı şekilde mi devam edeceğiz, 82’den bu
yana devam eden cumhurbaşkanı yetki ve
sorumlulukları çerçevesi mi devam edeceğiz?
Cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluklarının
kısıtlanmasına
yönelik
düzenlemelere gidecek miyiz? Kısıtlı
yetkileri olan sembolik
bir cumhurbaşkanı mı olacak? Yeni bir anayasa
yapacaksak,
yeni
anayasada
Cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları
nasıl belirlenecek? Bu sorulara yanıt
bulmadan,
Gül’ün hangi
kesime nasıl meyledeceğini söylemek , erken bir
değerlendirme olur. Zor süreç
devam edecek, var olan
siyasi çatışma ve gerginlikler kimi
zaman
azalarak kimi zaman artarak yine devam
edecektir.
%47’lik seçim
zaferi çok önemlidir; statüko ,
bürokratik devlet yenilmiştir, demokrasi ve
değişim kazanmıştır. Ancak burası
Türkiye, bu ülkede kapı gibi duran bir TSK İç Hizmet
Kanunu olduğu müddetçe, askeri
vesayeti koruyan, kollayan yasalar
devam ettiği müddetçe, her
türlü
bürokratik imtiyazlar geçerli olduğu
sürece,
askeri mahkemelerin olduğu,
askeri şüra kararları sivil
üst
mahkemelere gidemediği sürece, askeri
vesayetin
devam ettiği bir rejimde, kim
cumhurbaşkanı olmuş, birileri %47 oy
almış,
güçlü bir şekilde iktidara mı
gelmiş, önemi yok,
inanın, bunlar değiştirilmediği müddetçe, aydınlık
bir rejim yoktur demektir,
anormal durum
devam ediyor demektir.
Dolayısıyla ayak sürüyen anayasa değişmek
zorundadır, ivedilikle sivil
anayasanın ve ona bağlı yasaların yenilenmesi meclisin
önünde duran en önemli görev olmaktadır.
Avi
Haligua: Az önce 28 Şubat sonrasında İslami
kesimin politik sistemde özellikle bir
restorasyona gittiğini söyledik. Bir yandan bu
seçimlerde yeni bir meclis aritmetiği çıktı, 27
Nisan süreci yaşandı vs. CHP bu konuda belli bir
taraf oldu ve ardından yeni bir meclis ortaya
çıktı ve bu mecliste bugün ilk kez
cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu olacak. Ama
diğer partilerin tavırlarına baktığımız zaman
hiçbirisinin CHP kadar keskin ve görüşmeyi tamamen
kapatan bir tavır sergilememesine rağmen CHP
herhangi bir restorasyona gitmedi seçimlerin
ardından. Mesela bugün Radikal’de gazeteci
Metehan Demir’in Neşe Düzel’le yaptığı söyleşi
var. Metehan Demir şöyle diyor; “askerler CHP’ye
kızgın, Baykal’ın TSK sözcüsü gibi algılanmasından
rahatsız, emekli paşalar dahi rahatsız.” En
azından görevi başındaki askeri kesimden buna
benzer bir açıklama ya da sinyal benim gördüğüm
kadarıyla şimdiye kadar olmadı. Bunu bir
restorasyon ya da tavır değişikliği olarak saymak
mümkün mü? CHP ne zaman tavır
değiştirir?
AB: Askerin
kendi içinde
bir restorasyon var mı
diye
düşünebilir miyiz? Bunu mu
soruyorsunuz?
AH:
Mantık açısından bir restorasyon olarak, çünkü
şimdiye kadar böyle bir açık eleştiri bildiğim
kadarıyla hiç olmamıştı.
AB:
TSK -CHP ilişkileri yakın tarih boyunca gelgitli
bir aşktır.
60 ihtilalinden itibaren baktığınızda,
birbirleriyle hem bütünleşmişler hem de
itişmişlerdir. Sokak dövüşçüsü
gibidirler,
yenilgi zamanlarında birbirlerinden
hoşlanmazlar, yenilgilerde birbirlerini
suçlarlar, arkalarını döndüklerinde vururlar. 22 Temmuz
öncesi kurulan bir ittifak cephe
vardı
ve
bu toplam, seçim sandıklarında
yenilgiyi
yaşadı. Yenilgide cephe dağılır, kendi aralarında
suçlama yapmaları kadar da
doğal bir şey olamaz , ama bu
durumdan elbette
farklı bakışlar,
yenileşmeler , yeniler doğacaktır. Ancak bu
haliyle bugün için CHP’de
böyle bir umut görünmüyor. DSP, CHP çatısı altına
seçimlere
katılmasına rağmen kendisi bir aday
gösteriyor, aday gösterdiğine göre toplantıya
girecek, 367’yi CHP gibi savunmuyor. MHP farklı
bir tavırda.
Burada çözülme olması, çatışma olması
normal, bu cephede bir yenilgi var, herkes
birbirine, düşüyor, yenilgi ittifak
bozar. Önce suçlama , sonra düşünme gelir. Yeter
ki; suçlama kendini sağlıklı düşünmeye
bıraksın.
Zaten dikkatinizi çekerse bu ‘kızıl elma’
ittifakı , “Vatanseverler Güçler Birliği”,
cumhuriyet mitingleri homojen
bir yapı arz etmiyordu, farklılıkları olan
gruplardı.
ÖM:
Evet, farklı korkuları ve kaygıları dile getiren
pek çok grup vardı.
AH:
Kafatasçı, darbeci insanlar da vardı, ciddi ciddi
sistemle ilgili kaygıları olan, problemleri olan
insanlar da vardı.
AB:
Bu ittifak
çözülecektir/çözülmektedir. Bu çözülmenin
evrilmesinin yönü önemlidir. Sertlik mi ? yeni bir
platoda uzlaşma mı?
CHP’nin şu anda müthiş bir depresyon
içerisinde olduğu ortada , bunu fark
eden DSP
amatör bir şekilde manevra yapmaya
çalışıyor. Sonuçta CHP gittikçe
çürüyen bir parti halinde, çünkü
kendini çok kötü ve geri bir şekilde angaje
etti.
“bu kadar demokratikleşme yeter” diyen bir
partiden,
MGK’nın geçerliliğini ve kalıcılığını
askeri vesayeti
destekleyen bir partiden ne
bekleyebilirsiniz ki…
Bunlar
bir sol partinin, sosyal demokrat partinin,
bırakınız bir sağ merkez partisinin
söyleyebileceği sözler değildi, dolayısıyla
CHP
çürümesi devam etmekte. Bu çürüme;
AKP’ye
ya da demokratikleşmeye , yenileşmeye tepki
duyan, asker ya da sivil
kesimlerde, çeşitli
korkuları olan insanlar arsında da yaşanıyor.
İttifak içinde yer alanlar arasında , seçimde
yaşadıkları
yenilgiyle ters yüz olan kesimler ve
örgütlenmeler içerisinde,
farklı değerlendirmeler, algılama,
çatışma, birbirini
suçlama olacaktır.
Muhtemelen TSK içerisinde
AKP’ye var olan
nefret kadar CHP’ye de tepki duyan kesimler
var.
CHP ile uzlaşamayan, anlaşamayan, CHP’ye
suç yükleyen kesimler var, ya da -tam tersi
de söz konusu, CHP’liler
de suçu TSK’ya yıkmaktalar, “27 Nisan
bildirisi olmasaydı
biz
kazanırdık” diyorlar!
Bunların
olması normal . Kutsal ittifakın yenilgisi
sonucunda , kimi yeniler
ve
yenilenmeler çıkabilir,
normaldir ve doğrudur. Ancak
şunun altını tekrar çizmek istiyorum: son bir
yıldır yaşanan siyasal
krizi, krizin asıl sorumlularının seçimlerde
yenilmesi,
Gül’ün cumhurbaşkanı olması, meclis
başkanı ve
başbakanın aynı
partiden
oluşması, - yaşadığımız gerilimin
tansiyonunu zaman düşürse bile - bu kült
sorun
ortadan kalkmaz.
Türkiye’nin yaşadığı
kriz ; derin, eski ,
köklü, kuruluşta yazılan yanlış kontratlardan
kaynaklanan bir krizdir. Böyle bir krizi
çözmek için
parlamentonun, demokratik
anayasa yapması,
ilgili kanunlarda
demokratik değişiklikler yapması ,
TSK’nin sivil vesayet altına girmesini
sağlaması
gerekmektedir. Ancak bunlar olursa normal
bir durum oluşabilir. Bugün Cumhurbaşkanlığı
seçimleri var. Ankara’da asker istediği ya da
istemediği
cumhurbaşkanını uçakları alçaktan uçurarak
belirtirdi.
Ankara’da yaşadığımız için bunları çok iyi
biliriz, çocukluğumuzdan bu yana, böyle
gerilimlerde alçaktan uçar Hava Kuvvetleri, hem de
Meclis’in üzerinden, belki bugün uçmayacaklardır
ama alçaktan uçmayı can-ı gönülden istedikleri
muhakkak.
Bu iş kolay hazmedilemeyecektir.
Dolayısıyla
bu süreci yönetmek için, meclise , tüm
partilere, özellikle
AKP’ye , bu partinin yönetim erkine zor görevler
düşmektedir. Parlamentonun ve tüm partilerin
demokrasi- silahlı kuvvetler denklemini, ortak bir
şekilde
yazmalarına bağlıdır.
Sürekli
gerilim içerisinde yaşıyoruz, 3 Ekim’den
2005‘ten bu yana artarak yaşıyoruz.
Gül, cumhurbaşkanı olduktan
sonra ne yapar? Bu gelişmeleri,
elbette Abdullah
Gül’ün , AKP liderliğinin süreci yönetme
kabiliyetine
ve kapasitesine bağlıdır.
Karşılarında sert bir meclis içi ve dışı
muhalefet
olacağı muhakkak ama AKP çok büyük
bir gövde ile geldi, bu sorumluluğunu yerine
getirebilecek ayarları
geliştirmesi
gerekiyor. Siyaset de bu
zaten.
ÖM:
Ama geçenlerde, yanılmıyorsam Şahin Alpay
yazmıştı, “böylesine bir başarılı sonuçla seçimden
çıkması paradoksal bir şekilde AKP’nin
sorumluluklarını arttırıyor” diyordu. Galiba öyle
olacak.
AB:Türkiye’nin
merkezinde yeni bir şantiye
var.
Siz yeni merkez inşasına soyunmuşsunuz
,
inşa halindeki yeni
merkezin içindeki en büyük varlıksınız,
merkezi yeniden
yapılandırırken, yeni
fonksiyonlarınızı belirlemeniz gerekiyor.
Yeni merkez, yeni Türkiye demektir. Kürtler
parlamentoda, milliyetçiliğin değişik tonları
parlamentoda, askerle mesafe koymuş
milliyetçiler var,
askerle hareket
eden milliyetçiler var , sizin partiniz içerisinde
bir değişim süreci var, ama bu süreci farklı
evrilme
ve
algılama ile geçiren
insanlar/kesimler bulunuyor.
Dolayısıyla bu süreci yönetme gücü, meclisin ana
gövdesini oluşturan, %47 ile
seçimleri kazanmış,
cumhurbaşkanını belirlemiş, engelleri
sandıkta aşmış partinin uzlaşmacı ve ilerlemeci
çizgiyi
sürdürmesine bağlıdır.
AKP böyle bir kapasitede mi? Göreceğiz, bu kadar
yüksek oy almış bir partinin, ideolojik, yönetsel
performansıyla, kendi
büyük gövdesi arasındaki ilişkiyi önümüzdeki
süreçteki iktidar etmesinde göreceğiz. Burada
ümitsiz olanlar var, olmayanlar var, AKP’yi
yeterli görenler var görmeyenler var , mesele
AKP’de
düğümleniyor.
ÖM: Bir de
dünyadaki piyasalardaki dalgalanmalardan en çok
etkilenen ülke Türkiye olduğu anlaşıldı. Brezilya
ve Türkiye gibi ülkelerde yankısını bulan bu
dalgalanmayı, hatta çok münasebetsiz –bence-
metaforlarla, deprem ve küresel ısınma gibi
benzetmelerle de verdiler gazeteler. Onları hoş
görüyoruz ve ne
diyorsunuz?
AB:
Bugün
programımız, öyle bir
güne denk geldi ki, hem küresel
finansal risklerin gelişmekte
olan ülkeleri etkilemesi, hem de cumhurbaşkanlığı
seçimi. Aslında bu tür mevzulara geçen 4
yıl içinde yaptığımız programlarda pek çok kez
değindik.
Türkiye, dış
dünyada yaşanan iktisadi
gelişmelerden doğrudan
etkileniyor.
Türkiye iktisaden, özellikle finansal
küresel sisteme tam bir entegrasyon yaşıyor: Dışa açık,
finansal sektörü dışa açık,
sermaye hesapları açık gelişmekte olan bir ülke
olarak,
gelişmiş ülkelerdeki iktisadi
gelişmelerden, bu
ülkelerin
büyüme süreçlerinden , ekonomilerinin iniş
ve çıkışlarından
etkilenebiliyor. Gelişmiş ülke
ekonomilerinde
yaşanan
resesyonlar, büyüme performansları, parasal,
reel iktisadi gelişmelerden hemen etkilenen
ülkelerin başında geliyoruz. Çünkü ‘yükselen
piyasalar’ denilen, gelişmekte olan ülkeler
sınıfına dahiliz. Latin
Amerika, Doğu Avrupa ülkelerinin de içinde
bulunduğu kategori içindeyiz. Bir takım
problemlerimiz var, bunların başında yüksek
borçlarımız
geliyor. Serbest
rejim içerisinde ekonomimiz. Kapalı bir
ekonomide
ülkeler
büyümelerini,
büyüme-yatırım ilişkisini ,
ülkelerin kendi
tasarruf imkânlarıyla, oranlarıyla belirler. Ancak
, açık bir ekonomide büyümenizi yurt dışı
tasarruflarla , yurt dışı
tasarrufların ülkenize akışıyla
ilişkilendirirsiniz. Yatırım-tasarruf
açığınız bu şekilde finanse edilir, bu açığa cari
açık da denir. Türkiye yaklaşık 20 yıldır
dışa
açık sermaye siyaseti izliyor, finansal
dünyaya açık ve entegre bir yapıda devam
ediyor. Geçen 20 yıla
yakın finansal serbesti dönemi ne getirdi?
Öncelikle yüksek bir
borç stoku getirdi. 2001 ‘de
finans sektörü kaynaklı ve kamu kaynaklı bir iktisadi
krize girdik. Krizden
reel sektörümüz de
etkilendi ve buradan bir çıkış süreci yaşadık.
2002
yılından itibaren yüksek
büyüme oranlarına kavuştuk, AKP
iktidarını süresi boyunca devam eden bir büyümeye
şahit olduk. Neden gerçekleşti bu büyüme ? Çünkü
ekonomimizin
açığını
borçlanabildik. Açığımızı
fonlayabildiğimiz ölçüde, borçlanmamızı
sürdürebildiğimiz ölçüde,
ekonomimizi büyütecek kaynağı buluyoruz
demektir.
Yapılan
borçlanmalar direk
borçlanma olabiliyor,
Türkiye’deki mali
enstrümanlarına yabancı paraların yatırım
yapması şeklinde olabiliyor. Türkiye bu
şekilde
5 yılını tamamladı borçlanma ihtiyacını
rahat karşılayabildi, geçen 5 yıl
içerisinde gelişmiş ülkelerdeki ekonomik
performansta
olumluydu. Gelişmiş ülke
faizlerinin
çok düşük olması
nedeniyle, kaynaklar getirisi düşük
ülkelerden,
getirisi Türkiye gibi ülkelere kaydı,
Türkiye’de bu fonlardan
yararlandı. Türkiye iyi kazandıran bir ülke, reel faizi
en yüksek GOÜ , getirisi yüksek bir ülke. Net
transfer yapıyoruz. Böylece
bir döviz bolluğu oldu, bu
bolluk
içinde kurlar da düştü. Gelişmiş ülkeler ,
Avrupa, ABD, Çin gibi dünya ekonomisinin
belirleyici ülkelerinde yaşanan sorunlar direk
bizim gibi ülkeleri etkiliyor. Bu ülkelerde
yaşanan olumsuz gelişmelere küresel
riskler diyoruz, bu
ülkelerde
faizlerin artış eğilimine girmesi, kredi
piyasalarının dalgalanması, ekonominin durgunluğa
girmesi, vs. o yüzden bütün piyasalar Amerika’daki
rakamları izler hale geldi. Bu durum
küreselleşmenin sonucu. Orada yaşanan bir
sorun, Amerikan konut piyasasında yaşanan sorun,
mortgage, ayrıca Avrupa piyasalarına bunun
yansıması,
bir anda dünya ekonomisinde küresel
risklerin yükselmesine neden oldu.
Bu
gelişmelerden özellikle
borçlanma piyasasından kaynak bulmaya çalışan
ülkeleri direk etkiliyor. Türkiye’ de bugün
geçmişten farklı olarak bakmamız gereken husus
şu:
2001 krizinden önce bizim kamu ve finans
sektörlerde
kırılganlığımız söz konusuydu. Krizde
yabancı para
açık pozisyonu olan, yabancı para cinsinden
yükümlülükleri olan,
borçları dolar
cinsinden çok yüksek olan sektörler,
kurumlar çok etkilendiler. Son 5 yıllık
döneme
baktığımızda farklılık şurada, Türkiye’de
şirketler kesimi özellikle finans dışı özel
sektör;
2001 yılından itibaren yıllık ortalama %20
düzeyinde artan bir borçlanma seyri izliyor. 2006
yılı sonu itibarıyla finans dışı özel sektörün
borcu
73 milyar dolara ulaşmış bulunuyor.
2005 yılına
göre
%40’lık bir artış
olmuş .
Buna bankacılık sisteminden, yabancı para
cinsinden sağlanan kredileri ekleyince finansı
dışı reel sektörün kura dayalı borç stoku 90
milyar dolara ulaşıyor.
Bu
durum yüksek bir borçluluğu ve çok
nazik bir vaziyeti ifade
ediyor.
2001 yılında yaşadığımız kriz sonrasında
kamuyu ve
banka sektörlerimizi belirli
ölçüde tahkim
ettik, kamunun borç stokunda mali disiplinle ,
faiz dışı fazlalarla tahkimatlar yaptık, banka
sektörü için sermaye yeterliliği vbg bilanço
güçlendirmeleri yapıldı.
Tüm bu tahkimat yeterli olmayabilir ama önemli
güçlendirmelerdir, bunları
biliyoruz ancak reel
sektörü bilmiyoruz. Reel sektörün, finans dışı
özel sektörün , direk ve
dolaylı yoldan yabancı para cinsinden borçlanması,
büyük özelleştirmelerle borçlanması, bu
alanın
küresel riskler karşısında
en kırılgan alanımız olduğuna işaret ediyor.
Finans dışı özel sektörün gittikçe nazikleşen
pozisyonuna
borçların yapısı ,
dolarizasyonu ve vadesi ile de bakmak
gerekiyor. Özel sektörümüzün
borçlarının çok büyük kısmı dolarize olmuş
durumda. Reel sektörümüz yüksek borçlulukta ve
borçların dolarizasyonunda Latin
Amerika
ve Doğu Avrupa ülkelerini geride bırakmış
durumda. Bunlar da bizim kırılganlıklarımızı
oluşturuyor. Önümüzdeki dönemde, bu tür dış
kaynaklı küresel risklerden kaynaklanan
etkilenimleri daha
sık
yaşayacağımız anlaşılıyor. ABD ekonomisinde
tedirginlikler artıyor.
Bugün likidite vererek,
faizleri indirerek
kısmi
bir ferahlık sağlandığı görülüyor. Ancak,
gelişmiş ülkelerden kaynaklanarak ,
küresel biçim alan
riskler,
bizi etkilemeye devam edecektir. En hassas
alanımızda
şirketler kesimidir. Şirketler kesimi
bankacılık kesimini de ilgilendirir, şirketler
yabancı para cinsinden Türk bankacılık sisteminden
fonlanmışlarsa, bankacılık kesimi de bundan
etkilenecektir. Bankacılık kesimi de kamu ilişkisi
malumdur,
kamu borçlanması banka sektörü ilişkisi
malumdur, aynı hareket alanı içindedirler.
Dolayısıyla toplamda yine kamunun ve herkesin
ödeyeceği bir maliyet vardır. Hep söylüyoruz, dünyada
bugün küresel finansal oyun düzeyinden kaynaklanan
sorunlar var, özellikle bu oyun düzeni gelişmekte
olan ülkelerin aleyhine seyreden bir oyun düzeni.
Bu mimarinin, bu yapının yeniden düzenlenmesi
için
tartışmalar yapılmaktadır. Uluslararası
iktisat çevrelerinde bu
alanda ciddi
bir
yazın
oluşmakta . Kyoto
protokolüne nasıl uyulmuyorsa, yeni bir
finansal düzenin oluşturulmasına ilişkin özellikle
ABD ve gelişmiş ülkeler bu meseleye katkıda
bulunmuyorlar ,
mevcut finansal oyun
düzeni de
gelişmekte olan ülkelerin bir yazgısı
haline geliyor. Esas tartışma konusu bence bu
olmalı.
(20 Ağustos
2007 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)