Anasayfa | Site Haritası | İletişim | Üyelik | About Açık Radyo  
 
 
Açık Radyo Müzikleri
04:15 - 06:30
Yeni Hükümet Programı Hakkında
06/09/2007

  

ÖM: Ankara’da barajların doluluk oranı %3 civarındaymış?

 

AB: Bu %3 yaklaşık 2 aydır söylenen bir rakam.

 

Avi Haligua: Bir türlü düşmüyor değil mi?

 

AB: %3 zaten bir şey yok anlamında. Ankara’nın büyük bir kısmı dışarıda. Malum, Ankara memur ve öğrenci yoğunluklu bir kent. Okullar, üniversiteler daha henüz açılmadı, kent nüfusunun büyük bir bölümü dışarıda, memurlar yaz tatillerini yaşıyorlar, biraz da seçimler nedeniyle izinlere de geç çıkılıyor. Dolayısıyla, gerçek anlamda bu %3’ü sonbahar aylarında anlayabileceğiz. Şu anda ek önlemlerimizi günlük yaşam içinde kullanmıyoruz, ama sanıyorum bu konuyu çözüyormuş yeni Çevre Bakanı.

 

AH: Bir yerlerde gizli su kaynağınız varmış! Bakan açıklamaya başladı.

 

AB: Ben de onu anlamadım.

 

ÖM: Biz bunun bilimsel bir konu olduğunu zannediyorduk, hayır değilmiş, inanç meselesiymiş, “Ekim’den itibaren yağmurların geleceğine inanıyorum ben şahsen” diyor Bakan.

 

AH: İklim değişikliğini de halledebileceğimize inanıyormuş.

 

ÖM: “Bütün tedbirleri aldık” diyor.

 

AB: İman gücüyle bunu halledebileceklerini düşünüyorlarsa göreceğiz bakalım.

 

ÖM: Allah kolaylık versin diyelim.

 

AB: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı büyük oy oranlarıyla 3 dönem seçildi, kentin büyük bir kısmı yapılan icraatlardan etkilendi ve memnun, ama bu su meselesi ile, yani sudan meselelerle çok ciddi ilgilenmediği ortada. Bu konuda bir tenakuza da düştü merkezi otoriteyle, yeni bakanla aralarında, “biz Ankara’yı uyardık, Ankara bizi dinlemedi” şeklinde bir polemik de oldu geçtiğimiz günlerde. Eğer bu böyle devam ederse sudan sebeplerle Ankara Büyükşehir kaybedilebilir, iktidar da kaybedilebilir sudan sebeplerle. Bunlar onun farkında değiller.

 

ÖM: Farkında değiller, bana da öyle geliyor, bir idrak problemi var. Bana düşmez söylemek bunu tabii. Güzel bir fotoğraf vardı dünkü Radikal gazetesinde, Bakan’la Gökçek Afyonkarahisar’da bir araya gelmişler, gazetecilere de gülümseyerek poz vermişler, kavga dargınlık yaratmamışlar yani. Ayrıca zaten Çevre Bakanı’nın yüz küsur arabalık bir konvoyla memleketi Afyonkarahisar’a girmesi ve bir şehir turu atmasına da hamiyetten gözlerimiz yaşardı, Çevre Bakanı dediğin zaten böyle bir törenle gelmelidir! Benzin, mazot yakarak filan, çok iyi olur yani.

 

AB: Sizin Ümit Şahin’le yaptığınız programlardan birinde dinledim ya da kitabınızda okudum, tam emin değilim, bir komisyonda küresel iklim değişikliği konusunda bir brifing sonrasında bir şok yaşanmış. şok hakkında bir. Milletvekillerinin, hükümet üyelerinin ve bürokrasinin bu konuda ciddi bir eğitimden geçmesi gerekiyor.

 

ÖM: Evet, Ümit Şahin’in açıklamalarını büyük bir dikkatle ve şaşırarak izlemişler Küresel Isınma Komisyonu’na gittiği zaman.

 

AB: Bunları bırakalım bizim sanayileşmemiz lazım.

 

AH: Zaten Yeşiller’in komisyonuna verdiği bilgiler de BM’nin vs. ana araştırmalarının sonuçlarıydı. Aslında bunları herhangi bir haber ajansından da üç aşağı beş yukarı öğrenebilirlerdi.

 

ÖM: Ankara’nın durumu bu. Konya’nın durumu da gayet iyiymiş. ‘KOP’ diye adlandırılan Konya Ovası projesi de sessiz sedasız bitiriliyormuş. 136 yıllık hayali gerçekleşiyormuş Bakan onu da söyledi.

AB: Oradaki gölleri de kuruttuk, maya çalacak göl kalmadı Akşehir Gölü’ne.

 

ÖM: Öyle değil diyor Bakan, “susuzluk sorunu filan yoktur” diyor.

 

AB: O zaman bu iş ikinci dönemde bayağı zor gidecek, öyle gözüküyor.

 

ÖM: Bana da öyle geliyor doğrusu, çünkü bence, susuzluk var, kuraklık da var.

 

AB: Bu konudaki gelişmeleri anlayamamış ve algılayamamış Bakan. Dünya bununla yatıp kalkıyor, Türkiye’de çok ciddi bir kamuoyu oluşuyor, bunu algılayamamış ve anlayamamış bir hükümet programı var. Programda tek kelime yok değil mi bu konuda?

 

ÖM: Bir çevre bir de Kürt meselesine pek girmemişler programda.

 

AB: Bu program aslında şöyle; 58, 59 ve 60’a şöyle bir göz gezdirdim, derinlemesine bakmadım, ama şöyle bir hava var, yetiştirilmesi gereken bir ödev var, onu bir yapalım da okunsun, geçsin şeklinde. Biraz da %47’lik zaferin üstüne yatmış gibi görünüyor.

2002 yılındaki hükümetin, 58. Abdullah Gül’lü hükümetin programı, ardından acil eylem planı, bayağı bir malzeme çıkartmıştı ortaya. Enerjisi olan bir programdı, sıralamalarını eleştirmiştik, beğenmiştik, vs. ama bir enerji görülüyordu. Zaten aradaki 59 daha kısa bir hükümet programı, biliyorsunuz Tayyip Erdoğan’a devretti o aradaki seçimlerle, o yüzden o ikisini birlikte ele almak lazım. Çünkü 59. hükümet şeklen geldi ve devam etti biliyorsunuz Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında. Bu program da gerçekten coşkusuz bir program, “dostlar alışverişte görsün” diye yapılmış. Türkiye’nin uzunca bir süredir üzerinde fırtınalar kopartılan, özellikle Kürt meselesi üzerinde yine daha önceki tavırlara benzer, yandan dolaşmak denilebilecek bir yaklaşım var. Onun ötesinde daha çok geçmişte yaptıklarını ortaya koyuyor, yani bir döküm veriyor seçim beyannamelerinde de söz ettikleri gibi. İkinci kere, %47 ile, yüksek bir oy oranı ile geliyorsun, nasıl bir projen var, Türkiye’yi nereye taşıyacaksın, nereye yükselteceksin? Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, ama Menderes demiş ki; “küçük Amerika yapacağım, her mahallede bir milyoner” vs. Sonuçta bir hedeftir, üzerinde çok fırtınalar koparılmıştır. Söylenen hedef, taşımak istenilen nokta, 2013’te 10 bin dolar, ama nasıl, hangi şekilde? Buralarda yeni çok fazla bir şey göremiyoruz, hatta daha önceki programların biraz tekrarı, hatta gerisine düşmüş gibi bir durum var. Bu aslında iki şeyle açıklanabilir; bir tanesi gerçekten iktidarın son 2 yılı, hele hele son 1 yılı, son ayları müthiş mücadelelerde geçti, burada bir yorgunluk var, ama tazelemişsin, yüksek bir oy oranı ile gelmişsin. İkincisi de, gerçekten bu yüksek oy oranının üstüne yatma pozisyonu, ama bunlar yarın ayaklarına çok dolanır. Sivil anayasadaki gelişmeleri de izleyeceğiz; tamam bir hareket var, ama sivil anayasanın tartışılması, maddelerinin nasıl olacağı son derece önemli.

Hep söz ettiğimiz bir konu var, AKP, entelektüel sermaye boşlukları ve kadro boşlukları olan bir parti, özellikle ilk dönemin ilk üç yılında AB sürecinden çok beslendi, onu programının ana konusu yaptı ve o konudaki gelişmeler en azından hükümetin siyasal programını oluşturdu. Diğer taraftan iyi giden bir ekonomik dünya konjonktürü vardı, buradan borçlanabilme imkânına sahip oldu. Açıkçası buralardan beslendi, yurt içinde de özellikle demokrat, liberal, ilerici kesimlerin görüşlerinden yararlandı, buralardan beslendi. Beslenme kanallarını bu alanlar oluşturdu. Bugün baktığımızda, hükümet bu programla, hantal, çok kilolu ama aklı kıt bir yaratık gibi devam ederse, büyük zorluklar görecektir, kendi kendinin ayaklarına dolanacaktır. Bu hükümet programı, iyi yazılmış, iyi tasarlanmış bir programa benzemiyor hükümet programı.

 

ÖM: Bugün Radikal gazetesi yazarı Uğur Gürses de benzeri bir program analizi yapmış, sizin söylediklerinizin benzeri, “hükümet programının program kısmı eksik” demiş. Yani “ne ekonomiye ne AB’ye ilişkin somut hedefler var ve heyecan da eksik” diyor sizin söylediğiniz gibi.

 

AB: AKP’nin, özellikle ekonomi yöneticilerinin şunu çok iyi farkında olmaları lazım; uluslararası konjonktür, bu 5 yıl boyunca bizim gibi ülkelerin borçlanma kabiliyetlerini sürdürmelerini sağlamıştır. Borçlanmanızı sağlıyorsanız ekonomide büyüme sağlıyorsunuz. Dolayısıyla bu borçlanabilme sürecinde de yüksek bir maliyet ödüyorsunuz, bunu farkına varmalıyız. Bizde faizler düştü, 1999-2001 faizleri değil, ama biz hâlâ dünya liginde, en yüksek reel faiz veren bir ülkeyiz. Dünyada en yüksek reel faizi verdiğimiz için de borçlanabiliyoruz, ve de dünyada en yüksek kamuda faiz dışı fazla veriyoruz 6.5, kader gibi yazgı gibi, bunu veriyoruz ve mali disiplin sağlıyoruz.  Bu kadar yüksek faiz dışı fazla vermek demek zaten bir ülkenin yüksek borçluluk risklerinin devam ediyor olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu ekonomide, hali hazırda, enflasyon 70’ler, 80’ler, 90’lar %100’ler seviyesinden tek haneli rakamlara yaklaşmıştır ama dünyanın en yüksek net reel faizini veren ülkeyiz.

 

ÖM: Enflasyon hedefinin de tek hane olarak belirtildiğini söylüyor Uğur Gürses yine aynı yazıda. “%1 de %9.99 da tek hane demek, çok muğlak” diyor.

 

AB: Tabii yuvarlamışlar. Tamam, geçmişteki bir takım başarıları görmezden gelemeyiz, ama küresel riskler, hemen bu tür yüksek borçluluk düzeyi olan ve yüksek faiz düzeyi ile borçlanabilen ülkeleri çarpıyor, istediğiniz kadar rezerviniz olsun. Üstüne üstlük bir diğer kırılganlığımız da reel sektördeki yüksek borçluluk, reel sektörümüzün 90 milyar dolar civarında borçlanması var, biz bu dünyayı bilmiyoruz, hükümet de bilmiyor henüz bu dünyanın kırılganlığını. Dolayısıyla hükümet programının iktisadi tarafına baktığınızda, bu anlamda muhtemel küresel risklere karşı, “ben şöyle tahkim ettim, şöyle tahkim edeceğim” diyebileceği bir şey yok. Mikro reformlar diye bir şey var, onu da çevresinden aldıkları belli, onların dile getirdiği, mikro sektörel düzenlemeler üzerinde reformların yapılması. Yani bu bağlamda baktığınızda, riskler karşısında bir ekonominin savunulmasına ilişkin fazla bir şey sarf edilmiyor. Biraz dostlar alışverişte görsün durumu. Kürt meselesine yaklaşım yok. Önümüzdeki sivil anayasa tartışmalarında biz etnik kontratı, Kürt kontratını, laiklik kontratı gibi konuları konuşmayacak mıyız?

 

ÖM: Evet bir hayli eksiklik olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik de bir yandan TCK’nın  301. maddesinin kaldırılması  konuşulurken, öbür yandan da DTP’lilere ve başkanı Ahmet Türk’e de soruşturma açılıyor bir kaç koldan. İnsan hakları örgütleri de “işkenceye sıfır tolerans” sloganını yineleyen hükümeti uyarıyorlar. İnsan hakları  AB gündeme geldiğinde anımsanıyor ancak, devletin insan hakları alanından çekilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bir yandan da mesela bir anayasa değişikliği de son dakikada yasa olarak çıkarıldı seçime girilirken. Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu yetkiler arttırılarak çıktı. “Polise verilen yeni yetkiler, insan haklarına kısıtlama getirdi” deniyor. STK’lardan hükümete ciddi uyarılar da gelmiş.

 

AB: Tabii özellikle TSK ile devam eden gerilim, yönetmede hükmet etmede zorluklar çıkaran bir süreç. Bu hâlâ devam ediyor, edecek. Cumhurbaşkanının seçimi başlı başına gerilimdi zaten. Ama siz bir taraftan demokrasinin genişlemesine taraftar bir zemin üzerinden genişlerseniz, bir taraftan da bunu kısıtlayıcı önlemler içerisinde yer alırsanız, bu sizin ayağınıza dolanır. Bu yüzden, hükümet ve AKP kendini nereye oturtacağını iyi hesaplamak durumunda. Yani bu demokratikleşmeye, ilerlemeye ilişkin görevlerini, yapılması gerekenleri net bir şekilde ortaya koymak durumunda. Bu anlamda bir adım ileri iki adım geri şeklinde bir yolda devam etmeleri pek mümkün gözükmüyor. Bunun için daha net, kararlı ve cesur olmak durumunda, Bir taraftan “demokratikleşme” diyeceksiniz, bir taraftan da polisin yetkilerini arttıracaksınız, oy aldığınız çevrelerle de çatışırsınız sonuç itibariyle.

Böyle bir ekonomik programı ortaya koyacaksınız, yani 10 bin dolar seviyesine taşıyacağınızı söylüyorsunuz, ama nasıl, hangi mekanizmalarla, onlar ortalıkta yok. Onun için biraz müzmin hastalık haline gelen bir durumu var hükümetin. Bu ikinci dönemde de gerçekten entelektüel fikri sermayesindeki kıtlıklar ve kadro kıtlıkları ki çok önem kazanacak. Bunlar daha sonraki dönemde, hem ekonomide hem siyasi gelişmeleri değerlendirmede ve Türkiye’nin hükümet edilmesinde çok önem kazanacak. Geçen sefer bir şekilde bu açıklar başka şekilde tamamlandı ama ikinci 5 yılda bunlar çok sırıtacaktır, öyle gözüküyor.


ÖM: Belki son nokta olarak her zaman söylediğimiz bir şeyi bir kez daha söyleme imkânımız olabilir; burada hem sözünü ettiğiniz zaaflarla epeyce malûl olduğu gözüken yeni hükümet var, hem de CHP gibi, ana muhalefet partisi durumunda olan gereken bir partinin de hemen hemen hiçbir konuda muhalefet edememesi gibi bir yapısal problemden de bahsedebileceğiz.

 

AB: Ben son dönemde, 1945-50 arasını okuyorum, yani o zamanki CHP’nin meclisteki tartışmalarını filan. Bunu da şunun için okuyorum, dine özgürlükler ve laiklik epey tartışma konusu orada, yani cumhuriyetin ilk 25 yılında tartışılıyor. Burada şunu görüyorum, bu cesareti bugünkü CHP gösteremiyor. Bu anlamda bu kadar özgürlük içerisinde kendi içinde tartışamıyor.

Anıtkabir’e gidiyorlar mesela, bir sembolden öbür sembole gidiyoruz, 9 Eylül’de Anıtkabir’deyiz, öbür tarafta neredeyiz, türbandayız. Bunun ötesinde seçimden sonra en büyük eylemi Anıtkabir eylemi. Bir partinin ne kadar çürümüş olduğunu göstermiyor mu bu? Yeni bir şey koysana, yeni bir şey söylesene. Dolayısıyla gerçekten büyük bir problem var, hem muhalefetiyle hem de hükümet programıyla. Bu açıkçası %47’lik büyük gövdenin karşılığı bir program değil bu.

 

 (3 Eylül 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan