Ömer
Madra:
Bu hafta İncirlik meselesini biraz daha
konuşalım.
Ali
Bilge: İncirlik Üssü üzerine tartışmalar
devam ediyor. Sanıyorum önümüzdeki günlerde Mersin ve Adana’da
bazı girişimler planlanıyor, İncirlik Üssü’nün kapatılmasına
dönük toplantılar düzenliyor. Dilerseniz bugün biraz İncirlik konusuna, ABD
ve NATO ile olan
geçmişimize
kısaca göz atalım.
2.
Dünya Savaşı sonrasında Amerika ile Türkiye arasında
yakınlaşma bir imza ile
başlıyor. 12 Temmuz 1947’de, Truman doktrini
çerçevesinde Türkiye ile Amerika arasında ekonomik ve askeri
yardım anlaşması düzenleniyor. Bu yardım anlaşması ile
birlikte bütün bu
üsler ve tesislere ilişkin koridorumuz açılmış oluyor. Bu
anlaşma sonrasında NATO’nun kuruluşuna tanık oluyoruz. Ama
NATO’nun ilk yıllarında Türkiye’nin adı geçmiyor, hatta
biliyor musunuz, 1950 yılında Türkiye’nin iki kez NATO’ya üye girişimini de
reddediliyor. Daha sonra malum Kore’ye asker gönderme
mevzusundan sonra ve özellikle Sovyetler Birliği’nin atom
bombasına, hidrojen bombasına sahip olduğunu duyurmasından
sonra, Amerikalılar 1951’de Yunanistan’la birlikte Türkiye’nin NATO’ya
alınması için öneride bulunuyorlar.
1952
yılında Türkiye NATO’ya üye oluyor. Üye olmasıyla birlikte
NATO’nun diğer ülkelerle yaptığı ikili anlaşmaları da,
diğer NATO
sözleşmelerini de kabul etmek durumuyla karşı karşıya kalıyor.
Ancak Amerika ile
1947’de yapılmış olan ekonomik ve askeri yardımlara
ilişkin bir
anlaşma var, NATO’ya girdikten sonra NATO’nun tüm
yükümlülüklerini yükleniyorsunuz. İki tane ortak güvenlik
anlaşması var ve NATO kuvvetler statüsü var. NATO Kuvvetler
Sözleşmesi’ne dayanarak, ABD’nin Türkiye topraklarında askeri
tesisler ve üsler kurması, askeri personel bulundurması kabul
ediliyor. Bunun onayı aslında parlamentoda, 1954 yılında yapılıyor.
Türkiye NATO’ya
1952 yılında giriyor, ancak İncirlik Üssü inşaatı
1951 yılında başlıyor.
ÖM:
Nasılsa NATO’ya girecek diye varsayılıyor.
AB:
Tabii.
ÖM:
Ama NATO ile ilgisi yok, ikili bir anlaşma değil
mi?
AB:
Tabii. Daha önce 1947’deki anlaşma ile başlayan bir süreç bu,
daha sonra NATO’nun ABD demek olduğu zaman içerisinde çok iyi
bir şekilde anlaşıldı. İki ülke arasında yapılan askeri
tesisler anlaşması çerçeveyi oluşturuyor. NATO anlaşmasına
taraf olduktan sonra Türkiye topraklarında kurulacak askeri
tesislerin durumuna ilişkin bir düzenleme yapıyor. Bu
düzenleme de 1954 yılında imzalanıyor. Yani onay daha ileri
tarihlerde
gerçekleşiyor ama üslere yönelik hareket daha
öncelerine dayanıyor,
İncirlik’in öyküsü bu şekilde başlıyor. Bu konuda en
iyi çalışmalardan bir tanesi, eski Milli Birlik
grubu senatörlerinden Haydar Tunçkanat’ın. Tunçkanat, 60’ların
sonlarında, 1970’li yılların başında “İkili Anlaşmaların
İçyüzü” isimli bir kitap yazmış. O dönemlerde epey popüler.
Çünkü başından itibaren günümüze kadar bu anlaşmaların büyük
bir bölümü, özellikle 1969’a kadar, ikili anlaşmaların
neredeyse tamamı gizli anlaşmalar, ekleri bilinmiyor, ne kadar anlaşma
yapıldığı da açıkçası bir muamma. Bu konuda, ikili anlaşmalara
ilişkin olarak,
1966 yılında Süleyman Demirel’in başbakan iken,
olağanüstü baskılar neticesinde yaptığı bir açıklama var. Demirel, 1952-64 dönemine
ilişkin ABD ile
54 adet ikili anlaşma yapıldığını açıklamak zorunda kalıyor.
Ama o zaman bazı
askeri yetkililerin açıklamalarına göre bu
sayı 91. Demirel’in 1966 yılında yaptığı açıklamaya göre, ABD ile Türkiye
arasında 1950 öncesinde 3 tane, 1950-60 döneminde 31, 1960-65
döneminde 20 tane ikili anlaşma
yapılmış.
ÖM:
Peki neden bu kadar çok anlaşma yapmak zorunda kalıyorlar, bir
anlaşma yetmiyor mu? Her sene farklı, hatta senede birden çok
anlaşma yapılıyor acaba?
AB:
Bu anlaşmaların neden bu kadar çok olduğu ve onaylarının neden
mecliste gerçekleşmediği
sürekli tartışılıyor. Bu anlaşmalar teknik anlaşmalar sınıfına sokuluyor! Genellikle bütün
askeri anlaşmaların adı her nedense teknik anlaşma. Örneğin nükleer
başlıklı bir bomba meselesi varsa, bu hemen teknik anlaşma niteliğine
sokuluyor ve
gizli kalıyor. Bunlar hiçbir zaman kamuoyuna açık olmadığı
gibi meclis tarafından onaylanması da söz konusu değil, ya da
anlaşmaların
ekleri ve
tutanaklarını göremiyoruz. Bu tür anlaşmaların pek
çoğunun gizliliği
şöyle gerçekleşiyor, zaman zaman ana anlaşma diye metin
açıklanıyor,
ancak teknik anlaşma kapsamında olanlar ve ekler
Meclis’te dahi açıklanmıyor, o günkü ihtiyaca uygun olarak
düzenlenen ekler
anlaşmaya
ekleniyor ve açıklanmıyor. 1960’lı yıllarda ,
özellikle 1961-69 döneminde parlamentoda bu mesele çok şiddetli bir
şekilde gündeme getiriliyor, ayrıca kamuoyunun bugüne göre
daha fazla duyarlılığı da söz konusu. Örneğin Çetin Atlan,
Meclis’te bu konuyla ilgili ilk konuşmasını yapıyor, “35
milyon metrekare Amerikan arazisi var, buraya NATO üssü
deniliyor ama Amerika Savunma Bakanlığı’na bağlıdır” diyor.
Bunun üzerine Milli Savunma Bakanı Topaloğlu hamlede bulunuyor
–tutanaklardan aktarıyorum - ve yalanlıyor. Daha sonra ortaya
çıkıyor ki, Milli Savunma Bakanı’nın bile haberi yok söz
konusu anlaşmalardan!
ÖM:
Onu yakından ilgilendirmiyor konu tabii.
AB:
Hiç alanı değil! 1969’a kadar bu anlaşmaların ne içerikleri ne
sayısı, neden yapıldığı, nasıl yapıldığı, neleri kapsadığına
ilişkin bilgiler açık bir şekilde görülmüyor. Ondan sonraki
süreçte de
gizlilik devam etmesine karşın kontrol altına
alınmasına dönük ataklar var. En önemli hususlardan bir
tanesi, Türk yetkililerin hiçbir şekilde yapılan askeri
yardımlara ve
tesislerin yönetimine ilişkin herhangi bir denetim
ve müdahale alanı yok.
1947’den 1970’e kadar bunlara inanılmaz
vergi kolaylıkları sağlanıyor, gümrük vergisi alınmıyor,
tesislere yapılan
ithalattan vergi alınmıyor. Ayrıca yargılama yetkisi Türk
makamlarına ait değil, bu üslerde çalışan askeri personelle
ilgili yargılama yetkisi de yok, Amerikalı komutanın iradesine
bağlı bir durum söz konusu, ki bu uzun süre sorun yaratıyor.
Kendi “post office”lerini kullanıyorlar, kendi “px”
pazarlarını kullanıyorlar ve bu da tabi ikinci el piyasa
yaratıyor. Hepimiz hatırlarız, üslerin bulunduğu şehirlerde
Amerikan pazarları oluşmuştu. Gümrüksüz gelen malların ABD
askeri personeli
tarafından Türklere satılmasından doğan pazarlar oluşmuştu.
Bunun gibi ayrıcalıklar 1960’ların sonlarına kadar devam
ediyor.
ÖM:
Bugün ne ölçüde biliyoruz acaba?
AB:
İncirlik en büyük üs- 1958’de Lübnan’a buradan müdahale
ediliyor, Amerikan uçakları İncirlik’ ten kalkıyor, vuruyor, bizimkilerin
hiçbir yetkisi ve
müdahalesi
yok. Ayrıca iki önemli olay da yaşanıyor, birincisi
Jüpiter füzeleri, ikincisi U2 casus uçakları. Ancak zaman
içinde Türkiye, 1967 Arap-İsrail savaşında, 1970 Ürdün
olaylarında, 1969’da yine Lübnan olaylarında, 1973 Arap-İsrail
savaşında ve 1980’de İran’da üslerin daha önceki gibi
kullanımına izin vermiyor. Alan dışı müdahaleye önemli ölçüde
sınırlama getirmeye çalışıyor, Türkiye bu anlamda yapılacak bir
kullanımı ret ediyor. Özellikle bunu belirtmek istedim, çünkü
daha önce hiçbir kısıtlama olmaksızın
kullanabiliyorlardı.
İncirlik
ve diğer üslerin kullanımına ilişkin 3 Temmuz 1969’da bir
ortak savunma işbirliği anlaşması yapılıyor, temel bir metin
düzenleniyor, gizli oturumlarda bu anlaşma metni TBMM’de
açıklanıyor, Türkiye’nin rızası olmadan başka bir ülkeye
müdahale yapılmayacağı, tesislerin mülkiyetinin Türkiye’ye ait
olacağı, denetleme yetkisinin Türkiye’ye ait olacağı gibi bir
takım hususlarda Türkiye lehine iyileştirme yapıldığını
görüyoruz. Bu durum, 1975 yılındaki ambargoya kadar devam
ediyor ve hem afyon ekimi yasağının kaldırılması, hem de 1974
yılında yapılan Kıbrıs askeri harekâtı sonucunda malum askeri
ambargo geliyor. Ambargo ile birlikte Türkiye, savunma
işbirliği anlaşması ve üslerle ilgili hukuki durumun
geçerliğini yitirdiğini beyan ediyor. Sadece NATO amaçlı iki
üste belli bir sayıda asker bulundurulmasını kabul ediyor ve
diğer tüm anlaşma hükümlerini iptal ediyor. 1969 yapılan
düzenlemeyle, en azından 1947 sonrası durum biraz daha
netleşiyor, sayısı bile bilinmeyen anlaşmalar, yükümlülükler
bir metin altında toplanıyor ve Türkiye’nin elinin biraz daha
kuvvetlendiğini görüyoruz. Bu vaziyet, 1991 yılına kadar,
Körfez Savaşı’na kadar devam ediyor, Körfez Savaşı ile
birlikte müttefik koalisyon güçlerine Türkiye bütün
imkânlarını sunuyor.
ÖM:
Sonuçta ne durumdayız?
AB:
Sonuçta geldiğimiz noktada İncirlik Üssü, Amerikan üsleri
içerisinde dünyada en önemlilerinden bir
tanesi.
ÖM:
Bu konunun en önemli uzmanlarından tarihçi Chalmers Johnson’ın
verdiği bilgilere göre, yanılmıyorsam Amerika’nın dünyada 100
küsur ülkede 450’ye yakın üssü var. Bir de Japonya’da
Okinawa’daki 50 bin kişilik üssü var, oradaki Amerikan
askerlerinin ve subaylarının zaman karıştıkları trafik
kazaları, ırza geçme, vs. olayları var, Türkiye’de de benzeri
bir iki şey olmuştu yanılmıyorsam.
AB:
Var, ABD askeri
personelinin
işlediği kazalar, cinayetler, suçlar karşısında onların
yargılanma prosedürüne ilişkin bir yığın sorun yaşanıyor.
Örneğin 50’lerin sonunda
Yarbay Morrison olayı var, kamuoyunun hafızalarında iz
bırakan olaylardan bir tanesi; adam arabası ile sarhoş bir
şekilde 2 kişiyi öldürüyor, 11 kişiyi yaralıyor, sonra
ülkesine gönderiliyor. Bu ve benzeri olaylardan dolayı
1960-70’lerde, ABD üslerine ve Amerikalı personele karşı
kamuoyunda ciddi bir direniş yükseliyor, bugün
göremediğimiz
düzeyde bir duyarlılık var. Aynı dönemde Vietnam Savaşı neniyle
de, dünyada ABD karşıtlığı yükseliyor. Buradan çıkan iki şey var; bir tanesi üsler ve Amerika ile yapılan
askeri anlaşmalar
üzerinde hep bir gizlilik var, gizlilik üzerine oluşan bir tarih. Türk
yöneticilerinin bu gizliliği olabildiğince korumaya gayret
ettikleri görülüyor. Bu anlaşmaların üzerinden gizlilik ve
koruma kalktığında, 1947’lerden bugünlere Türkiye’yi yöneten
siyasal ve bürokratik iktidarların aynaya nasıl bakacaklarını
çok merak ediyorum. Bu belgeler gizli, tutanaklar, ekler tam
olarak
bilinmiyor. Bugüne kadar ortaya koyulanlar da yeterli
değil. Amerikan
gizli belgeleri üzerinde bildiğim kadarıyla 40-50 yıllık bir
koruma var ama Amerikalı yetkililerin bu süreci yaşayan Türk
politikacı ve bürokratların hâlâ hayatta olması gerekçesiyle
bunları yayımlamadıklarına dair bir takım söylentiler de
kulağımıza geliyor. Bu
üslerin
kurulmasına ve kullanımına ilişkin olarak yapılan anlaşmalar, ve
anlaşmaların
içeriğine yönelik olarak yapılan görüşme
tutanakları, tüm
bu gizli belgeler üzerindeki ambargolar kalktığı
zaman, yakın tarihimizde rol alan siyasal ve bürokratik
kadroların, ülkelerine neler yaptığı, tüm bu gizliliğin ne
anlama geldiği daha açık bir şekilde anlaşılacaktır, oynanan
oyunlar,
ihanetler ve bedbahtlıklar ortaya çıkacaktır .
İncirlik
hayli eski bir öykü, ayrıca bir diğer konuda şu : İncirlik
Üssü ve diğer üslerin
yapılışı, imarı belli bir kesimleri de zengin etmiştir,
NATO ve Amerikan üsleri günümüzün ünlü ve büyük pek çok
müteahhit şirketine başlangıç sermaye birikimi
sağlamıştır.
ÖM:
Helali hoş olsun ama sadece açıklansın, yoksa bir diyeceğimiz
yok.
AB:
Tabii. Dışişleri
Bakanlığı’nın son
açıklamasına göre
sadece Amerikalılar değil Koreliler, Macarlar da kullanıyorlarmış
İncirlik Üssü’nü.
ABD’nin yanında sembolik asker gönderenler de
kullanıyormuş.
İncirlik tarihi çok önemli. Bir de,
nükleer başlıklı silah meseleleri de var, geçenlerde 90 tane nükleer füze
bulunduğunu iddia etti Greenpeace.
ÖM:
Bu daha önce pek çok yayında da yer alan bir husus, 90
civarında olduğu çeşitli Amerikan kaynaklarına dayanarak zaten
ortaya konmuş durumda.
AB:
Biliyorsunuz İncirlik Adana’ya 10 km. uzaklıkta, Adana o zaman
daha küçük bir kentti, şimdi şehrin içinde, ve buradaki askeri
faaliyetlerin oradaki tarımsal araziyi ve hayvancılığı da
etkilediği tespit edildi. İnsanlar üzerindeki etkisi
ayrı.
ÖM:
Bunun üzerinde daha çok konuşma fırsatı bulacağımızı
umuyoruz.
(23
Mayıs 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)