Ekonomi
Politik – 95
Ömer
Madra:
Bugün AB’de de iki önemli ülkenin, kurucu ülkenin, Fransa ve
Hollanda’nın Anayasa’ya “hayır” oyu vermelerinin ardından
oluşan ortamı konuşacağız, bir de sosyal devletin
küçültülmesi, ortadan kaldırılması gibi konuların da çokça
tartışıldığı bir haftaydı, bir de o konuyu da konuşacağız.
Ali
Bilge:
Son dönemde hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan
ülkelerde sosyal güvenlik harcamaları ve sosyal devletin
sınırlarının ne olması gerektiği, aynı zamanda sosyal
harcamaların maliyetleri
üzerine,
devlet tarafından üstlenilmesinden vazgeçilmesi
doğrultusunda
çeşitli
tartışmalar
var. Avrupa’nın iki önemli ülkesi Fransa ve
Almanya, -
özellikle Almanya- İkinci Dünya Savaşı sonrasında, efsanevi
denilebilecek sosyal refah devletini geliştirdiler. Sosyal
devleti, en geniş şekilde, tüm kurumlarıyla var etmeye
çalıştılar. Ancak zaman içerisinde, özellikle son yıllarda
Schröder’in iktidara gelmesiyle birlikte Yeşiller ve Sosyal
Demokratlar koalisyonu, Almanya’da bu meseleyi sorguladı.
Geçen 2-3 yıl boyunca Almanya’da ekonomik büyümeyi
arttırmak için sosyal devletin yeniden düzenlenmesi
gerektiğini ileri sürdüler. Mart 2003’te de bir dizi tedbir
alındı. Bunlar
“Gündem 2010” adı altında bir reform paketi
olarak kamuoyuna açıklandı. Tedbirler, sosyal güvenlik
sistemini yeniden düzenlemeyi ve emek piyasasını
esnekleştirmeyi,
büyümeyi arttırmayı hedefliyordu. Gelişen sosyal
devletin, ülkenin nüfusunda meydana gelen değişikliklere uygun
bir yapıda olmaktan çıktığı ileri sürülüyordu. Gelecek
kuşaklar tarafından
sosyal devletin finanse edilemeyeceği ifade ediliyordu.
Getirilen önlemlerle ücretlilerin işverene olan maliyetinin
düşürülmesi, özellikle sağlık harcamalarında bireyin
katılımının artırılması,
kendi işini kurmak isteyenler için teşviklerin
getirilmesi, istihdam piyasasının esnekleştirilmesi gibi,
çalışana daha fazla mali sorumluluk yükleyen bir anlayış
hakimdi. Klasik korumacı anlayıştan uzaklaşılıyordu. Sosyal
Demokratlar Almanya’da eski sosyal düzenin sürdürülemez
olduğunu söylüyorlardı. Sosyal adaletin, kamunun sınırlarının
ne anlam ifade etmesi gerektiği üzerine tartışmalar
hakim olmuştu.
Bu
ve benzeri düzenlemeler diğer gelişmiş ülkelerde gündeme
geldi, Fransa’da da yapıldı. Hatta Fransızlar, Almanya’nın bu
kararları çok büyük bir tepki olmaksızın alabilmelerine çok şaşırdılar.
Sonuçta sosyal devleti tanımlayan iki büyük ülkede sosyal
devletin
gelecekte nasıl
finanse edileceği
üzerine yaşanan endişeler , neoliberal tedbirleri
gündeme getirdi.
Aynı tartışma ABD’de de
var ama onu şimdilik bir kenara koyalım. Sosyal
devletin finanse edilemeyeceğinden hareketle pek çok yeni
tedbirler alındı ve bunlar daha çok özelleştirmeye, bireyin
sorumluluğunu arttırmaya dönük tedbirlerdi.
Bu
seçim ve
referandum sonucuna göre, her iki ülkede de bireyler
sahip oldukları sosyal devletten vazgeçmek, sosyal devletin
sınırlarının daralmasını ve sosyal devletin nimetlerini,
başkalarıyla paylaşmak
istemiyorlar. Ayrıca, tabii ki AB küçükken, 7 ülke
iken, 12 ülke iken pek gürültü olmadı, ancak ülke olmasının
-daha fazla genişlemesinden korkulduğu
anlaşılıyor-, seçim sonuçlarını etkileyen önemli etmenlerden
biri olduğunu
söylemek mümkün . Elitler bir şekilde AB’nin
genişlemesinden yana olduklarını gösterdiler ama geniş
toplumsal kesimler, yığınlar, kitleler, ne sosyal devletten
vazgeçmek istiyorlar, ne de sosyal devletin nimetlerini yeni
gelen ve gelecek
ülkelerle, o ülkelerin halklarıyla paylaşmak istiyorlar.
Referandum sonuçlarının ve Almanya seçimlerindeki
iktidar
yenilgisinin arkasında sosyal güvenlik
harcamalarının daraltılması ve sosyal devletin sınırlarının
kısıtlanmasına dönük hükümet tedbirlerinin olduğunu söylemek
pek yanlış değildir diye düşünüyorum. Alman hükümeti, bildiğim
kadarıyla 5000 sayfalık kanun değişikliği yapmış, bunlar köklü
değişikliklerdi. Sosyal harcamalar ve sosyal devlet üzerine
yapılan bu değişimleri AB’nin genişleme projesiyle birlikte
değerlendirmek
mümkündür. Seçmenin genişleyen Avrupa’yı istememesinin
altında da sosyal devletin nimetlerini paylaşmak istememesi
yatıyor olabilir.
ÖM:
Burada tanıma bir açıklık getirmek açısından bir yorumda
bulunmak istiyorum; Avusturya Viyana Üniversitesi’nden bir
araştırmacı ile geçenlerde konuşuyorduk, -Türkiye’de insan
hakları meselesi üzerinde bir araştırma yapıyor master tezi
olarak- AB’nin iki ülkesinde ‘hayır’ oylarının verilmesinde
sosyal devletin azaltılmasına karşı çıkıldığını, aslında bunun
AB ile ilgili bir ‘hayır’ olup olmadığını konuşuyorduk, şöyle
bir yorum getirdi bu genç Avusturyalı bilim insanı, dedi ki;
“Avrupa böylesine sosyal olmayan, sosyal hakları çiğneyen bir
AB’ye ‘hayır’ oyu verdi”. Yani Anayasa’da sosyal devlet
yeterince tarif edilmiyor, dolayısıyla “bu anayasa sosyal
haklarımızı korumayı garanti altına almıyor” dedi. Aslında
karşı oldukları bu tarz bir AB, neo-liberal bir AB demeye
getirdi.
AB:
Buna katılıyorum
ancak bu
işlere geniş kitleler karar vermiyor, geniş toplumsal
kesimler bu
meseleyi yeni anlamaya başladılar. Almanya’da 3 senedir
değindiğimiz neo-liberal tedbirleri sosyal demokrat
bir hükümet hayata geçirdi. Seçimlerde de bunun karşılığını
seçmen bir şekilde verdi. Arka planda yatan bir korku da var,
hem sosyal devletin neo-liberal önlemlerle daraltılmasını
istemiyor hem de sosyal devlet nimetlerini genişleyen
Avrupa’yla paylaşmak
istemiyor. Genişlemeden yana olmamasının arkasında
yatan etmenlerden biri de, sosyal haklarının
daraltılacağını düşünmüş olmasıdır. Referandumlarda çıkan
‘hayır’larda ve
Almanya seçimlerinin arkasında sosyal devlet ve
sosyal güvenlik harcamalarına dönük tedbirlere bir tepki
olduğunu, Avrupa Anayasası’nda sosyal devlet
tarifinin
yetersizliği olduğunu görmek mümkün. Sosyal güvenlik
harcamalarının finanse edilmesi gerçekten gelişmiş
kapitalist ülkelerin ciddi bir sorunu olarak karşımıza
çıkıyor. Bizim de yıllardan beri devam eden bir sosyal
güvenlik meselemiz var. Ciddi sosyal güvenlik açıklarımız var. Sosyal güvenlik
reformu yine gündemde,
yeni bir reform paketi bizleri bekliyor, IMF ile yapılan 3 yıllık program çerçevesinde gündeme
geliyor. Sosyal güvenlik üzerine yeni bir kanun
tasarısı yakında
meclis gündemine
alınacak.
ÖM:
Nedir durumu?
AB:
IMF ile yapılan programın yapısal kriterler listesindeki başat
konulardan bir tanesi, ama bildiğim kadarıyla, Prlamento
kapanmadan bu yasanın çıkarılmış olması, Meclis
kapanmadan gündeme gelmesi gerekiyor.
Türkiye’de sosyal
güvenlik alanı vahim bir durumda, sosyal güvenlik açıklarımız
milli gelirimizin %4,5-5’ine ulaştı. Ayrıca nüfusumuz da
yaşlanıyor, şu anda avantajlı bir durumolmasına karşın,
Türkiye nüfusu da 30-35 yıl içerisinde gelişmiş ülkelerde
yaşanan soruna yakalanıyor; yani çalışabilir nüfus azalıyor.
Mesela Almanya’da 2045’lerde her 3 kişiden biri 65 yaş üstü
oluyor. Yaşlanan Avrupa meselesi.
ÖM:
Açıkça ortada olduğu görünüyor.
AB:
Gelecekte
Türkiye’de de çalışabilir nüfusun azalıyor 65 yaş üstü
ve 0-7 yaş nüfusunun 30-35 yıl sonra gelişmiş ülkeler
oranlarına yaklaşması
bekleniyor. Sosyal güvenlik alanınız hem bütçenizde ciddi
açıklar taşıyan bir konumda, hem de yoksulluğu çözecek ve
sosyal adaleti sağlayacak konumdan uzak bir yapıda bulunuyor.
Dolayısıyla sosyal güvenlik üzerinde çeşitli çalışmalar
yapılıyor; bu dengenin düzenlenmesine dönük yeni bir çalışma
var. Kâğıt üzerinde Türkiye’de mevzuat, istihdam
piyasasında
ve sosyal
güvenlik alanında Avrupa’daki pek çok ülkelere benzer bir yapıdadır. Ama bir
adalet sağlamış değildir, yani ciddi çok sorunlar var. Eminim
önümüzdeki günlerde bu konuya eğileceğiz, konu
canlanacaktır.
ÖM:
Bu konuyu, AB bağlamında, tekrar üzerinde önemli durarak ele
almakta fayda var.
(6
Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.)