Ekonomi
Politik – 97
Ömer
Madra:
Bu hafta AB’de olup bitenleri ve Türkiye ile ilişkilerini
konuşacağız.
Ali
Bilge: Bugün
Bakanlar Kurulu’nda, AB müzakerelerine başlanabilmesi için
Türkiye’nin imzalaması gereken Gümrük Birliği Ek Protokolü ile
ilgili hususlar var. Protokol’ün imzalanması sonucu, içlerinde Güney Kıbrıs’ın
da yer aldığı,
AB’ye yeni katılan 10 ülke, Gümrük
Birliği anlaşması
kapsamında, Türkiye’nin muhatapları arasına giriyor. Güney
Kıbrıs’ın bu ülkeler arasında olması nedeniyle, protokolün
imzalanmasının, bu ülkeyi tanınma anlamına
gelmediğine ilişkin ek bir açıklama da yapılacak. Meclis
açıldıktan sonra da,
protokol ve
ek
açıklama
tartışılacak ve onaylanacak.
Yarın
da, Milli
Güvenlik Kurulu toplanıyor, Kurul’un en önemli gündem
maddesi; milli
güvenlik siyaset belgesi; yine nelerin Türkiye’nin iç ve dış tehditleri
olduğuna
bakılacakmış.
Programlarımızda
pek çok kez
gündeme getirmiştik, Türkiye soğuk savaş süresince
tek bir merkeze eksenli bir dış politika izledi, soğuk savaş
sonrasında da
sanki eskisi gibi devam edecekmişçesine bu mevzulara
fazla kafa yormadı. Tezkere sonrasında, ABD ile
yaşanan gerilimler, ABD eksenli politikalara, çok ciddi bir
şekilde bakmak
gerektiğini gösterdi. Türkiye’nin, iki kerterizi bulunuyor,
birincisi 60 yıldır
devam eden ABD doğrultusu, ikincisi 40 yıldır devam
eden, ancak son yıllarda üzerine yoğunlaştığı AB
doğrultusu. Son dönemde AB ile olan ilişkilerde de sancılar
yaşanıyor.
AB’nin
kendi içinde de yaşadığı bir kriz söz konusu. Tüm bunlar
olumsuz bir sürece işaret ediyor. Bu gelişmeleri fırsat bilen
AB karşıtı çevrelerin de atağa kalktığını görüyoruz. Bugün,
Bakanlar Kurulu’nda konuşulacak olan protokolün imzalanmaması
gerektiği, Türkiye’nin AB mecrasını değiştirmesi
gerektiğini ileri süren karşı görüşler ağırlıkta. Velhasıl işler
karışmış durumda.
Türkiye,
önümüzdeki dönemde nasıl bir dış politika izlemeli? Aslında bu
konu, hem devlet aygıtı, hem de siyasi hükümet ve
parlamento önünde, ciddi olarak tartışılması, görüşülmesi,
önemli
kararların
alınmasını
gerektiren bir konu olarak duruyor. Nitekim, bir takım egzersizler
de yapılıyor. AKP içerisinde durum şöyle: herkesin kafasında
ayrı bir AB var, yani herkes hayal ettiği bir AB’yi yaşamak
istiyor, gerçek AB ile karşılaştığında da moral bozukluğu
ve dağılma söz
konusu oluyor. Aynı şey,
ABD ilişkisinde de böyle. Tasavvur edilen ilişki ile
yaşanan gerçek
arasında çatışmalar söz konusu olduğunda da, manzara bir
politikasızlık tablosu olarak karşımıza
çıkıyor.
İki
Batı ile karşı karşıya kalan bir Türkiye var. İki Batı ile
olan problemleri olan, ancak sorunları çözme
refleksinden,
esnekliğinden, entelektüel sermayeden yoksun
görünen bir Türkiye karşımızda duruyor. Hükümeti oluşturan
partinin kafasında da
önümüzdeki dönemde gündeme gelecek olan
cumhurbaşkanlığı seçimleri var. AKP içinde bir
Cumhurbaşkanlığı tartışması olduğu, bu konuda pek de derinde
olmayan bir iç
mücadelenin
yaşandığı da anlaşılıyor. Tüm bu gelişmeler ve
değerlendirmeler sonucunda yanıtlanması gereken soru şu:
Türkiye, iki Batı ile olan sorunları nasıl çözecek ? İki
eksenle ilişkilerini nasıl oluşturmalı? Önümüzdeki
günlerde bu
tartışmanın daha da devam edeceğini görüyoruz, ama dün
Zaman ve Radikal gazetelerinde Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül’ün açıklamalarını son derece olumlu bulduğumu
söylemeliyim.
ÖM:
Bunu biraz daha açabilir miyiz? Dışişleri Bakanı’nın
açıklamaları neyi hedefliyor?
AB: AB sürecinde atılması
gereken adımlar, yapılması gerekenler devam edecektir. AB’nin
bize ‘hayır’ deme durumu ile karşı karşıya kalsak bile, bu
reformlar yapmamız gereken düzenlemelerdir. “AB, Türkiye’nin dönüşüm
sürecidir, Türkiye iç dinamikleri ile bunu 80 yılında
gerçekleştirememiştir, dolayısıyla dışarıdaki bir siyasi gücün
desteği ile bunu yapıyor” diyor. “AB’ de yaşanan krizden bir felaket
senaryosu üretmeyelim. Türk halkının da müzakere sonunda
‘hayır’ deme lüksü vardır” diyor ve Norveç’i örnek veriyor.
Avrupa’nın kriz yaşadığını kabul ederek, AB sürecinin kesintisiz devam
edeceğini söylüyor ancak bu süreçte,“Avrupa’nın konjonktürel
durumu ile kendi stratejik vizyonumuzun nasıl örtüşeceğini
hesaplamamız lazım. Pek çok problem çıkacaktır, ama Türkiye
AB’ye ilişkin ilişkilerini koparmayacaktır “ diyor.
Açıklamalardan
Türkiye’nin yakın dönemde AB eksenli politikalara devam
edeceği, ancak farklı havzalarla da ilişkilerini
geliştirme arayışı içinde olacağı gibi bir
izlenim ediniyorsunuz. Başbakan’a ve Gül’e danışmanlık yapan
Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun yazılarında ve açıklamalarında da
bu tür
yaklaşımları görebiliyorsunuz. Davutoğlu bir yazısında diyor ki; “Türkiye AB
ve ABD ile ilişkilerini sürdürürken, çeşitli orta boy güç
havzaları ile olan ilişkilerini de sürdürmeli, bölgesel
ve çok taraflı olmalı.” Abdullah Gül’ de buna yakın şeyler
söylüyor, “AB’ye alınmayacak olursak buna ağlayacak halimiz
yoktur, ama bu seçenek üzerine olan ağırlığımızı uzun süre
sürdüreceğiz, bu konuda sonuç alınıncaya kadar”
diyor.
ÖM:
Sonuç olarak başlanmış bir sürecin götürülmesi için aynı
gayretle götürülmesi, hiç yoldan sapmadan gidilmesi yönünde
bir sonuç çıkıyor, hedef çıkıyor daha doğrusu
herhalde?
AB:
Evet. Bu konuda bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısından da bu yönde kuvvetli bir
mesajın çıkması beklenebilir. Türkiye, AB’de yaşanan krizi
kendi içinde iyi anlamalı, Türkiye için yapılan olumsuz
değerlendirmeler ve yaklaşımlar, AB kriterlerinden, ilerlemelerden sapmaya
yol açmamalı, geriye dönüş olmamalı. Bu nedenle Dışişleri
Bakanı Gül’ün yaptığı açıklamaları cesaret verici ve düzgün
açıklamalar olarak değerlendirmek mümkün. Tabii çok taraflı,
sadece güvenlik eksenli olmayan, demokrasi eksenli bir dış
politika yürütülmesinin katkılarından da söz ediyor Gül. Bu
temayı son zamanlarda, Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına da
görüyorum, ki hem Başbakan’a hem de Gül’e danışmanlık yapıyor.
Türkiye dış politikasında, önümüzdeki dönemde böyle bir hattın
çizileceği gibi bir
izlenim ediniyorsunuz. Çünkü ABD ile de sanıcılı pek
çok alan var, zaten oradan kaynaklanan sorunlar malum... Türkiye’nin kendisine
küresel sosyal bir model olarak seçtiği AB çizgisinden
uzaklaşılmasının hayırlı bir durum yaratmayacağı, çok dikkatli olunması
gerektiği de
ortada. İzninizle, konumuza ilişkin
olarak , geçenlerde vefat eden Andre Gunder Frank ile
yapılan
söyleşiden bir bölüm aktarmak
istiyorum.
Gunder
Frank’la Anlayış dergisinde Mustafa Özel bir
röportaj yapmış.
Söyleşide Özel;
“Asya’daki gelişmeleri çok önemsiyorsunuz, ancak
Türkiye AB’ ye oynuyor, yanlış bir ata mı oynuyoruz?” diye
soruyor.” Frank’ın cevabı şöyle; “Devletlerin kısa uzun ve orta vadeli
stratejileri vardır, Türkiye isterse elbette AB üyesi
olabilir, fakat gelecek Asya’dır, Türkiye Asyalılığını
kaybetmeden, Asya siyasetini gölgelemeden AB üyesi olmaya
çalışmalıdır. Uzun vadede güç kaynağı bizzat seçtiğiniz veya
size düşen konumdur. Bir lokanta açarken orada sunacağınız
yemeklerden çok,
lokantanın yeri başarınızı belirler. Konum, yapı ve
kültür... Ben sürekli
‘konum, konum’ diyorum” diyor.
Türkiye
de önümüzdeki dönemde, AB eksenini kaybetmeden, dünyada
gelişen havzalarla temas kuran, çok çeşitli bir dış politika
denemesi içine girebilir. Gelişmiş Asya ile, Latin
dünyası ile, Akdeniz kuşağı ile, İslam çevresi ile, Avrasya
ile ilişkilerini geliştiren, çok yönlü, sadece güvenliği esas
almayan, demokrasi ve insan perspektifinden bakan bir dış
politika yöneliminin tartışılmaya başlayacağını söylemek
mümkün. Yakın gelecekte, bu yönde gelişmeler söz konusu
olabilir diyebiliriz.
ÖM:
CHP Kıbrıs’la ilgili protokolü “sakın ha, aman imzalamayın!”
şeklinde bir baskı da getiriyor muhalefet
olarak.
AB: CHP, çok hassas bir
konuda yine ateşle oynuyor, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini
olumsuzlayacak bir
yaklaşım . CHP bu konuda net değil, CHP içinde AB’ye bakışı
farklı, 2-3 tane
CHP olduğunu gözlüyorsunuz. CHP’nin AB konusunda netleşmesi
gerekiyor ama şu anda CHP’de hakim olan görüş, iç devleti
yansıtan ve karşı duran
şahin bir görüş.
ÖM:
Öte
yandan da AB’nin kendi içinde, Avrupa Anayasası’nın Fransa ve
Hollanda’da reddi sonrasında İngiltere Başbakan’ı Tony
Blair’in de siyasi boşluk doldurma çabaları olmadı. Mesela
Financial Times’tan “Avrupa’ya zarar verdi” diye, bir
değerlendirmesi var. Blair’ yılda 2.5 milyar sterlinlik önemli
bir para iadesi ve “İngiliz bulvar gazetelerinden bir kaç
alkışı tercih etti” şeklinde yazılar var. AB’nin durumu da
epey karışık.
AB:
Fransız düşünürlerin ağırlıkta olduğu, Latinite Akademisi’nin
düzenlediği toplantıda , bu konu gündeme getirildi. “Siyasi Avrupa
olmadan, hukuksal alt yapı olmadan, ekonominin sürmesi
imkânsızdır” deniliyordu. Şimdi, AB’ nin yaşadığı krizde, böyle bir durum var, yani siyasi
Avrupa projesi gerçekleşmezse, bugüne kadar kat edilen
ekonomik Avrupa, -ki çok önemli başarılar elde etti, para
birliğine geçti- nasıl bir seyir izler? Yaşananlar öylesine hafif bir çatışma
değil, ciddi bir kriz yaşanıyor. Bu anlamda AB’nin küresel bir model olma yolunda
ciddi sorunları var demektir. Sosyal yanı çok güçlü bir model
olması nedeniyle Türkiye’nin içinde yer alması gereken bu
modelde, ciddi
bir kriz var. Dolayısıyla, kendi aralarında önümüzdeki 3-4 yıl
içerisinde, çok
ciddi tartışmalar olacak. Üstelik dönem
başkanlığı da İngiltere’ye geçiyor.
ÖM:
Evet öyle ama liderlik böyle olmaz diye Financial
Times’dan “Avrupa’ya zarar verdi” şeklinde bir yazıya da
yer verildiğini bugün görüyoruz.
AB:
Aksayan, topallayan bir Avrupa... Başarılı bir parasal
strateji çizmesi, Euro’ya sahip olması çok önemli, ancak
siyasal Avrupa’nın hukuksal altyapısı oluşturulmadan bu
model, dünyada
nasıl bir yere oturur? Sanıyorum yakın dönemde tartışılacak,
ama bu
tartışmalar Türkiye’nin vücut bulması gereken bir alan olarak
AB sürecinde yapılanları ve yapılması gerekenleri reddetmesini
gerekli kılmıyor. Türkiye’nin gelişimi için AB
modelindeki siyasi kriterlerin çoğunu gerçekleştirmesi
gerekiyor.
ÖM:
Bu mesaj önem taşıyor. Bizim Avrupa’ya Doğru programımızı uzun
yıllardan beri yürüten Cengiz Aktar da Vatan gazetesi
ile yaptığı bir mülakatta aynı şeyleri söylüyor; “Türkiye’nin
çizgisini değiştirmeden,
bu yönde başı dik bir şekilde devam etmesi gerekir”
diyordu.
AB:
Bir panik yaşanıyor, paniği ben Ankara’da çok daha sıcak
yaşıyorum. Tabii bu kolay bir şey değil, Fransa ve Hollanda’daki
referandum sonuçları ve Alman Hıristiyan
demokratlardaki Türkiye karşıtı tutum. Bana öyle geliyor
ki, ABD’li
neocon’ larla,
Hıristiyan demokratlar arasında son yıllarda Avrupa ile
Amerika arasında
yaşanan sorunların
çözümü üzerine
bir uzlaşma
sağlandı . Bu paranoya da, Türkiye’de belli kesimlerde AB hususunda olumsuz
yargının
gelişmesine daha fazla sebep oluyor. Bence, Türkiye’de demokrasiyi
genişletme işlevini üstlenen kesimlerin, AB’nin anlamı
üzerinde çok daha fazla
durmaları gerekiyor. AB’nin içerdiği pek çok husus
Türkiye’nin yıllardan beri özlem duyduğu
konular.
ÖM:
Tabii ki, özellikle temel haklar alanında, insan hakları ve
bütün ekonomik reformları da içerecek
şekilde.
AB:
Kesinlikle, demokratikleşmeden geri dönüş, Türkiye’nin geriye
dönmesi demektir.
20
Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo’da
yayınlanmıştır.