Anasayfa  |  Site Haritası  |  Üyelik  |  İletişim
14 Eylül 2005
"Merhaba Kâinat"
 
Mesele Nedir?
Hayat Damarları
Hakkımızda
  About Açık Radyo
  Editörden
  Dinleyiciden
  Arşiv
  Linkler
Sponsorlarımız
Reklam-Sponsorluk
AB ve Türkiye
22/06/2005

Ekonomi Politik – 97

 

Ömer Madra: Bu hafta AB’de olup bitenleri ve Türkiye ile ilişkilerini konuşacağız.

 

Ali Bilge: Bugün Bakanlar Kurulu’nda, AB müzakerelerine başlanabilmesi için Türkiye’nin imzalaması gereken Gümrük Birliği Ek Protokolü ile ilgili hususlar var. Protokol’ün imzalanması sonucu,  içlerinde  Güney Kıbrıs’ın da  yer aldığı, AB’ye yeni katılan 10 ülke,   Gümrük Birliği  anlaşması kapsamında, Türkiye’nin muhatapları arasına giriyor. Güney Kıbrıs’ın bu ülkeler arasında olması nedeniyle, protokolün imzalanmasının, bu ülkeyi  tanınma anlamına gelmediğine ilişkin ek bir açıklama da yapılacak. Meclis açıldıktan sonra da,  protokol ve  ek  açıklama  tartışılacak ve onaylanacak.

 

Yarın da,  Milli Güvenlik Kurulu toplanıyor, Kurul’un en önemli gündem maddesi;  milli güvenlik siyaset belgesi; yine nelerin Türkiye’nin  iç ve dış tehditleri olduğuna  bakılacakmış.  Programlarımızda  pek çok kez  gündeme getirmiştik, Türkiye  soğuk savaş süresince tek bir merkeze eksenli bir dış politika izledi, soğuk savaş sonrasında da  sanki eskisi gibi devam edecekmişçesine bu mevzulara fazla kafa yormadı. Tezkere  sonrasında, ABD ile yaşanan gerilimler, ABD eksenli politikalara, çok ciddi bir şekilde  bakmak gerektiğini gösterdi. Türkiye’nin, iki kerterizi bulunuyor, birincisi 60 yıldır  devam eden ABD doğrultusu, ikincisi 40 yıldır devam eden, ancak son yıllarda üzerine  yoğunlaştığı AB doğrultusu. Son dönemde AB ile olan ilişkilerde de sancılar yaşanıyor.

 

AB’nin kendi içinde de yaşadığı bir kriz söz konusu. Tüm bunlar olumsuz bir sürece işaret ediyor. Bu gelişmeleri fırsat bilen AB karşıtı çevrelerin de atağa kalktığını görüyoruz. Bugün, Bakanlar Kurulu’nda konuşulacak olan protokolün imzalanmaması gerektiği, Türkiye’nin AB  mecrasını değiştirmesi gerektiğini ileri süren karşı görüşler ağırlıkta.  Velhasıl işler karışmış durumda.

 

Türkiye, önümüzdeki dönemde nasıl bir dış politika izlemeli? Aslında bu konu, hem devlet aygıtı, hem de  siyasi hükümet ve parlamento önünde, ciddi olarak tartışılması,  görüşülmesi, önemli  kararların  alınmasını  gerektiren bir konu olarak duruyor. Nitekim,  bir takım egzersizler de yapılıyor. AKP içerisinde durum şöyle: herkesin kafasında ayrı bir AB var, yani herkes hayal ettiği bir AB’yi yaşamak istiyor, gerçek AB ile karşılaştığında  da  moral bozukluğu ve  dağılma söz konusu oluyor. Aynı şey,  ABD ilişkisinde de böyle. Tasavvur edilen  ilişki ile yaşanan  gerçek arasında çatışmalar söz konusu olduğunda da,   manzara bir politikasızlık tablosu olarak karşımıza çıkıyor.

 

İki Batı ile karşı karşıya kalan bir Türkiye var. İki Batı ile olan problemleri olan, ancak sorunları çözme refleksinden,  esnekliğinden, entelektüel  sermayeden yoksun görünen bir Türkiye karşımızda duruyor. Hükümeti oluşturan partinin kafasında da  önümüzdeki dönemde gündeme gelecek olan cumhurbaşkanlığı seçimleri var. AKP içinde bir Cumhurbaşkanlığı tartışması olduğu,  bu konuda  pek de derinde olmayan  bir iç mücadelenin  yaşandığı da anlaşılıyor. Tüm bu gelişmeler ve değerlendirmeler sonucunda yanıtlanması gereken soru şu: Türkiye, iki Batı ile olan sorunları nasıl çözecek ? İki eksenle ilişkilerini nasıl oluşturmalı?   Önümüzdeki günlerde  bu tartışmanın daha da devam edeceğini görüyoruz, ama dün Zaman ve Radikal gazetelerinde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün açıklamalarını son derece olumlu bulduğumu söylemeliyim.

 

ÖM: Bunu biraz daha açabilir miyiz? Dışişleri Bakanı’nın açıklamaları neyi hedefliyor?

 

AB:  AB sürecinde atılması gereken adımlar, yapılması gerekenler devam edecektir. AB’nin bize ‘hayır’ deme durumu ile karşı karşıya kalsak bile, bu reformlar yapmamız gereken düzenlemelerdir. “AB,  Türkiye’nin dönüşüm sürecidir, Türkiye iç dinamikleri ile bunu 80 yılında gerçekleştirememiştir, dolayısıyla dışarıdaki bir siyasi gücün desteği ile bunu yapıyor” diyor.  “AB’ de yaşanan  krizden bir felaket senaryosu üretmeyelim. Türk halkının da müzakere sonunda ‘hayır’ deme lüksü vardır” diyor ve Norveç’i örnek veriyor. Avrupa’nın kriz yaşadığını kabul ederek, AB sürecinin  kesintisiz devam edeceğini söylüyor ancak bu süreçte,“Avrupa’nın konjonktürel durumu ile kendi stratejik vizyonumuzun nasıl örtüşeceğini hesaplamamız lazım. Pek çok problem çıkacaktır, ama Türkiye AB’ye ilişkin ilişkilerini koparmayacaktır “ diyor.  

 

Açıklamalardan Türkiye’nin yakın dönemde AB eksenli politikalara devam edeceği, ancak farklı havzalarla da  ilişkilerini geliştirme arayışı içinde  olacağı gibi bir izlenim ediniyorsunuz. Başbakan’a ve Gül’e danışmanlık yapan Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun yazılarında ve açıklamalarında da bu  tür yaklaşımları görebiliyorsunuz. Davutoğlu bir yazısında  diyor ki; “Türkiye AB ve ABD ile ilişkilerini sürdürürken, çeşitli orta boy güç havzaları ile olan ilişkilerini de  sürdürmeli, bölgesel ve çok taraflı olmalı.” Abdullah Gül’ de buna yakın şeyler söylüyor, “AB’ye alınmayacak olursak buna ağlayacak halimiz yoktur, ama bu seçenek üzerine olan ağırlığımızı uzun süre sürdüreceğiz, bu konuda sonuç alınıncaya kadar” diyor.

 

ÖM: Sonuç olarak başlanmış bir sürecin götürülmesi için aynı gayretle götürülmesi, hiç yoldan sapmadan gidilmesi yönünde bir sonuç çıkıyor, hedef çıkıyor daha doğrusu herhalde?

 

AB: Evet. Bu konuda bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısından da  bu yönde kuvvetli bir mesajın çıkması beklenebilir. Türkiye, AB’de yaşanan krizi kendi içinde iyi anlamalı, Türkiye için yapılan olumsuz değerlendirmeler ve yaklaşımlar, AB  kriterlerinden,  ilerlemelerden sapmaya yol açmamalı, geriye dönüş olmamalı. Bu nedenle Dışişleri Bakanı Gül’ün yaptığı açıklamaları cesaret verici ve düzgün açıklamalar olarak değerlendirmek mümkün. Tabii çok taraflı, sadece güvenlik eksenli olmayan, demokrasi eksenli bir dış politika yürütülmesinin katkılarından da söz ediyor Gül. Bu temayı son zamanlarda, Ahmet Davutoğlu’nun açıklamalarına da görüyorum, ki hem Başbakan’a hem de Gül’e danışmanlık yapıyor. Türkiye dış politikasında, önümüzdeki dönemde böyle bir hattın çizileceği gibi bir  izlenim ediniyorsunuz. Çünkü ABD ile de sanıcılı pek çok alan var, zaten oradan kaynaklanan sorunlar malum...  Türkiye’nin kendisine küresel sosyal bir model olarak seçtiği AB çizgisinden uzaklaşılmasının hayırlı bir durum yaratmayacağı,  çok dikkatli olunması gerektiği de  ortada. İzninizle,  konumuza ilişkin olarak , geçenlerde vefat eden Andre Gunder Frank ile yapılan  söyleşiden bir bölüm  aktarmak istiyorum.

 

Gunder Frank’la Anlayış dergisinde Mustafa Özel bir röportaj  yapmış. Söyleşide Özel;  “Asya’daki gelişmeleri çok  önemsiyorsunuz, ancak Türkiye AB’ ye oynuyor, yanlış bir ata mı oynuyoruz?” diye soruyor.” Frank’ın cevabı şöyle; “Devletlerin kısa  uzun ve  orta vadeli stratejileri vardır, Türkiye isterse elbette AB üyesi olabilir, fakat gelecek Asya’dır, Türkiye Asyalılığını kaybetmeden, Asya siyasetini gölgelemeden AB üyesi olmaya çalışmalıdır. Uzun vadede güç kaynağı bizzat seçtiğiniz veya size düşen konumdur. Bir lokanta açarken orada sunacağınız yemeklerden çok,  lokantanın yeri başarınızı belirler. Konum, yapı ve kültür... Ben sürekli  ‘konum, konum’ diyorum” diyor.

 

Türkiye de önümüzdeki dönemde, AB eksenini kaybetmeden, dünyada gelişen havzalarla temas kuran, çok  çeşitli  bir dış politika denemesi içine girebilir. Gelişmiş  Asya ile, Latin dünyası ile, Akdeniz kuşağı ile, İslam çevresi ile, Avrasya ile ilişkilerini geliştiren, çok yönlü, sadece güvenliği esas almayan, demokrasi ve insan perspektifinden bakan bir dış politika yöneliminin tartışılmaya başlayacağını söylemek mümkün. Yakın gelecekte, bu yönde gelişmeler söz konusu olabilir diyebiliriz.

 

ÖM: CHP Kıbrıs’la ilgili protokolü “sakın ha, aman imzalamayın!” şeklinde bir baskı da getiriyor muhalefet olarak.

 

AB:  CHP, çok hassas bir konuda yine ateşle oynuyor, Türkiye’nin kendi iç dinamiklerini olumsuzlayacak bir  yaklaşım . CHP bu konuda net değil, CHP içinde  AB’ye bakışı farklı,  2-3 tane CHP olduğunu gözlüyorsunuz. CHP’nin AB konusunda netleşmesi gerekiyor ama şu anda CHP’de hakim olan görüş, iç devleti yansıtan ve karşı duran  şahin bir görüş.

 

ÖM: Öte yandan da AB’nin kendi içinde, Avrupa Anayasası’nın Fransa ve Hollanda’da reddi sonrasında İngiltere Başbakan’ı Tony Blair’in de siyasi boşluk doldurma çabaları olmadı. Mesela Financial Times’tan “Avrupa’ya zarar verdi” diye, bir değerlendirmesi var. Blair’ yılda 2.5 milyar sterlinlik önemli bir para iadesi ve “İngiliz bulvar gazetelerinden bir kaç alkışı tercih etti” şeklinde yazılar var. AB’nin durumu da epey karışık.

 

AB: Fransız düşünürlerin ağırlıkta olduğu, Latinite Akademisi’nin düzenlediği toplantıda , bu konu gündeme getirildi.  “Siyasi Avrupa olmadan, hukuksal alt yapı olmadan,  ekonominin sürmesi imkânsızdır” deniliyordu. Şimdi, AB’ nin  yaşadığı krizde,  böyle bir durum  var, yani siyasi Avrupa projesi gerçekleşmezse, bugüne kadar kat edilen ekonomik Avrupa, -ki çok önemli başarılar elde etti, para birliğine geçti- nasıl bir seyir izler? Yaşananlar  öylesine  hafif bir çatışma değil, ciddi bir kriz yaşanıyor. Bu anlamda AB’nin  küresel bir  model olma yolunda ciddi sorunları var demektir. Sosyal yanı çok güçlü bir model olması nedeniyle Türkiye’nin içinde yer alması gereken bu modelde,  ciddi bir kriz var. Dolayısıyla, kendi aralarında  önümüzdeki 3-4 yıl içerisinde,  çok ciddi tartışmalar olacak.  Üstelik dönem başkanlığı da İngiltere’ye geçiyor.

 

ÖM: Evet öyle ama liderlik böyle olmaz diye Financial Times’dan “Avrupa’ya zarar verdi” şeklinde bir yazıya da yer verildiğini bugün görüyoruz.

 

AB: Aksayan, topallayan bir Avrupa... Başarılı bir parasal strateji çizmesi, Euro’ya sahip olması çok önemli, ancak siyasal Avrupa’nın hukuksal altyapısı oluşturulmadan bu model,  dünyada nasıl bir yere oturur? Sanıyorum yakın dönemde tartışılacak, ama  bu tartışmalar Türkiye’nin vücut bulması gereken bir alan olarak AB sürecinde yapılanları ve yapılması gerekenleri reddetmesini gerekli kılmıyor. Türkiye’nin  gelişimi için AB modelindeki siyasi kriterlerin çoğunu gerçekleştirmesi gerekiyor.

 

ÖM: Bu mesaj önem taşıyor. Bizim Avrupa’ya Doğru programımızı uzun yıllardan beri yürüten Cengiz Aktar da Vatan gazetesi ile yaptığı bir mülakatta aynı şeyleri söylüyor; “Türkiye’nin çizgisini değiştirmeden,  bu yönde başı dik bir şekilde devam etmesi gerekir” diyordu.

 

AB: Bir panik yaşanıyor, paniği ben Ankara’da çok daha sıcak yaşıyorum. Tabii bu kolay bir şey değil, Fransa ve  Hollanda’daki referandum sonuçları ve Alman  Hıristiyan demokratlardaki Türkiye karşıtı  tutum.  Bana öyle geliyor ki,  ABD’li neocon’ larla,  Hıristiyan demokratlar arasında son yıllarda Avrupa ile Amerika  arasında yaşanan sorunların  çözümü üzerine  bir uzlaşma  sağlandı . Bu paranoya da, Türkiye’de belli  kesimlerde  AB hususunda olumsuz yargının  gelişmesine daha fazla sebep oluyor. Bence,  Türkiye’de demokrasiyi genişletme işlevini üstlenen kesimlerin, AB’nin anlamı üzerinde çok daha fazla  durmaları gerekiyor. AB’nin içerdiği pek çok husus Türkiye’nin yıllardan beri özlem duyduğu konular.

 

ÖM: Tabii ki, özellikle temel haklar alanında, insan hakları ve bütün ekonomik reformları da içerecek şekilde.

 

AB: Kesinlikle, demokratikleşmeden geri dönüş, Türkiye’nin geriye dönmesi demektir.

 

20 Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

 


Yazıcı formatı Arkadaşına Gönder Yorum Yaz Başa Dön


Öğlen Açık
12:00 - 13:00
Aynı Kategoriden

Aynı Yazardan